akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Dr. Fatma Ünyay AÇIKGÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dr. Fatma Ünyay AÇIKGÖZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2020 Cuma

OSMANLI-İSPANYA BARIŞINI GÜÇLENDİREN DİPLOMATİK HEDİYELER (1783-1787)

Ağustos 28, 2020 0

 






OSMANLI-İSPANYA BARIŞINI GÜÇLENDİREN DİPLOMATİK HEDİYELER (1783-1787)





DR. Fatma Ünyay AÇIKGÖZ

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü
Öğretim Üyesi


Akademi Tarih Blogger internet sitemizin bugün ki konuğu Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr.Fatma Ünyay AÇIKGÖZ hocamız sizlere OSMANLI-İSPANYA BARIŞINI GÜÇLENDİREN DİPLOMATİK HEDİYELER (1783-1787) adlı makalesini sunuyor kendisine teşekkür eder, sizlere keyifli okumalar dileriz.



ÖZET
 Osmanlı-İspanya ilişkilerinde ilk temas II. Bayezid döneminde başlamış ve XVI. yüzyıl boyunca görülen askerî mücadele Akdeniz’in batı kısmında ve Kuzey Afrika’da yoğunlaşmıştır. Dolayısıyla diplomatik ilişkiler de XVIII. yüzyıla kadar düşmanca bir şekilde seyretmiş, bu iki ülke arasında kalıcı bir barış tesis edilememiştir. Ancak İspanya’nın girişimleri ve Osmanlıların da meseleye daha ılımlı yaklaşımı neticesinde taraflar arasında antlaşma yapılması mümkün olmuştur. Bu antlaşmanın önemini kuvvetlendirmek için önce III. Carlos’un I. Abdülhamid’e gönderdiği hediyeler ve daha sonra da Osmanlı sultanının mukabil hediyeleri dönemin en nadide ürünlerinden oluşmaktaydı. Bu hediyeler taraflar arasındaki dostluğu pekiştirmesinin yanı sıra kültürel alışverişi de sağlamaktaydı. Aynı zamanda tarafların birbirlerine zenginliklerini ve güçlerini de kanıtlamalarına vesile olmuştu. Zira devletler arasında hediyeleşme olumlu işlevleri olan bir mahiyeti haizdi ve diplomasinin bir parçası idi. Bu çalışmada Osmanlı-İspanya ilişkileri kısaca özetlendikten sonra Osmanlı arşiv belgesi, İspanyol kaynağı ve tetkik eserler incelenerek hediyelerin türleri tespit edilmeye çalışılmış ve Osmanlı-İspanya barışına giden yolda diplomatik hediyelerin işlevselliğine vurgu yapılmıştır. 



OSMANLI-İSPANYA BARIŞINI GÜÇLENDİREN DİPLOMATİK HEDİYELER (1783-1787)

1. GİRİŞ

Hediyeleşmenin geçmişine bakıldığında, gerek Batı’da gerekse

Doğu’da devlet geleneklerinde önemli bir etkinlik olarak sürdürüldüğü görülür. Osmanlı’dan önceki Türk-İslam devletlerinde, Çin ve Bizans kültüründe ve Orta Doğu devlet geleneklerinde diplomatik sahada görülen hediyeleşmenin, tarafların siyasî ilişkilerini geliştirmek, sağlamlaştırmak, barışın devamını sağlamak ve işbirliğini pekiştirmek; ekonomik, siyasî, kültürel bakımlardan yakınlaşmalarını ve toplumlar arası ilişkilerin devamlılığını sağlamak gibi işlevleri bulunmaktadır. Diğer taraftan devletler arası dengenin sağlanmasında önemli rol üstelenen hediyeler, devletlerin birbirlerine karşı siyasal üstünlüklerini, iktidarlarını, zenginliklerini göstermek ve saygınlıklarını artırmak üzere kullandıkları sembolik araçlar olarak karşımıza çıkar. Bu hediyelerin cinsi, şekli, özellikleri ve değeri; barış, arabuluculuk ve tebrik gibi veriliş sebeplerine, hediye veren ve alanın sosyo-ekonomik durumu ile makam veya mansıbına, içinde bulunulan dönemin şartlarına, toplumların yapısına, devletlerin geleneklerine göre değişmektedir. Bu hususlar, hediyeleşmenin insan ilişkilerindeki işlevini, toplumsal ve siyasal yaşamdaki boyutlarını ve kültürel etkileşimi göstermesi bakımından önemlidir. 

 Osmanlı padişahları kuruluştan itibaren askerî, siyasî ve diplomatik gelişmeler neticesinde yabancı ülke hükümdarları ile karşılıklı olarak hediye alış-verişinde bulunmuşlardır. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise dünya politikasındaki ağırlığı nispetinde Osmanlı Devleti’ni hoşnut etmek adına hükümdarlara elçiler vasıtasıyla değerli hediyeler sunmak önemli bir hale gelmiştir. Bunlar her ülkenin Osmanlı Devleti ile olan ilişkisine göre değişmekte ve her ülkeye özgü ürünlerden oluşmaktaydı. Hediye gönderen ülke hükümdarı kendisinin ve ülkesinin şanına layık olacak şekilde en özel ürünlerini bir araya getirmekteydi. Bunlar bir kere beğenildikten sonra geleneksel hale gelmekte ve süreklilik arz etmekteydi. Yabancı ülke kralları ve elçileri tarafından hediyelerin seçimine, hazırlanmasına ve gönderilmesine ayrı bir özen gösterilirdi. Avrupalıların İstanbul’da diplomatik temsilcilikleri çoğaldıkça ve bu devletler Osmanlı Devleti ile ilişkilerini sağlamlaştırdıkça getirdikleri armağanların sayısı ve niteliği de artmıştır. Bu dönemde Osmanlı sultanlarına sunulacak hediyelerin içinde, onların zevklerine uygun olarak tasarlanmış ve özenle seçilmiş eşyaların bulunmasına dikkat edilmiştir. Hatta hediyeler, Osmanlıların istekleri ve özel siparişleri doğrultusunda hazırlanmıştır. Barış, arabuluculuk, tarziye, cülûs, bayram, düğün, zafer tebriki vb. gibi sebepler, Osmanlı padişahlarına ve yüksek seviyedeki yöneticilere verilecek hediyelerin çeşidini, kıymetini ve miktarını doğrudan tayin etmiştir. Diplomatik hediyelerin bazıları, onları alanda hayranlık uyandırmakta ve böylece ilgiyi gönderenin üzerine daha çok çekmekteydi (Turan, 2002: 64). Bu nedenle bazen en değerli hediyeleri sunmak elçilerin arasında bir rekabete de neden olmuştur. Mesela; Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethini müteakip on sekiz Müslüman ülke hükümdarının elçileriyle birlikte gönderdikleri hediyeler, âdetâ bir yarış içinde sunulmuştur (Tayyârzâde Atâ, 2010: 199). 

Genellikle diplomatik hediyeler kalitesi ve değeri yönüyle, hediye gönderen hükümdarın ülkesinin gücünü ve ihtişamını yansıtır, aynı zamanda uzlaşma isteğini de simgelerdi. Bu nedenle Osmanlı Devleti’yle diplomatik temaslar sürdüren Fransa, Avusturya gibi Avrupa ülkelerinde Türklerin zevkine göre eşya yapımı için sanatsal ve ticarî kampanyalar yürütülmüştür. Zaman zaman elçiler veya ticaret şirketleri bu hediyelere kendileri karar verir ve krallarından ısrarla bunların maliyetinin karşılanmasını isterlerdi. Hediyelerden duyulan memnuniyet karşısında elçi, iyi ağırlanacağını bilir, bu durum elçinin, “Hediye verdiğimiz için iyi karşılandık.” şeklinde düşünmesine de neden olurdu (Hitzel, 2010: 246). 

Özellikle XVII. yüzyıl diplomasisinde hediyeleşme Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurulması ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Avusturya, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri diplomatik hediyeleri işlerinin yolunda gitmesi için Osmanlı Devleti’nin istekleri doğrultusunda bir araç olarak görürken, Osmanlı padişahları ise yabancı hükümdarların padişaha saygılarını sunmak ve onun dostluğunu kazanmak için ödedikleri bir tür sembolik haraç olarak görmekteydi. Bu durum Osmanlıların Batılı devletlerle olan ilişkilerinde gösterdikleri askerî, siyasî ve diplomatik üstünlüğünün bir göstergesi idi. Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin güç kaybına uğramasıyla bu durum diplomatik hediyelere de yansımış ve hediyeler Avrupalı hükümdarların yeni edindikleri güç ve zenginliğin sembolü haline gelmiştir (Hitzel, 2010: 246252). 

 

2. GENEL HATLARIYLA XVIII. YÜZYILIN SONLARINA KADAR OSMANLI-İSPANYA İLİŞKİLERİ

Akdeniz’in iki ucunda yer alan bu iki büyük imparatorluk arasındaki münasebetler, güçlerinin zirvesinde oldukları XVI. yüzyıl boyunca her iki tarafın önderliğini yaptığı cihad anlayışı doğrultusunda; İspanya’nın Hıristiyanlık ve Osmanlı’nın ise Müslümanlık davalarının savunucusu olarak benzer emellere ulaşma arzusu çerçevesinde şekillenmiştir. İspanyollarla ilk temas II. Bayezid döneminde gerçekleşmiştir. Bu ilişkiler XVI. yüzyıl boyunca düşmanca bir şekilde sürmüştür. Bu dönemde esas itibariyle Akdeniz’de kendini gösteren İspanyol-Osmanlı askerî mücadelesi, Akdeniz’in batı kısmında ve Kuzey Afrika’da yoğunlaşmıştır. Preveze Deniz Savaşı’nda İspanyol gelişmesine büyük bir darbe vurulmuş (1538); 1571’de Osmanlılar İnebahtı’da yenilgiye uğradıysa da bu durum, İspanyollara Akdeniz hâkimiyeti bakımından umdukları hâkimiyeti sağlamamıştır. XVI. yüzyılın sonlarında aldıkları darbelerle eski güçlerini kaybetmeye başlayan Osmanlı ve İspanya XVI. ve XVII. yüzyıllar boyunca, birbirlerine kuşkuyla ve korkuyla bakmış; dolayısıyla ortaya çıkan tablo diplomatik yaklaşımı zorlaştırcı bir etki yapmıştır (Beydilli, 2001: 161-162; Gravina, 2004: 11; Arıkan ve Toledo, 1995). Bu durum iki ülke arasındaki hediye teatisine de yansımış; barış sağlanana kadar kayda değer bir hediye alışverişi söz konusu olmamıştır.

Buna rağmen barış adına İspanya’nın bazı girişimleri olmuş, iki ülke arasında bir kaç kez kısa süreli sulh antlaşmaları gerçekleşmiştir. 1578’de bir ateşkes antlaşması imzalanmış, 1625’te ve 1651’de İspanya devleti barışı sağlamak, dostluk ve ticaret antlaşması yapmak üzere İstanbul’a elçiler göndermiş; ancak bir antlaşma yapmak mümkün olmamıştı (Beydilli, 2001:161-167). Bunun sebeplerinden biri de İspanya’nın Osmanlı’nın diplomatik teamüllerine uygun davranmaması idi. Sözgelimi bir defasında (XVI. yüzyılın sonlarına doğru) İspanya’dan barış tekliflerini iletmek için İstanbul’a gelen bir temsilci, sadrazamın huzuruna hediye sunmadan çıktığı için sadrazam tarafından aşağılanmış; kendisinin itibarlı bir kişi olmadığı, halktan biri olduğu hatta birkaç yıl önce tutsak ve köle olarak bulunduğu söylenmişti (Schweigger, 2004: 94). 

Her iki devlet de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda güç dengesinde öncelikli konumlarını kaybettiklerinin ve dış tehditlere karşı daha açık hale geldiklerinin farkındaydılar. İspanya; İngiltere, Hollanda ve Fransa’nın tehdidi altında idi. Çünkü bu devletler, Amerika’ya yayılmış olan İspanyol sömürge imparatorluğuna göz dikmişlerdi. Osmanlılar ise Batı’da Avusturya, Kuzey’de ise Rus tehdidi ile uğraşmaktaydılar. Osmanlılar ve

İspanyollar uzayan askerî çatışmalar ve bunların getirdiği ekonomik yükler altındaydılar. Bu nedenle diplomatik bir yakınlaşmanın olması her iki taraf için de gerekliydi (Tabakoğlu, 2008: 814). Bu konuda daha çok İspanya’nın teşebbüsleri görülmekteyse de Osmanlıların da girişimleri söz konusu olmuştu. Osmanlılar İspanya kralının maksat ve siyasetini öğrenmek ayrıca dostâne münasebetler geliştirmek maksadıyla 1650’de İspanya’ya müteferika Ahmed Ağa’yı göndermişti (Uzunçarşılı, 2003: 220). Ancak görüldüğü gibi XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı-İspanya ilişkileri siyasi mücadeleler şeklinde gelişme göstermiş; bazı girişimlere rağmen kalıcı olarak bir barış antlaşması yapılamamıştır. 

XVIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Türk-İspanyol barışını sağlayacak olan bazı gelişmeler görüldü. III. Carlos’un İspanya tahtına çıkması, bu değişikliklerin başında geliyordu. Böylece 1760’ta İstanbul’daki Napoli Elçisi Guillermo Ludolf’la görüşmeler başladı. İspanya için Osmanlı amaç değil, çareydi. Başvekil Floridablanca’nın amacı, Osmanlı egemenliği altındaki Müslüman ülkelerle (Fas, Trablusgarp ve Tunus) barış yaparak Akdeniz’de huzuru sağlamaktı ve bunun için Osmanlı ile sağlanacak barış çok önemliydi (Gravina, 2004: 11). 

                1768’de     başlayan     Türk-Rus     savaşında    Rus      donanmasının

Cebelitarık’tan geçerek Osmanlı sularına ulaşması ve imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla (1774) Osmanlı Devleti’nin önemli kayıplara uğraması, devleti farklı çareler aramaya sevk etmişti (İlgürel, 2007: 28). 1774 yılı Mayıs ayı sonlarında I. Abdülhamid tahta çıkışını bildirmek için Napoli Elçisi aracılığı ile III. Carlos’a (1759-1788)  bir mektup göndererek kardeşi ve selefi Mustafa Han’ın daha önceki Napoli kralı iken kendisiyle barış antlaşması imzaladığını (1740) hatırlatmak istedi. Bu mektuba, sadrazamın bir başka mektubu da eklenmişti. Sadrazam, bu mektubunda “bir anlaşma yaparak iki ülke arasındaki dostluğu sıkılaştırmak ve işbirliği yapmak konusunda ortaya koyacağı talepleri ve koşulları yerine getirmeye hazır olduğunu bildirdi (Gravina, 2004: 11-12). Diplomatik çabalar ancak XVIII. yüzyılın son çeyreğinde netice verdi. Böylece Osmanlı tarafına kabul ettirmenin hiç de kolay olmadığı bir barış antlaşması ile savaş haline son verilerek günümüze kadar devam edecek bir barış ve dostluk döneminin başlaması sağlanmış olacaktı (Tabakoğlu, 2008: 814).  

 

3. İSPANYA ELÇİSİ DON JUAN DE BOLIGNY VE BARIŞ HEDİYELERİ

Görüşmeler için III. Carlos İstanbul’a gitmek üzere Alicante’li kuyumcu Don Juan de Bouligny’yi görevlendirdi. Bouligny daha önce Doğu’da kalmış olmasından dolayı Türkçeyi ve Osmanlı âdetlerini iyi biliyordu. Babıâli ile bir antlaşma sağlanabilmesi için orada etkili olabilecek kişilerle tanışabilmesi amacıyla ona yüklü miktarda para verilmiş ve armağan olarak sunulmak üzere pek çok ticarî mal satın alınmıştı. Bouligny ilk İspanyol daimî elçisi olarak İstanbul’a 5 Mayıs 1779’da geldi ve görüşmeler hayli uzadı. O, barış imzalamaya değil de III. Carlos Napoli kralıyken yapılan anlaşmayı onaylatmaya geldiği konusunda ısrar ediyordu; çünkü bu antlaşmanın maddelerinden birisine göre barışın tüm tebâları içermesi gerekiyordu. Osmanlılar ise yeni bir antlaşma yapılmasında diretiyorlardı. Babıâli, İspanya’nın Cezayir ile barış yapmak için istediği izni reddediyor; İspanya’nın naiplikleri ile ilgili olarak istediği tarafsızlık maddesini de kabul etmiyordu. Osmanlı İmparatorluğu eyaletleri üzerindeki hâkimiyetini kaybetmekten korkuyordu ve himaye anlayışı çerçevesinde onlara yardım etmek zorundaydı. Bu anlaşmazlıklar Bouligny’yi umutsuzluğa düşürmüştü. Bizzat Başvekil Floridablanca, ona Babıâli’ye aşırı baskı yapmamasını emretmişti. Hatta bir ara barış görüşmeleri kesintiye uğramıştı. Bu nedenle, barışın sağlanması için İspanya’nın ilk daimi elçisi olarak görevlendirilen Don Juan de Bouligny,  uzun süre İstanbul’da kalmıştı. Zira barış görüşmeleri çok çetin geçmişti (Gravina, 2004: 12-13). Hülasa İspanya cephesinden durum şu idi: Elçilik heyeti, III. Carlos Napoli kralı iken Osmanlı ile Napoli arasında 1740’ta imzalanmış olan ahidnâmenin Osmanlı-İspanya antlaşması için görüşmelerde temel alınmasını istiyordı. Osmanlılar ise bu ahidnâmeden herhangi bir siyasi amaç elde etmeyi düşünmemişlerdi. İspanya’nın görüşlerini hemen reddetmeyen Osmanlılar, bu tür bir antlaşmanın İspanya ile yapılamayacağını, çünkü Napoli krallığının siyasi ve ekonomik gücünün İspanya ile denk olmadığını söylemişlerdi. İspanya gibi büyük bir devletten birçok siyasî, askerî ve ekonomik fayda sağlamak mümkündü. Osmanlı Devleti, İspanya ile doğrudan ilişkilerin kurulmasında acele etmemekle beraber, 1770 Çeşme baskını ve Kırım’ın kaybı sonrası değişen stratejik öncelikleri doğrultusunda, Akdeniz’de Rus tehdidine karşı İspanya ile bir ittifak antlaşması yapmayı umuyordu. İspanyol yönetiminin ise bu yönde bir girişimi veya isteği yoktu. İspanyol tarafı gereksiz aracılardan kurtulup, Osmanlı Devleti ile doğrudan siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmak ve Kuzey Afrika’da üslenmiş bulunan gazilerin (Cezayir, Tunus ve Trablus ocakları) İspanyol sahillerine ve ticaret gemilerine saldırmalarını engellemek amacıyla bu yakınlaşmayı istiyordu (Tabakoğlu, 2008: 816-830; Unat, 1992: 144). Her iki taraf da isteklerinde kararlıydılar. Bu şartlar altında gelişen barış görüşmeleri, bir ara kesintiye uğramış ve ancak üç yılda netice vermişti. Sonunda, İspanya için başarısızlıkla sonuçlanacak gibi görünen barış, 14 Eylül 1782 tarihinde imzalanabilmişti. İspanya ile bir ittifak antlaşması olmasa da, Dostluk ve Ticaret Antlaşması (Ahidnâme) ve buna ilaveten Tarafsızlık Antlaşması yapılmış, antlaşma metni 24 Aralık 1782’de İspanya kralı III. Carlos tarafından kabul edilirken; Osmanlı tarafının antlaşmayı imzalaması ise bazı düzeltmeler yapılarak neredeyse iki sene sonra gerçekleşmişti (Beydilli, 2001: 165-167; Gravina, 2004: 13). 

Napoli Antlaşması gibi bu antlaşma da 21 madde ve bir karardan oluşmaktaydı. 24 Aralık 1782’de III. Carlos tarafından, 24 Nisan 1783’te de Babıâli tarafından düzeltmeler yapılan antlaşma metni basılarak 14 Kasım 1783’te kamuya duyuruldu. Bu antlaşma gereğince İspanya Osmanlı’nın dostu olan büyük devletlere tanınan koşullarla ticaret yapabilecek; bundan böyle İspanyol gemileri, Osmanlı limanlarında ve gümrüklerinde, yükledikleri malların yüzde üçü kadar vergi ödeyeceklerdi. Osmanlı gemileri de İspanya’nın dostu ülkelerle aynı haklara sahip olacaklardı. Bütün bunlar ticaretle ilgili konulardı. Siyasal açıdan da her iki ülke karşılıklı olarak konsolosluk kurmak konusunda anlaşmışlardı. Kudüs ve kutsal yerler açısından da anlaşmaya varıldı. İspanyollar da dost bir ülkenin vatandaşları gibi muamele göreceklerdi ve ölümleri halinde malları korunacaktı. Anlaşmazlık durumunda her iki ülke, karşılıklı olarak uyruklarının haklarını koruyacaklardı. III. Carlos’un vatandaşları Osmanlı İmparatorluğu tarafından hapsedilmeyip konsolosluğa teslim edileceklerdi. Babıâli de kendi vatandaşlarının savunması için bir hukukçu sağlayacaktı ve bu amaçla Alicante kenti seçildi. Her iki imparatorluk bir deniz kazası ya da fırtına olduğu zaman, savaş halinde ordu ya da eşya taşımak zorunda kalmaksızın, karşılıklı olarak birbirlerine yardım edecekti. Türk gemileri ile İspanyol gemileri bayrak kaldırarak birbirlerini içtenlikle selamlayacaklar, gerektiğinde birbirlerine yardım edeceklerdi. Son olarak Babıâli, barışın amaçlarını Berberî eyaletlerine iletecekti. Nitekim eyaletler, antlaşmayla birlikte Babıâli’nin tanıdığı üç fermandan sonra İspanya ile antlaşma yapmakta özgür bırakıldılar. Konulan gizli bir madde gereğince Osmanlı İmparatorluğu, İspanya’ya karşı açılan bir savaşta - İspanya’nın Müslüman ülkelere savaş ilan etmesi durumu dışında - tarafsız kalmayı kabul etmişti. İspanya da, savaşın Fransa’ya ya da Napoli’ye karşı ilan edilmesi hariç, aynı biçimde tarafsızlığını koruyacaktı (Gravina, 2004: 13-14). 

Böylesine mühim bir antlaşmanın önemini güçlendirmek ve yeni gerçekleştirilen barışın sonuçlarını basit bir dostluk çerçevesinde bırakmamak için İspanya tarafından sultana ve vezirlerine olabildiğince pahalı armağanlar takdim edilmesi siyasal bir zorunluluk olarak görülmekteydi. Hediyelerin, hem hükümdarın zenginliğini ve gücünü hem de kralın layık olduğu saygıyı kanıtlaması için şatafatlı bir biçimde yollanması gerekiyordu. İstanbul’a iki yolcu gemisi ve bir çektiriden oluşan bir savaş müfrezesi gönderilmeye karar verildi. 1783 Ağustosu’nda Kartaca Tersanesi’nde bu gemilere hazır olmaları emri verildi ve 2 Eylül günü de komutan olarak Tuğamiral D. Gabriel de Aristizâbal sefer emrini aldı. Uzun ve zorlu geçen yolculuğun ardından armağanlar gemilerden boşaltılarak I. Abdülhamid’e takdim edilmek üzere karada bekletilmişti. 6 Ekim 1784’te Bouligny’nin görevli olduğu elçilikte padişah tarafından resmî bir toplantı yapıldı. Tören Osmanlı sarayınca kabul edilen ve bütün yabancı elçilere uygulanan kurallara uygun olarak düzenlenmişti. İspanyollar padişaha dört Mağripli ve altmış Türk esirin özgürlüğünü de sundular. Aristizâbal’ın, gezisi hakkında krala verdiği bilgilere göre İspanyol gemileri I. Abdülhamid’e şunları getirmişti (Gravina, 2004: 15-17; Castrillo, 2005: 717):

 

"16 kutu çikolata, 

24 çuval kakao, 

4 kutu kına kına[1],  4 kutu Havana tütünü,  bir adet küçük altın sofra takımı, 

4 adet gümüş sofra takımı, 

13 paket altın ve gümüş işlemeli ipek kumaş, 

21 paket değişik cinste çok lüks kumaş, bir miktar lama (vikunya) yünü,  şahane bir kamp çadırı."

İspanya’dan gelen bu armağanlar, sultana ve haseki sultana ayrıca sadrazama ve onun oğullarına, yeniçeri ağası, elçiler ve sadaret kaymakamı gibi yüksek rütetbeli görevlilere ve kâtipler ve teşrifatçılar gibi başka memurlara armağan edilmek üzere, İstanbul’dan satın alınan mücevherlerle ve değerli taşlar kakmalı özel eşyalarla daha da zenginleştirilmişti. Toplam 200.000 guruş değerindeki bu armağanlar ayrıntılı olarak sıralanmıştır (Gravina, 2004: 15):

"Sultana tacı için, kırk bin kuruş değerinde pırlanta bir sorguç. 

Sadrazama ve iki oğlundan her birine otuz bin kuruş değerinde elmaslı sorguçlar. Kaptan Paşaya, kabzasında on beş bin kuruş değerinde büyük bir zümrüt bulunan, pırlantalarla süslü bir kılıç. 

İmparatorluk Mühürdarına on dört bin kuruş değerinde elmaslı bir mücevher. Yeniçeri ağasına ve Sadaret Kaymakamına on üç bin kuruş değerinde pırlantalı birer mücevher. 

Haseki Kadına on iki bin kuruşluk, elmas kaplamalı kemer.

Babıâli tercümanına dokuz bin kuruş değerinde pırlantalı bir kuşak, kakmalı bir saat. Başdefterdara yedi bin kuruş değerinde elmaslı bir mücevher.  Elçilere, teşrifatçılık yapanlara beş bin kuruş değerinde elmaslı mücevher. 

Müftüye, tören ağasına, antlaşmaları hazırlayan kâtibe, vezirlere ve memurlara görevlerine uygun mücevherler ve sultana da gümüş ve altın işlemeli, beyaz saten kaplı değerli bir kanepe, hepsinin değeri toplam iki yüz bin kuruş." 

Osmanlı kaynaklarında da sultana sunulan hediyelerin kaydına rastlanmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunan ve arşiv görevlileri tarafından XVI.-XVIII. yüzyıllara tarihlenmiş 14 adet evrak arasında yer alan tarihsiz bir belgede adı belirtilmeyen İspanya elçisinin padişahın huzuruna çıktığında kralı adına sandıklarla sunduğu hediyeler, yukarıdakilerle neredeyse birebir uyuşmaktadır (TSMA, E. nr. 11976/14). Belge incelendiğinde bu hediyelerin 1784’te elçi Don Juan de Bouligny’nin takdim ettiği armağanlar olduğu anlaşılmaktadır.  Altın ve gümüş eşyalar, değerli kumaşlar, elmas sorguç, işlemeli oturak ve çadır bu listede çok daha ayrıntılı bir şekilde kayıt altına alınmıştır. Belgede çadırın İncili Kasır önüne kurulduğu belirtilmektedir. İspanyol kaynağında ise bir kaç sene sonra yazar tarafından bu çadırın başka görkemli çadırlarla birlikte padişahın hazine dairesinde görüldüğü belirtilmiştir (Gravina, 2004: 72). Bu bilgilerden otağın İncili Kasır önünde sergilendikten sonra korunmak üzere padişah hazinesine getirildiği anlaşılmaktadır. Lama (vikunya) yününün akıbeti ise meçhuldür. Zira Lama yünü bu listede bulunmamaktadır. Havana tütünü yerine “İspanya’nın ince enfiyesi” ifadesi geçmektedir. Çikolatanın ve kakaonun miktarları ise şu şekilde ifade edilmektedir: “4 adet tahta sanduklara mevzû’an çokolata, aded, 4”, “kakao, sanduka, ferde[2], 6” (TSMA, D. nr. 11976/14).    

Belgenin baş tarafında “Mübarek rikâb-ı kamertâb-ı hazret-i şehriyariye ruhsûde olan İspanya elçisinin kralı tarafından arz ve takdim eylediği hediye-i âcizânesidir” denildikten sonra hediyeler tek tek listelenmiştir:

“Elmaslı sorguç, kıt’a3, 1.

Bir kıt’a sanduk derununda iki aded sandukçaların birinde mevzu’ olan altun evani: 

Kebir altun tabak, kıt’a, 1.

Altun tas derununda diğer altun tas ma’ kapak, kıt’a 3.

Şeker vaz’ olunacak altun zarf ma’ kapak ve tabakça ve maşa, kıt’a,1.

Altun çay ibriği ma’ tabakça, kıt’a, 1.  Altun tuzluk, kıt’a, 2.

 

Sandukça-i merkumun diğeri derununda mevzu’ olan altun evani:

Kebir altun tabak, kıt’a, 2.

Sağir altun tabak, kıt’a, 24.

Ayaklı altun tepsi, kıt’a 1.

Sağir altun kaşık, kıt’a 12.

Altun bıçak, kıt’a, 12.

Altun çatal, kıt’a, 12.

Kebir altun kaşık, kıt’a 1.

Sağir altun kaşık, kıt’a, 2.

 

Ahar bir kıt’a sanduk derununda mevzu’ evani-i sim:

Derunı aynalı meyve vaz’ olunacak sim sepet şeklinde, kıt’a, 11.

Kebir sim tabak, kıt’a, 4.

Şükufe vaz’ olunacak billur kulplu evani, aded, 4.

 

Def’a kebir sanduk derununda mevzu’ evani-i sim:

Kebir tabak, aded, 2.

Kebir sim tas, aded 4.

Derunı aynalı sim meyve vaz’ı için sepet şeklinde, aded, 4.

 

Diğer sanduk derununa mevzu’ evani-i sim:

Ortası taslı sim kebir tepsi, kıt’a, 1.

Merkum sim tepsi etrafına vaz’ olunacak sim şamdan, kıt’a, 8.

Ahar şem’ vaz’ olunacak sim şamdan, kıt’a, 6.

Sim tuzluk kıt’a 2.

Sim şeker zarfı, kıt’a, 2.

Simden şecer resminde masnû’ şükufe, kıt’a, 1.

Şükufe-i merkume vaz’ olunacak sünbül şeklinde şükufe-i sağir, aded,8.

Bâlâda mastûr olan billur evaninin  sim hurde kapakları, aded, 4.

 

Defa’ sanduk derunında mavzu’ evani-i sim: Sim kebîr tas ma’ kapak aded 6.

Sim kebir kaşık, aded, 6. 

 

Tahta sanduka derununda:

Beyaz atlas üzerine kızıl? işlenmiş mak’ad, kıt’a 1.

Ve yasdık yüzleri aded 14.

Mükemmel çadır ma’ takım, aded 1. Kasr-ı İncili pişgâhına vaz’ olunan.

 

Bir kıt’a sanduk derunına mevzu’an mutallâ üstüfe, top, 6.

Diğer bir kıt’a sanduka mevzu’an katife, top, 4.

Def’a   bir        kıt’a     sanduk derununa         mevzu’an         elvan    atlas-ı müte’addide, aded, 8. 

Sim bend-köşeli sandukça derununda a’lâ yeşil çuka, pastal[3], 1.

Ahar bir kıt’a sandukada mevzu’ sıkarlat çuka, pastal 2, (yeşil, 1; güvez, 1).

Def’a bir kıta’ sandukda mevzu’an a’lâ yeşil çuka, pastal 2.

Def’a sandukaya mevzu’an kına kına.

Ahar dört aded tahta sanduklara mevzu’an çokolata tabir olunan baharlı kahve makulesi, aded, 4.

Def’a bir kıt’a sanduka mevzu’an İspanya’nın ince enfiyesi. Kakao ta’bir olunur hubûbat nev’inden olub bâlâda mastûr çokalatanın eczâ-yı memzûcesi sanduka, ferde, 6.”

 Padişahın huzuruna çıkan İspanya elçisi bu hediyelerin yanı sıra İspanyolların, Cezayirlilerle yaptıkları savaşlarda ellerine geçirdikleri altmış Müslüman esirin özgürlüğünü sunduğunda teşrifat kaideleri gereğince elçiye samur kürk ve maiyetindekilere ise hil’atler giydirilmiştir (Ahmet Cevdet, 1993: 631).

Her iki kaynakta belirtilen hediyelerden kakao, çikolata, kına kına,

Havana tütünü ve lama yünü çok özel hediyelerdi. Zira bunlar, İspanyolların gücünü yaydığı toprakların kendine has ürünleri idi ve İspanya kralı Osmanlı Sultanına barışı sağlayacak olan antlaşmada sunulmak üzere bu nadide ürünleri özel olarak seçmişti.  

Osmanlılar çikolata ve onun hammaddesi olan kakao ile muhtemelen yeni karşılaşıyorlardı (Açıkgöz, 2009: 398-399). Nitekim Osmanlılar kendi kültürlerine uzak olan çikolatayı kendi bildikleri bir ürüne benzeterek tarif etmektedir. Ayrıca bu yeni kelime iki farklı imla ile yazılmıştır. Şöyle ki: çikolata için “cokolata (جوق ولات ة)   tabir olunan baharlı kahve makulesi”; kakao için ise onun hammaddesi olarak “bâlâda mastur cokalatanın

(جوق الات ة)  eczâ-yı memzûcesi” açıklaması yapılmıştır. Aşağıda görüleceği üzere Osmanlılar da İspanya kralına kahve hediye etmişlerdi. Çikolata bu dönemde Avrupa’da kralların ve asilzadelerin içeceği idi. Kahve de bir müddet Osmanlıların lüks tüketim maddeleri arasında yer almıştı. Kakao ile İspanyolların tanıştığı yıllarda Osmanlılar da kahve ile tanışmışlardı. 1521’de İspanyolların Meksika’yı fethedip koloni haline getirmelerinden sonra İspanyol gemilerinin altının yanı sıra İspanya’ya çuvallar dolusu kakao taneleri taşımaya başlamalarından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar başta İtalya olmak üzere Fransa, Avusturya ve İngiltere’ye yayılmış ancak çok pahalı bir içecek olduğu için XVIII. yüzyıl boyunca aristokrat sınıfların tüketebileceği lüks maddeler arasında yerini almıştı. Kakao çekirdeklerinin kurutulması ve kavrulup ezilmesinden sonra şeker kamışı, tarçın, anason tohumu, misk ve karabiber gibi tatlandırıcılar kullanılarak macun haline getirilen çikolata, sıcak suda eritilerek içilmekteydi. Özellikle aristokrat kadınlar arasında bir fincan köpüklü çikolata içmek çok yaygın hale gelmişti. İspanyollar için çikolata keyif verici bir madde, bir ilaçtı; çikolatanın direnci artırdığına ve yorgunluğu giderdiğine inanılıyordu (Bkz.: Coe ve Coe, 2005).  Sözün kısası gönderilen hediyeler memnuniyetle karşılanmıştı.

 

4. OSMANLI ELÇİSİ VASIF EFENDİ VE MUKABİL HEDİYELER

XVIII. yüzyılın son çeyreğinde İspanya ile Osmanlı Devleti arasında gerçekleşen bu olumlu gelişmenin ardından ikili ilişkilerin sağlamlaştırılması ve barışın pekiştirilmesi açısından İspanya’yı Akdeniz’de Ruslara karşı bir müttefik olarak görmek isteyen Osmanlı Devleti’nin de karşılık olarak bir elçi göndermesi söz konusu olmuştu. Diğer taraftan 1784’te gelen İspanyol elçisi de kralın bir Osmanlı elçisini Madrid’de görmeyi arzuladığı dilek ve temennisini devlet temsilcilerine iletmişti. Bunun neticesinde Sultan I.

Abdülhamid adına Kral III. Carlos’a dostluk duygularını bildirmek, sulhu ve yapılan antlaşmayı kuvvetlendirmek üzere çeşitli devlet hizmetlerinde bulunmuş olan Vakanüvis Ahmet Vasıf Efendi orta elçi olarak görevlendirildi. Daha önce belirtildiği gibi böyle bir durumda diplomatik gelenekler, hükümdarlar arasında hediyeler gönderilmesini gerektiriyordu. Hediyelerin değer ve kalitesi o ülkenin zenginlik ve ihtişamını da ifade ettiğinden elçinin tespitinden sonra götüreceği hediyelerin özenle seçilmesi önemliydi. Özellikle İspanya kralının hediyeleri göz önünde bulundurulduğunda bunların seçimi daha da önemli bir hal almış olmalıydı. Bunun için bir takım ön hazırlıkların ardından bir kısmı iç hazineden hazırlanmak bir kısmı da satın alınmak üzere toplam 143.700 guruşluk emtiadan oluşan eşyalar tamamlanmıştı. 5486 numaralı Başmuhasebe Defteri’ne kaydedildiğine göre Vasıf Efendi’nin götüreceği armağanlar arasında bulunan raht takımı hediyelerin toplam değerinin yarısından fazlasına tekabül ediyordu. Bunları sırasıyla mücevher eşyalar, değerli kumaşlar,  Yemen kahvesi, ıtriyat ve tüfekler takip etmekteydi (İlgürel, 2007: 28-30). Vasıf Efendi 1 Temmuz 1787’de bir Türk beylik gemisiyle İstanbul’dan şu armağanlarla yola çıkmıştı (İlgürel, 2007: 34).

“Enderun hazinesinden verilenler:

Mücevher kebir altın raht ve takım vesaire, 1.

İnci ve zümrüd ile işleme kesme, 1.

Sim yaldızlı kebir kemer raht ma’ takım-ı saire, 1.

Mercan ve Urusk ve boga ve sim donanmalı tüfenk, 3. Itriyat, 80 (miskal).

Mücevher buhurdan ma’ gülabdan (1 çift).

Mücevher kabzalı asâ,1.

Mücevher macun hokkası, 1. Yemen kahvesi, 20 (ferde).

 

Satın Alınanlar:

İstanbulkârî çiçekli mutallâ beldar, 10 taka. İstanbulkârî mutallâ tamkahane, 10 taka.

İstanbulkârî mutallâ yalı kafesi, 10 taka.

İstanbulkârî mutallâ altın oluk, 10 taka.

İstanbulkarî mutallâ til-i çekme, 10 taka.

İstanbulkârîdüz diba, 10 tob.

İstanbulkârî a’lâ düz germsud, 10 tob.

Çakmaklı a’lâ destar, 10 taka.

Süd-bendî a’lâ destar, 10 taka.

Halepkârî mutallâ a’lâ savai-i çiçekli, 10 taka. Halepkârî sade savai-i  mutallâ orta savani.

Şamkârî a’lâ düz germsud, 10 tob.

Bursakârî elvan çubuklu kutni, 10 tob.

Bursakârî elvan düz kutni, 10 tob.

Ankarakârî  elvan a’lâ şali, 10 tob.

Ankarakârî elvan a’la şali, 10 tob.

Galatakârî pesend şal mutallâ ve sade seccade, 4 aded.

Boğçalık sandal ve hümayun ve hassa dülbend, 1 aded.

Sandık, 2 aded.

İstanbulkârî aliyyü’l- a’lâ olmak üzere mutallâ zinciryan beldar ve til-i çekme, 10 taka.

Galatakârî elvan a’lâ debebaşı pesed şali, donluk, 16 tob.

Enderun-ı Hümayun Hazinesi’nden ihraç olunan hediyeler vaz’ olunmak içün bâ-ferman verilen sandıklar, 5 aded.” 

Yukarıda sözü edilen İspanyol kaynağında ise kabul töreninde 1787 Temmuzunda İspanya’ya giden Vasıf Efendi’nin krala sunduğu hediyelerin şöyle sıralandığı görülmektedir (Gravina, 2004: 20): 

İnci ve yakutlarla süslü üç iskemle, 

Aşırı derecede gümüşle yaldızlanmış iki iskemle, 

Yirmi paket doğu kahvesi, 

Koku sürmek ve gül suyu kokmak için elmaslarla süslü altın gülabdan, 

Elmas kakmalı akik kaşıklı bir şekerlik, 

Aynı biçimde elmaslarla işlenmiş Hint kamışından bir baston, 

Her biri yüzyirmi drakmalık yirmi tane gül esansı, 

Kakmalı altı av tüfeği ve doğuya özgü işlenmiş değişik türden otuz altı paket kumaş.”  

Vasıf Efendi İspanya Sefaretnamesi’nde orada karşılanmaları, halkın kendilerine olan büyük ilgisi ve hediyelerle ilgili bilgilere yer vermiştir.  Öncelikle getirdiği hediyeler arabalara yüklenerek alayla saraya gönderilmiş, bir saat kadar sonra da Vasıf Efendi daha ihtişamlı başka bir alayla kendisini selamlayan asker safları ve sokakları dolduran halk kalabalığı arasından geçerek saraya gelmiştir. Vasıf Efendi, İspanyol devlet adamlarının, Kudüslü bir tercüman vasıtasıyla kendisinden hediyeler talep ettiklerini ve bunun için nasıl tazyîk olunduğunu; fakat meselenin krala aksetmesiyle kralın bundan canının sıkıldığını, yalnız kendi tarafından olmak üzere münasip hediyeler verdiği takdirde memnun kalacağını bildirdiğini nakletmektedir. Kralın huzuruna çıktığında ise yapılan anlaşmayı sağlamlaştırmak ve dostluğu kuvvetlendirmek maksadıyla Sultan I. Abdülhamid’in İspanya kralına mektup ve hediyeler gönderdiğini belirtmiştir.  Vasıf Efendi sunduğu hediyeleri sırasıyla anlatmaktadır. Buna göre kralın oğluna altınla donanmış bir taban kılıç ve yekpâre gümüş ile süslenmiş zer efşanlı bir tüfek ve Hindkârî beş takâ, zerli çiçekli ve iki destar, bir tulum kakum kürk, elmas ile süslü minâkârî bir hançer ve bir miktar ıtriyat tertip edilmiş; kralın eşine aynı hediyelerin yanı sıra hançer, tüfek ve kılıç; başvekil tercümanları, mihmandar gibi diğer görevlilere de benzer hediyeler verilmişti (Şen, 1997: 29; Öksüz, 1998: 54-59).     

Osmanlı elçisi, bu kadar hediye sunmuş olmasına rağmen ne kraldan ne de devlet adamlarından aynı karşılığı görmediğini ve hatta İspanya hükümeti tarafından kendisine verilen tayinat bedelinin dahi ihtiyaçlarına yetmediğini yazmaktadır (Öksüz, 1998: 59). İspanyol kaynağına göre hediyelerin takdiminin ardından taltif için Vasıf Efendi’ye 2.770 real değerinde iri elmas taşlı bir gül, 14.000 reallik bir elmas yüzük ve içinde İspanyol kumaşı bulunan paketlerden oluşmuş, daha az değerli armağanlar verilmiş, tercümana ve hizmetkârlara 2.050 peso dağıtılmıştı (Gravina, 2004: 20). 

Vasıf Efendi her ne kadar kendisine verilen armağanlar ve tayinattan memnun kalmasa da padişahın hediyelerinden kralın duyuduğu memnuyeti ve taltif edilişlerini şöyle anlatır: “Hedâyâ-yı Hümâyûn Kral Sarayı’na vâsıl olduğu ki nice günden berü rü’yet ve kabzına dağ-ber-i dîl-hasret olan Kral ve evlâdı tahammül edemeyüb sahâ-i saraya nüzul ve hediyelere ferdenferdâ nazar ile izhâr u inbisât u sürûr eyledüklerini haber verdiler bir saatden sonra biz dahi müteheyyi olub Gediklü Vadisi’nde olan onbeş nefer ademlerimizün ba’zısına kerrake ve bazısına sûf-ı Françe ilbâs eyleyerek nâme-i hümâyunı kemâl-i ta’zim ü tekvîr ile başına beraber turarak hazır oldukdan sonra bu fakir dahi üst kürkü ve kâtibî destar ile bir müzeyyen esbe süvâr olub pîş ü pesimizde yigirmi kadar etbâ’ u kavas ve üç nefer çavuş sim kuşak ve çukân u mutallâ elbiseyle yürüyerek hareket ve Kralın akrabasından altı nefer beyzâdegân ve bir mikdar süvâri ve piyade alayın önünde yürüyüb kendülerine mahsus tabl ve surnalar çalarlar idi.” (Şen, 1997: 25).

Vasıf Efendi’nin elçiliği başarıyla sonuçlanmış, 1787 Osmanlı-Rus Harbi’nde İspanya, tarafsız bulunarak iki tarafı barıştırmak için arabuluculukta bulunmuştur (Şen, 1997:9-11). Osmanlı-İspanya yakınlaşması 1787-1792 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşları sırasında önem kazanmıştır. Bundan sonraki Osmanlı-İspanya ilişkilerinde iki devletin birbiri aleyhine düşmanca bir politikası olmamış; hatta I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan İspanya, Osmanlı Devleti’nin çıkarlarını korumayı üzerine almıştır (Tabakoğlu, 2008: 832, 836).  

 

5. SONUÇ

Osmanlı-İspanya arasındaki hediyeleşme askerî, siyasî, ticarî ve diplomatik seyirle orantılı olarak gelişmiştir. Diplomatik bir başarının sonucu olarak her iki tarafın gönderdiği değerli hediyelerin İspanya ile

Osmanlı Devleti arasında uzun süre sağlanamayan barışın güçlendirilmesinde, işbirliğinin tesisinde, siyasî ve ticarî münasebetlerin inkişâfında önemli rolü olmuştur. Nitekim 1782 sonrası dönemde iki devletin birbiri aleyhine düşmanca bir politikası olmamıştır. 

Diğer taraftan karşılıklı olarak gönderilen hediyelerin birbirine denk olduğunu söylemek mümkündür.  Osmanlıların gönderdiği armağanlar sultanın gücünü ve zenginliğini kanıtlamasında iyi bir araçtı. Keza İspanya kralının hediyeleri de onun gücünün, zenginliğinin ve sultana verdiği değerin bir göstergesi idi. Sözgelimi Avrupa’da bu dönemde kralların, zenginlerin ve aristokratların içeceği olan çikolatayı ilk kez anavatanı olan Meksika’dan çıkarıp, Avrupa’ya oradan da bütün dünyaya yayan İspanya, altın ve gümüş eşyalarla birlikte gönderdiği bu hediyeleri iyi ilişkileri geliştirme ve pekiştirme aracı olarak görüyordu. Meselenin bu yönü bir yana, çikolata ve kakao o yıllarda altın ve gümüş değerinde olup, Osmanlılara çok yabancı idi. Öyle ki Osmanlı’nın çikolata algılası, çikolatanın Osmanlıların bildiği bir ürün olan kahveye benzetilmesinde hatta mukabil olarak İspanya kralına kahve gönderilmesinde de görülmektedir.  

İspanya ile Osmanlı arasında gerçekleşen diplomatik temasların neticesinde teati edilen hediyelerin, iki bakımdan önemli olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan ilki, hediyelerin Akdeniz’in iki ucunda yer alan,

XV. ve özellikle de XVI. yüzyılda Akdeniz hâkimiyeti için çarpışan Osmanlılar ile İspanyollar arasında uzun süre gerçekleştirilemeyen barışın aracı olarak kullanılması; ikincisi ise tarafların kültür alışverişinde bulunmalarını sağlamasıdır. Hediyeler arasında çikolata, kakao, kınakına, Havana tütünü ve Osmanlı kayıtlarında olmamakla birlikte lama yünü gibi yepyeni ürünlerin bulunması; keza İspanyolların da kahve, gül esansı, av tüfeği gibi Osmanlı kültürünün belli başlı örnekleriyle tanışmış olmaları göz önünde bulundurlursa hediyeleşme iki ülke arasındaki kültürel alış verişi sağlayan yönüyle de önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.



[1] Kınakına: (İspanyolca quinaquina) Kök boyasıgillerden, asıl yurdu Güney Amerika olan ve Hindistan ve Endonezya’da yetiştirilen kabuğundan kinin çıkarılan bir ağaç (Cinchona) ve bu bitkiden yapıla içecek. (Büyük Türkçe Sözlük, 2011)

[2] Ferde: Küçük top, küçük denk, paket (Parlatır, 2014: 452).  3 Kıt’a: Parça, bölük, cüz (Parlatır, 2014: 903).

[3] Pastal (pastav): Ucu yaldızlı çuha topu (Parlatır, 2014: 1342).  


KAYNAKÇA

Açıkgöz, F. (2009). Osmanlı Sultanına Sunulan Sıra Dışı Bir Hediye: Çikolata.

Bildiriler-Genç Bilim Adamları Sempozyumu Bildiriler kitabı içinde (s. 393-404), Ankara.   

Ahmet Cevdet, (1993). Tarih-i Cevdet, II,  İstanbul: Üçdal Neşriyat.

Arıkan, M. ve Toledo P. (1995). 14-16. Yüzyıllarda Türk-İspanyol İlişkileri ve Denizcilik Tarihimizle İlgili İspanyol Belgeleri, Ankara: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargah Basımevi. 

Beydilli, K. (2001). İspanya, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. (C. 23, ss.161-176) İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları. 

Büyük Türkçe Sözlük, (2011). Türk Dil Kurumu Yayınları, http://www.tdk.gov.tr internet adresinden 1 Kasım 2017’de edinilmiştir.

Castrillo, R. (2005), Gabriel de Aristizábal y su viaje a Constantinopla en el año 1784, Arbor CLXXX, 711-712, 707-726, http://arbor.revistas.csic.es internet adresinden 27 Ekim 2017 tarihinde edinilmiştir.

Coe, S. D. and Coe, M. D. (2005). Çikolata’nın Gerçek Tarihi, (Çev.) Ayşe Öztek, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Gravina, F. (2004). İstanbul Anlatımı, (Çev.) Yıldız Ersoy Canpolat, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hitzel, F., (2010). Diplomatik Armağanlar: Osmanlı İmparatorluğu ile Batı Avrupa

Ülkeleri Arasında Modern Çağda Yapılan Kültürel Değiş-Tokuş. Harp ve SulhAvrupa Ve Osmanlılar, Dejanirah Couto (Ed.), (Çev.) Şirin Tekeli, Kitap Yayınevi, İstanbul, 243-257.

İlgürel, M. (2007) Vakanüvis Ahmed Vâsıf Efendi’nin İspanya elçiliği ve götürdüğü hediyeler. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, İstanbul, (46), 2735.

Öksüz, M. (1988). Türk İspanyol İlişkileri Çerçevesinde Ahmed Vasıf Efendi’nin İspanya Elçiliği (1787-1788), Karadeniz Teknik Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Trabzon.

Parlatır, İ. (2014). Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Yargı Yayınevi. Schweigger, S. (2004). Sultanlar Kentine Yolculuk (1578-1581), (Çev.) Türkis Noyan, İstanbul: Kitap Yayınev.

Şen, S. (1997). Ahmed Vasıf Efendi’nin İspanya sefâreti ve sefâretnâmesi, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Kırıkkale.

Tabakoğlu, H. S. (2008). XVIII. Yüzyılın sonunda Osmanlı-İspanya ilişkileri: İlk ispanya elçisi Don Juan De Bouligny örneği.  Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 3 (7), 812-840.

Tayyârzâde Atâ, (2010). Osmanlı Saray Tarihi– Târîh-i Enderûn, I, Mehmet Arslan (hzl.), İstanbul: Kitabevi Yayınları.

TSMA (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi), E. (Evrak), nr. (numara) 11976/14. Turan, A. N. (2002). Bir pîşkeş defteri için. OTAM (Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), (13), 59-74.

Unat, Faik Reşit, (1999). Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Türk, Ankara: Tarih Kurumu Basımevi.

Uzunçarşılı, İ. H., (2003). Osmanlı Tarihi, III/2, Ankara: TTK Basımevi.

 


Read More

6 Temmuz 2020 Pazartesi

İspanya’dan Osmanlı’ya: Bazı Yeni Kaynaklar Işığında Çikolatanın Tarihi Serüvenine Katkı

Temmuz 06, 2020 8


İspanya’dan Osmanlı’ya: Bazı Yeni Kaynaklar 

Işığında Çikolatanın Tarihi Serüvenine Katkı


              

                Dr. Öğretim Üyesi: Fatma Ünyay Açıkgöz
                   Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi






     Tarihi 3000 yıl kadar önce Meksika'nın güneyinde yaşayan ve Mayaların kökeni olan Olmeklere dayanan çikolata, Mayalarda ve Azteklerde zenginlerin, savaşçıların ve kralların içeceği olup aynı zamanda para olarak da kullanılmaktaydı. 1521’de İspanyolların Meksikayı fethedip koloni haline getirmesinden sonra İspanyol gemileri, altının yanı sıra İspanya’ya çuvallar dolusu kakao taneleri taşımaya başlamışlardı. İlk kakao ticaretinin başlaması Güney Amerika’da İspanyol kolonilerinin kurulmasından yaklaşık 60 yıl sonra; çikolatanın İspanyol sarayına yerleşip benimsenmesi ise XVII. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmiştir. Kakao çekirdeklerinin kurutulması ve kavrulup ezilmesinden sonra şeker kamışı, tarçın, anason tohumu, misk ve karabiber gibi tatlandırıcılar kullanılarak macun haline getirilen çikolata, sıcak suda eritilerek içiliyordu. Özellikle aristokrat kadınlar arasında bir fincan köpüklü çikolata içmek çok yaygın hale gelmişti. İspanyollar için çikolata keyif verici bir madde, bir ilaçtı; çikolatanın direnci artırdığına ve yorgunluğu giderdiğine inanılıyordu. Bu yeni görünüşüyle çikolata Avrupa’da bir saraydan diğerine, bir asilzade malikânesinden diğerine ve bir manastırdan ötekine uzanan yolculuğuna bu şekilde çıkmıştı. İnsanlar başlangıçta hangi dertlere deva niyetiyle kullanmış olurlarsa olsunlar sonuçta bu içecek de çay ve kahve gibi alışkanlık yaratmıştı. XVII. yüzyılın başlarında İspanya’dan ilk olarak İtalya’ya daha sonra Fransa, Avusturya ve İngiltere’ye yayılmış; ancak çok pahalı bir içecek olduğu için XVIII. yüzyıl boyunca aristokrat sınıfların tüketebileceği lüks maddeler arasında yerini almıştı. Öyle ki bu dönemde bir kilo çikolatanın fiyatı bir işçinin dört günlük yevmiye tutarına eşitti. Aynı dönemde Avrupa’da bira köylülerin, kahve ve çay orta sınıfın (burjuvanın) ve çikolata ise aristokratların içeceği durumuna gelmişti. Kısa zamanda açılan çikolata evlerinde bu içeceği içmek bir statü göstergesi olmuştu (Coe ve Coe, 2005). Çikolata tarihiyle ilgili yazılardan anlaşıldığına göre kahve Avrupa’da kısa sürede etkisini gösterirken, bir içecek olarak çikolata aynı etkiyi kahve sever Yakın Doğu halkları arasında gösterememiş; Osmanlı ülkesinde uzun süre halk tarafından ilgi duyulan bir madde olmamıştır. Portekizli tüccarlar ve Cizvit misyonerler Doğu’ya yapılan seferlerde beraberlerinde çikolatayı da götürmüşlerdi ve yerliler bu maddeye çok az ilgi duymuşlardı. Çikolatanın Asya’da gözde olduğu tek yer Filipinler di (Coe ve Coe, 2005).

Çikolata Tarihi İle İlgili Yerli Kaynaklara Dair 

     Osmanlı ve Türkiye’de çikolata konusu ile ilgili yapılmış çalışmaların sınırlı sayıda olduğu görülmektedir. Bu konuda yapılmış akademik olmayan bir çalışmada çikolatanın Batı’da gelişimi ve çikolatalı tarifler verilmiş; “Türkiye’de Çikolata” başlıklı bölümde ise Osmanlı döneminde çikolata konusuna çok az değinilmiştir. İtalyan Seyyah Careri’nin İzmir’de bir Türk'e sunduğu çikolata, diğer yerli ve yabancı eserlerde olduğu gibi bu eserde de ilk kayıt olarak yer almıştır (Gürsoy, 2006). 

     Türkiye’de Osmanlı yemek kültürü, şekerlemeler, şerbet, hoşaf ve tatlı kültürü gibi konularda bazı akademik çalışmalar yapıldığı, ancak bunlarda çikolataya ya hiç değinilmediği ya da çok az değinildiği de belirtilmelidir.

  Çikolatanın yerli tarihi ile ilgili 2014’te yapılmış akademik bir çalışmada ise Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde çikolata tarihinin akademik anlamda çok az işlendiği, dünyada çikolata tarihi konusunda ise sayılamayacak kadar çok çalışmanın bulunduğu; buna rağmen böylesine geniş bir külliyatta da Türkiye hele ki Osmanlı devrine ilişkin olanların parmakla sayılacak kadar az olduğu vurgulanmıştır. Kapsamı Osmanlı’dan başlayan sınırlı bilgilerle Türkiye’de 1960’lara kadar uzanan “Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi” adlı bu çalışmada Osmanlı topraklarında ilk çikolata kaydı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Buna göre İtalyan seyyah Careri’nin 1699’da İzmir’de bir Ağa’ya çikolata ikram edişinden önce Kudüs'e uğradığı, oradan ayrılırken de Aziz Kurtarıcı Kilisesi’ni ziyaret ettiği ve orada kendisine çikolata hediye edildiği şeklinde yer almıştır (Özen, 2014, ss. 26-50). Neticede sözü edilen çalışmada XVII. yüzyılın sonlarında çikolatanın Osmanlı topraklarına ulaşmış olduğu (Kudüs) söylenmekte ise de Osmanlı sarayına nasıl ve ne zaman girdiği konusunda net bir bilgi bulunmamaktadır. Aynı eserde Osmanlı topraklarındaki Katolik din adamlarının daha sonraki yıllarda çikolata tüketimine dair birkaç örnek verildikten sonra XIX. yüzyılda arşivler ve basının elverdiği ölçüde çikolatanın yerli serüvenini anlatmak üzere şöyle denilmektedir: “Bütün bu veriler uzun döneme yayılan bir pratiğin tezahürleri olarak yorumlanabilir. Osmanlı İmparatorluğunda en azından Avrupa'yla bağlantılı din adamlarının Avrupa’ya paralel bir takvim ve alışkanlıkla çikolata tüketimine başladığı düşünülebilir. Fakat bu sınırlı çevre dışında örneğin Osmanlı sarayında bu dönemde çikolata tüketildiğine dair hiçbir ipucumuzun olmadığı bir gerçek. Elimizdeki on yedinci yüzyıl sonu ve ondokuzuncu yüzyıla ait veriler arasındaki boşluk da soru işaretleriyle dolu. Bu eksikliğin ileride, yeni araştırmalarla dolacağını umarak şimdi doğrudan on dokuzuncu yüzyıla, çikolatanın hem arşivlerde, hem basında boy gösterdiği yıllara gidebiliriz.” (Özen, 2014, s. 58).

     Bütün bunlardan hareketle, bu boşluğu doldurmaya yönelik bir adım olarak çikolatanın Osmanlı sarayına girişi birkaç Batı ve Osmanlı kaynağına göre izah edilmeye çalışılacaktır. 

İtalyan Seyyah Careri’nin Anlatılarında Çikolata 

     1693–1699 yılları arasında dünyanın dört bir tarafını gezen maceraperest İtalyan tüccar Giovanni Francesco Gemelli Careri, Osmanlı ülkesine uğradığı sırada Kudüs'e gelerek Aziz Kurtarıcı Kilisesi’ni ziyaret etmiş ve orada kendisine çikolata hediye edilmişti: “Henüz gün doğmadan Aziz Kurtarıcı Kilisesi’ne geri döndüm, tören kıyafetlerini giymiş olan tarikatın baş rahibi beni kutsadı. Sonra yanında kilisenin baş papazıyla odama gelip en şefkatli ifadelerle bana iyi seyahatler diledi; her ikisi bana çikolata ve birkaç kutsal emanet hediye ettiler.” Bu bilgiden hareketle Careri’nin bu ziyaretinden önce çikolatanın Osmanlı topraklarına ulaştığını ve ülkedeki Katolik din adamları arasında kullanıldığını görüyoruz. Nitekim XVII. yüzyılda çikolata Katolik tarikatının alışkanlıkları arasındaydı ve Katolik din adamlarının Avrupa’da çikolatanın yayılmasında önemli rolü olmuştu (Özen, 2014, s. 57). 

    Careri, daha sonra uğradığı İzmir’de tanıştığı bir Türk’e biraz çikolata ikram etmiş, Türk çikolatanın tadını beğenmemiş ve Careri’ye fena halde kızmıştı. Türk, Careri’nin onu hasta etmek ve doğru düşünüp karar vermesini engellemek için kendisine bu içkiyi ikram ettiğini düşündüğünü söylemişti. Careri bu tepkiyle karşılaşınca, aslında böylesine kaba birine itibar edip çikolata ikram ettiği için pişman olmuştu: “Seyde Ağası Beni görmeye geldi, ona çikolata verdim. Ama bu vahşi, o güne kadar hiç tatmamış olduğu için, belki çikolata onu sarhoş ettiğinden veya daha ziyade tütünün dumanı yüzünden aklını karıştırmak, dengesini bozmak niyetiyle kendisine içki içirdiğimi söyleyip üzerime yürüdü. Öyle ki öfkesi dinmese kesinkes başıma bir iş gelir, ben de bu kadar kaba bir adamı çikolatayla mest ettiğim için hak ettiğimi bulmuş olurum” (Özen, 2014, s. 50). Bu bilgilerden hareketle, çikolata Careri’nin İzmir’i ziyaretinden önce Osmanlı topraklarına (Kudüs) ulaşmıştır (Özen, 2014, s. 57) ve Osmanlı topraklarındaki ilk çikolataya dair kayıt Careri’nin İzmir’deki bir Türk'e çikolata ikram edişi değil, bundan önce Kudüs’teki kiliseyi ziyareti sırasında kendisine çikolata hediye edilişidir diyebiliriz. 

Yeni Kaynaklar Işığında Osmanlı Sarayında Çikolata 

     Literatüre bakıldığında Careri’nin verdiği bu bilgilerden sonra XVIII. yüzyılın son çeyreğine kadar çikolatanın Osmanlı topraklarındaki serüveni ile ilgili olarak kaynaklar sessiz kalır. Ancak bu tarihlerde yazılmış bir bir İspanyol hatırat kitabı ve Osmanlı arşiv belgesi bu sessizliği bozar. 1782’de Osmanlı Devleti ile İspanya arasında gerçekleştirilen Barış antlaşmasının önemini güçlendirmek maksadıyla İspanya kralının sultana gönderdiği birbirinden değerli armağanlar arasında çikolata ve kakao da bulunuyordu (1784). Bu bilgiler çikolata tarihini ele alan yerli ve yabancı eserlerde yer almamaktadır.


     İspanya ile Osmanlılar arasında XVI. yüzyıl boyunca görülen askerî mücadele Akdeniz’in batı kısmında ve Kuzey Afrika’da yoğunlaşmıştı. Akdeniz’in iki ucunda yer alan bu iki büyük imparatorluk arasındaki münasebetler, güçlerinin zirvesinde oldukları XVI. yüzyıl boyunca her iki tarafın önderliğini yaptığı cihad anlayışı doğrultusunda; İspanya'nın Hristiyanlık ve Osmanlı'nın ise Müslümanlık davalarının savunucusu olarak benzer emellere ulaşma arzusu çerçevesinde şekillenmişti. Diplomatik ilişkiler de XVIII. yüzyıla kadar düşmanca bir şekilde seyretmiş, bu iki ülke arasında kalıcı bir barış tesis edilememişti. Her iki devlet de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda güç dengesinde öncelikli konumlarını kaybettiklerinin ve dış tehditlere karşı daha açık hale geldiklerinin farkındaydılar. Osmanlılar ve İspanyollar, uzayan askerî çatışmalar ve bunların getirdiği ekonomik yükler altındaydılar. Akdeniz’de huzurun sağlanması için Osmanlılar ile İspanya arasında yapılacak olan antlaşma önemli idi. Bu nedenle diplomatik bir yakınlaşmanın olması her iki taraf için de gerekliydi. Ancak XVIII. yüzyılın sonlarına doğru İspanya’nın girişimleri ve Osmanlıların da meseleye daha ılımlı yaklaşmaları neticesinde taraflar arasında barış antlaşması yapılması mümkün olmuştu (Arıkan, 1995; Corrales, 2006, ss. 235-254; Gravina, 2004, s. 11; Tabakoğlu, 2008, s. 814). İspanya kralı III. Carlos diplomasinin bir gereği olarak bu antlaşmanın önemini kuvvetlendirmek için kendisinin ve ülkesinin şanına layık olacak şekilde en nadide ürünleri Sultan I. Abdülhamid’e göndermişti. Daha sonra Sultan da mukabil armağanlar yollamıştı. Bu hediyeler taraflar arasındaki dostluğu pekiştirmesinin yanı sıra kültürel alışverişi de sağlamaktaydı. Aynı zamanda tarafların birbirlerine zenginliklerini ve güçlerini de kanıtlamalarına vesile olmuştu. Zira devletlerarasında hediyeleşme olumlu işlevleri olan bir mahiyeti haizdi ve diplomasinin bir parçası idi (Açıkgöz, 2017, ss. 141-159)

     İspanya Kralı III. Carlos 1783 yılının ağustosunda, iki yolcu gemisi ve bir çektiriden oluşan bir savaş müfrezesine Kartaca Tersanesi’nde hazır bulunmaları emrini vermişti. Gemiler Sultan I. Abdülhamid’le imzalanmış olan barışı güçlendirmek için armağanları İstanbul’a götüreceklerdi. 2 Eylül günü komutan olarak Tuğamiral D. Gabriel de Aristizâbal sefer emrini almış; uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından İstanbul'a ulaşılmıştı. Aristizâbal’ın, gezisi hakkında krala verdiği bilgilere göre İspanyol gemilerinin taşıdığı sandıklarda kralların ve aristokratların içeceği olan çikolata ve kakao da bulunmaktaydı. Armağanlar bir yıl kadar sonra İstanbul'a ulaşmıştı (1784) ( Castrillo, 2005, s. 717; Gravina, 2004, s. 15-17):
"16 kutu çikolata, 24 çuval kakao, 
4 kutu kına kına 
4 kutu Havana tütünü, 
bir adet küçük altın sofra takımı, 
4 adet gümüş sofra takımı, 
13 paket altın ve gümüş işlemeli ipek kumaş, 
21 paket değişik cinste çok lüks kumaş, 
bir miktar lama (vikunya) yünü, şahane bir kamp çadırı." 

     Ayrıca sultana, haseki sultana, sadrazama ve onun oğullarına, yeniçeri ağası, elçiler ve sadaret kaymakamı gibi devlet erkânının yanı sıra kâtipler ve teşrifatçılar gibi başka görevlilere armağan edilmek üzere, yukarıda zikredilen hediyeler İstanbul’dan satın alınan mücevherlerler ve değerli taşlarla süslü kıymetli eşyalarla daha da zenginleştirilmişti. Bu armağanlar, toplam 200.000 guruş değerindeydi (Gravina, 2004, s. 15):
     "Sultana tacı için, kırk bin kuruş değerinde pırlanta bir sorguç. Sadrazama ve iki oğlundan her birine otuz bin kuruş değerinde elmaslı sorguçlar. Kaptan Paşaya, kabzasında on beş bin kuruş değerinde büyük bir zümrüt bulunan, pırlantalarla süslü bir kılıç. İmparatorluk Mühürdarına on dört bin kuruş değerinde elmaslı bir mücevher. Yeniçeri ağasına ve Sadaret Kaymakamına on üç bin kuruş değerinde pırlantalı birer mücevher. Haseki Kadına on iki bin kuruşluk, elmas kaplamalı kemer. Babıâli tercümanına dokuz bin kuruş değerinde pırlantalı bir kuşak, kakmalı bir saat. Başdefterdara yedi bin kuruş değerinde elmaslı bir mücevher. Elçilere, teşrifatçılık yapanlara beş bin kuruş değerinde elmaslı mücevher. 
     Müftüye, tören ağasına, antlaşmaları hazırlayan kâtibe, vezirlere ve memurlara görevlerine uygun mücevherler ve sultana da gümüş ve altın işlemeli, beyaz saten kaplı değerli bir kanepe, hepsinin değeri toplam iki yüz bin kuruş." 

     Osmanlı kaynaklarında da sultana sunulan bu hediyelerin kaydına rastlanmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde çeşitli tarihlerde Osmanlı padişahlarına başka ülkelerden gönderilen hediyelerin listelerinin bir arada bulunduğu tarihsiz bir belgede adı belirtilmeyen İspanya elçisinin padişahın huzuruna çıktığında kralı adına sandıklarla sunduğu hediyeler, kuvvetle muhtemel olarak 1784’te elçi Don Juan de Bouligny’nin takdim ettiği armağanlardır. Altın ve gümüş eşyalar, değerli kumaşlar, elmas sorguç, işlemeli oturak ve çadır bu listede çok daha ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiştir. Çadır İncili Kasır önüne kurulmuştur (TSMA, E. nr. 11976/14). İspanyol kaynağında ise bir kaç sene sonra yazar tarafından bu çadır başka görkemli çadırlarla birlikte padişahın hazine dairesinde görülmüştür (Gravina, 2004, s. 72). Anlaşılan o ki süslü çadır İncili Kasır önünde sergilendikten sonra korunmak üzere padişah hazinesine getirilmiştir. Bu listede bulunmayan Lama (vikunya) yününün akıbeti ise meçhuldür. Havana tütünü yerine “İspanya’nın ince enfiyesi” ifadesi geçmektedir. Çikolatanın ve kakaonun miktarları ise “4 adet tahta sanduklara mevzû’an cokolata/cukulata, aded, 4”, “kakao, sanduka, ferde (küşük paket, top), 6” olarak belirtilmiştir (TSMA, E. nr. 11976/14). Padişahın huzuruna çıkan İspanya elçisi bu hediyelerin yanı sıra İspanyolların, Cezayirlilerle yaptıkları savaşlarda ellerine geçirdikleri altmış Müslüman esirin özgürlüğünü sunduğunda teşrifat kaideleri gereğince elçiye samur kürk ve maiyetindekilere ise hil’atler giydirilmiştir (Ahmet Cevdet, 1993, s. 631). 

     Her iki kaynakta belirtilen hediyelerden kakao, çikolata, kınakına, Havana tütünü ve Osmanlı kaynağında belirtilmeyen lama yünü çok özel hediyelerdi. Zira bunlar, İspanyolların gücünü yaydığı toprakların kendine has ürünleri idi ve İspanya kralı Osmanlı Sultanına barışı sağlayacak olan antlaşma vesilesi ile sunulmak üzere bu nadide ürünleri özel olarak seçmişti. 

    Belgeden anlaşıldığına göre; Osmanlı saraylıları, çikolata ve onun hammaddesi olan kakao ile muhtemelen yeni karşılaşıyorlardı. Çikolatanın adı, tadı ve türü bilinmiyordu. Ayrıca bu yeni kelimenin yazılışı da iki farklı şekildeydi: Çikolata “cokolata/cukulata ( ةتلاوقوج ( tabir olunan baharlı kahve makulesi”; kakao ise onun hammaddesi olarak “bâlâda mastur cokalatanın/cukalatanın ( ةتلااقوج ( eczâ-yı memzûcesi” şeklinde açıklanmıştır.

     Kayıttan anlaşıldığına göre Osmanlılar kendi kültürlerine uzak olan çikolatayı kendi bildikleri bir ürün olan kahveye benzeterek tarif etmiş olmalılardır. İkinci bir ihtimal olarak İspanyollar çikolatayı Osmanlılara böyle tarif etmişlerdi. Neticede çikolata, Osmanlılar için baharatlı bir kahve türü idi. Hatta Osmanlılar da elçi Vasıf Efendi ile İspanya kralına mukabil olarak başka hediyelerin yanı sıra kahve göndermişlerdi (Vasıf, s. 7/a). 

    Çikolata 1521’de İspanyolların Meksika'yı fethedip koloni haline getirmelerinden sonra İspanyol gemilerinin altının yanı sıra İspanya’ya çuvallar dolusu kakao taneleri taşımaya başlamalarından XVIII. yüzyılın sonlarına kadar başta İtalya olmak üzere Fransa, Avusturya ve İngiltere’ye yayılmış, ancak çok pahalı bir içecek olduğu için XVIII. yüzyıl boyunca aristokrat sınıfların tüketebileceği lüks maddeler arasında yerini almıştı. Osmanlı sultanına hediye olarak sunulduğu bu dönemde Avrupa’da özellikle aristokrat kadınlar arasında bir fincan köpüklü çikolata içmek çok yaygın hale gelmişti. İspanyollar için çikolata keyif verici bir madde, bir ilaçtı; çikolatanın direnci artırdığına ve yorgunluğu giderdiğine inanılıyordu (Bkz.: Coe ve Coe, 2005). Bu özelliklerinden olsa gerek Careri gibi başka seyyahlar da yanlarında çikolata bulundurmuş olmalılardır. Nitekim yaklaşık bir asır kadar sonra Lady Elizabeth Craven Osmanlı topraklarını da kapsayan gezisi esnasında yanına çikolata da almıştı (1789) (Özen, 2014, s. 41). 

    Her ne kadar Katolik tarikat mensupları ve yabancı seyyahlar Osmanlı ülkesinde çikolata tüketmişlerse de 1784’te İspanyollar tarafından bir hediye olarak sunulan çikolata Osmanlı sarayı için yeni bir tattı ve saray ve çevresi çikolatayla yeni tanışmaya başlamışlardı. Bu tarihten kısa bir süre sonra, 1791’de Avusturya elçiliği ile görevlendirilen Ebubekir Ratıb Efendi’nin elçilik heyeti EflakErdel sınırı yakınlarında konakladığında, burada kendilerine kahve ve şekerlemenin yanı sıra çikolata da ikram edildiği görülmektedir (Bilim, 1990, s. 265).

Osmanlı Elit Kesim Ziyafetlerinde Çikolatalı Tatlar 

     Bir içecek olarak çikolata Osmanlılarda rağbet görmemiş; çikolatanın Osmanlı ülkesinde yer edinmeye başlaması, ancak bir yiyecek türü olarak tüketilmeye başlamasından sonra olmuştur. Şöyle ki; Sanayi Devrimi’nin ardından seri üretime geçilmesiyle pahalı bir gıda olmaktan çıkarak 1842 yılında bir İngiliz firması tarafından yiyecek olarak piyasaya sürüldükten sonra Avrupa’da hızla ayaküstü atıştırılan çikolata, artık çocukların da tüketebileceği bir yiyecek türü haline gelmiştir. Bu formuyla çikolata, Osmanlı ülkesinde de kabul görmeye başlamıştır. Ancak bu çok yavaş olmuştur. Zira, Osmanlı mutfağında geleneksel tatlı kültürü çok baskındı ve helva, baklava, lokum, akide şekeri, gülbeşeker gibi çeşitli tatlı ve şekerlemeler önemli bir yer tutuyordu. Ayrıca pahalı olması nedeniyle çikolata tüketimi bu yıllarda daha ziyade başta saray olmak üzere elit bir tabaka ile sınırlı kalmıştı. Örneğin 1848’de İngiliz şair ve ressam Edward Lear, Arnavutluk’a yolculuk yaptığında İşkodra valisi Osman Paşa tarafından verilen ziyafette ve 1857’de Fransız sefaret konağında verilen ziyafette tatlı olarak çikolatalı pasta da ikram edilmişti (Işın, 2008, s. 18; Şeni, 1999, s. 167). 

Osmanlı’da İlk Çikolata Reklamı 

     Daha önce belirtildiği gibi 1842’de Sanayi Devrimi’nin ardından seri üretime geçilmesiyle çikolata Osmanlı ülkesinde kabul görmeye başlamış, Osmanlı basınında ilk çikolata reklâmı da bundan bir müddet sonra, Cerîde-i Havâdis Gazetesi’nin 18 Eylül 1849 tarihli sayısında çıkmıştı. Bu reklâmda Mösyö Fransuva Lor tarafından Beyoğlu Alman Konsolosluğu karşısında açılan şekerci dükkânında satılan içecek ve çeşitli şekerlemelerin reklâmı yapılmıştı. 1855 yılında çıkan bir çikolata reklâmında ise önce ithal çikolata okuyucuya tanıtılmış, besin değeri, gün içinde ne zaman ve nasıl yeneceği, kullanım alanları ve faydaları sıralanmıştı. Neden çikolata yenmesi gerektiği ise İstanbul’un yoğun ve hızlı yaşam ortamı dile getirilerek anlatılmıştı. İnsanların sabah evlerinden çıkıp akşam evlerine dönebildikleri, ötede beride yedikleri yemeklerin vakitlerini aldığı gibi temizlik yönlerinin güvenilir olmadığı, hatta vitamin yönünden çok düşük oldukları, hâlbuki bir parça çikolatada olan vitaminin bir tabak kebapta olan vitaminle eşdeğer olduğu, ayrıca fiyat yönünden de çikolatanın onlardan çok ucuz olduğu vurgulanmıştı (Çakır, 1997, ss. 94-95). 

Osmanlı’da İlk Pastaneler ve Çikolata Tüketimi 

     Çikolatanın yaygın olarak tüketilmesi Türk toplumunun Batı tarzı hayata geçişiyle doğrudan ilgilidir. Yaşam tarzının değişmesi, modern kafe ve pastanelerin açılması Osmanlı ülkesinde çikolata tüketimini artırmıştır. Çikolata modernleşme sürecinde, XIX. yüzyılın ortalarında, Batı kültürünün bir parçası olarak Osmanlı toplumsal hayatına girmeye başlamıştır. Kırım Savaşı sonrası (1854-1855) İstanbul’a gidip gelen yabancıların talebi, ayrıca zenginleşen gayrimüslim ve Levantenlerin “Avrupa’da ne varsa burada da olsun” tutkusu, değişik tatları, farklı mekân düzenlemesi ve servisi ile tamamen Batılı olan pastanelerin modern kahvehaneler yani kafeler ile birlikte yüzyılın sonlarına doğru toplumsal hayata girmesine neden olmuştur. Pastaneler, İstanbul’un geleneksel tatlılarının karşısına kakaolar, kremalar, meyve şekerlemeleri vb. ile çıkmıştır. Osmanlı münevverleri bu tür Avrupaî salonlarda bir yandan İngilizce, Fransızca gazetelerini okurken bir yandan da ince porselen fincanlarda sunulun sıcak “şokola”larını yudumlamışlardır. Avrupa’da zengin kesim arasında daha XVII. yüzyılda bir tutku olarak içilen sıcak çikolata, İstanbul’da şimdilerde bir zevk olmuştur. Sarayda verilen ziyafetlerde, harem kadınlarına pastalar, dondurmalar, çikolatalar hep buralardan gitmiştir. Fransız elçiliğinin pastacı ustası Edouard Lebon’un İstanbul’a yerleşerek açtığı Lebon pastanesi dönemin en tanınmış pastanesi idi (Eksen, 2008, s. 107-108). Bu tarihlerde Osmanlı gümrüklerinden geçen çikolatalar arşiv belgelerinden takip edilebilmektedir (Özen, 2014, s. 41). Bu arada XIX. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı ülkesinde, çikolata geleneksel tatlılarla karışıyor, yeni tatlar ortaya çıkıyordu. Örneğin güllü, naneli, tarçınlı, meyveli, fındıklı, bademli akide şekerlerine çaylı, kahveli ve çikolatalı akideler de eklenmişti. Yine geleneksel bir tatlı olan lohuk ya da çevirmenin portakallı, limonlu, vanilyalı, tarçınlı, yaseminli, salepli, yeşil çaylı, acı bademli, fıstıklı gibi çeşitlerinin yanı sıra çikolatalıları da yapılmaya başlanmıştı (Işın, 2008, ss. 94, 126). 1876 yılında İsviçre’de ilk sütlü çikolatanın imalinden sonra Nestle firması geniş çaplı sütlü çikolata üretimine geçmiş, aynı firmanın 1909’da İstanbul’da şubeler açmasıyla Türk toplumu sütlü çikolata ile de tanışmıştı (Altun, 2007, s. 41; Emiroğlu, 2001, s. 323).

Kaynaklar 

Açıkgöz , F. Ü. (2017). Osmanlı-İspanya barışını güçlendiren diplomatik hediyeler, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 7(2), 141-159. 10 Ekim 2018 tarihinde http://dergipark.gov.tr/nevsosbilen/issue/33522/355471 internet adresinden erişilmiştir. Ahmet Cevdet. (1993), Tarih-i Cevdet, II, İstanbul: Üçdal Neşriyat. Altun, Ş. (2007). Türkiye’de yabancı sermaye’nin tarihsel gelişimi, İstanbul: Yased Yayınevi. Arıkan, M. (1995), XIV-XVI. Yüzyıllarda Türk-İspanyol ilişkileri ve denizcilik tarihimizle ilgili ispanyol belgeleri, Arıkan, M. Ve Toledo, M. (Ed.), XIV-XVI. asırlarda Türk-İspanyol ilişkilerine toplu bir bakış. Ankara: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargah Basımevi. Beydilli, K. (2001). İspanya, Diyanet Vakfi İslam Ansiklopedisi, 23(ss.162- 170), İstanbul 2001. Bilim, C. (1990). Ebubekir Ratıb efendi Nemçe sefaretnamesi, Belleten, LIV(209), 261-295, Ankara. Büyük Türkçe sözlük (2011), Ankara: Türk Dil Kurumu. Castrillo, R. (2005), Gabriel de Aristizábal y su viaje a Constantinopla en el año 1784, Arbor, CLXXX, 707-726. 27 Ekim 2017 tarihinde http://arbor.revistas.csic.es internet dresinden erişilmiştir. Coe, S. and Coe. (2005). Çikolata’nın gerçek tarihi, çev.: Ayşe Öztek, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Corrales. E. M. (2006), İspanya-Türkiye 16. yüzyıldan 21. yüzyıla rekabet ve dostluk, Asuero P. M. (Ed.), İspanya-Osmanlı ilişkileri (ss. 235-254). İstanbul: Kitap Yayınevi. Çakır, H. (1997). Osmanlı basınında reklam, Ankara: Elit Reklamcılık. Eksen, İ. (2008). İstanbul’un tadı tuzu saray sofralarından sokak yemeklerine, İstanbul: Yaşam Yayınları. Emiroğlu, K. (2001). Gündelik hayatımızın tarihi, Ankara: Dost Kitabevi. Gravina, F. (2004). İstanbul anlatımı, çev.: Yıldız Ersoy Canpolat, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Gürsoy, D. (2006). Aşkın ilacı çikolata, İstanbul: Oğlak Yayınları. Işın, P. M. (2008). Gülbeşeker Türk tatlıları tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Özen, S. (2014). Çukulata-çikolata’nın yerli tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Şeni. N. (1999). Marie ve Marie Konstantıniyye’de bir mevsim 1856-1858, çev.: Şirin Tekeli, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tabakoğlu, H. S. (Fall 2008). XVIII. yüzyılın sonunda Osmanlı-İspanya ilişkileri: ilk İspanya elçisi Don Juan de Bouligny örneği, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 3(7), 812-840. 15.10.2018’de http://www.turkishstudies.net/sayilar/sayi13/45tabakogluhuseyinserdar.pdf internet adresinden erişilmiştir. Vasıf Efendi. (Tarihsiz). Sefaretname-i İspanya, TTK Kütüphanesi, Yazma No: 61. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi (TSMA), Numara (Nr.) E-11976/14.
Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot