akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Koray Murat Tural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Koray Murat Tural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2020 Pazartesi

SIBYAN MEKTEPLERİNDEN ANAOKULLARINA

Ekim 26, 2020 0

 

Türkiye'de Anaokulları Tarihi


Havva Nur ÖZDEMİR

Koray Murat TURAL

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Akademi Tarih Bloger 1071 sayfası olarak siz değerli okuyucularımıza bugün ülkemizde ilk olarak uygulanan okul öncesi eğitimin tarihçesinden söz edeceğiz. Bugün birçoğumuzun “Ana Okulu” olarak bildiği sistemin gelin tarihçe hep birlikte göz atalım.

 

OSMANLI’DA OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

Osmanlı’da kurumsal okul öncesi eğitimin ilk uygulaması olarak, Fatih Sultan Mehmet zamanında vakıflara bağlı olarak kurulan Sıbyan Mektepleri gösterilebilir. Sıbyan mekteplerinde, 5-6 yaş çocuklarına yazı yazma, dua okuma gibi eğitimler verilmekteydi. Meslek kazandırmaya yönelik kurulan ıslahhanelerde ise savaş ve isyanlar sonucu kimsesiz kalan çocukların barınma ihtiyaçları karşılanmakta ve onlara eğitim verilmekteydi. Ancak o devirde dini bilgileri esas alan bu eğitimin cumhuriyet sonrası modern ve laik anlamda ele alınan okul öncesi eğitiminden farklı olduğu anlaşılmaktadır.

 

II. Meşrutiyet döneminden önce bazı illerde özel ana mektepleri, Balkan Savaşları’ndan (1912-1913) sonra ise resmi ana mektepleri açılmıştır. 1913 yılında çıkarılan İlköğretim Geçici Kanunu ile anaokulları, ilkokulların bir basamağı sayılmış ve bu okulların yurdun her yerinde açılması hükmü getirilmiştir. 1915 yılında Ana Mektepleri Nizamnamesi yayınlanarak yürürlüğe konulmuştur. Cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme olarak 1923’te "Gebe Kadınların ve Emzikli Annelerin Çalıştırılması Nizamnamesi" çıkarılmıştır. Bu durum ana mekteplerine talebi arttırmıştır.

 

CUMHURİYET DÖNEMİ

Cumhuriyetin ilk yıllarında 38 ilde 80’e yakın anaokulu bulunuyordu ve bu anaokullarında toplam olarak 5880 öğrenci öğrenim görmekteydi. Okul öncesi eğitim ile ilgili önemli gelişmeler 1960 yılından sonra dikkati çekmekte ve kurumsal eğitim bakımından kademe kademe önemli hareketlerin başladığı görülmektedir. Uygulamada istenilen seviyeye ulaşılamamış olmakla birlikte, çocuğun korunmasını ve halkın eğitimini zorunlu kılan 1961 Anayasası’nı takip eden devrede, okul öncesi eğitim konusunda çeşitli çalışmalar yapılmış, konu çeşitli beş yıllık kalkınma planlarında ele alınmış, fakat istenilen hedeflere tam olarak ulaşılamamıştır.        

 

Ocak 1962’de toplanan Yedinci Milli Eğitim Şurası, okul öncesi eğitimin önemini etkin bir şekilde gündeme getirmiş ve bu konuda verilmesi gereken hizmeti belirlemiştir.  Haziran 1962’de ilk “Anaokulları ve Anasınıfları Yönetmeliği” yayınlanmıştır. Bu yönetmeliğin uygulanmasından sonra Türkiye’de resmi ve özel kuruluşlarca, yuva ve anaokulları yaygınlaşmış ve hizmet verilen çocuk sayılarında önemli bir artış görülmüştür.

 

1973 yılında çıkarılan “Milli Eğitim Temel Kanunu” tüm öğretim kademelerini bütün olarak ele alan bir kanun olup, bu kanunda “Milli eğitim amaçları yalnız resmi ve özel eğitim kurumlarında değil, aynı zamanda evde, çevrede, iş yerinde, her yerde ve her fırsatta gerçekleştirilmeye çalışılır” denilerek “Her yerde eğitim” ilkesi vurgulanmaya çalışılmıştır. Bu kanunda okul öncesi eğitim zorunlu öğretim çağına gelmemiş çocukların eğitimi olarak ele alınmış, amaç ve görevleri açıkça belirtilmiştir. 1977 yılında İlköğretim Genel Müdürlüğü bünyesinde bir “Okul Öncesi Şubesi” kurulmuş; öncelikle ilkokullar bünyesinde anasınıfları açılması, okul öncesi için öğretmen yetiştirilmesi ve gerekli araç-gereç hazırlanması çalışmaları hızlandırılmıştır.

 

1980 yılından itibaren, gerek anaokulları gerekse anasınıfları açısından genelde bir artış gözlenmiştir. Ülkemizde, okul öncesi eğitim için hizmet veren kurumlar bir süre Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın denetimi altında olmuştur. Bu kurumlar; ilkokula bağlı olarak açılan hazırlık sınıfları, resmi bağımsız anaokulları, özel kişi ve kuruluşlar tarafından açılan özel anaokulları, kız meslek liseleri; kız teknik yüksek öğretmen okulları ve üniversitelerin çocuk gelişimi ve eğitimi bölümlerine bağlı olarak açılan uygulama anaokulları, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından açılan ve 0-6 yaş arasında korunmaya muhtaç çocukların bakım ve eğitimini üstlenen çocuk bakım yurtları, Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve benzeri sosyal yardım kurumlarının açtıkları yatılı ve gündüzlü bakımevi ve yuvalar ile kamu ve özel işyerlerinin kendi personelinin çocukları için açmış olduğu kreş ve yuvalardır. Okul öncesi eğitim kurumları 1989 yılında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı yerine Başbakanlığa bağlanmıştır.

 

1992 yılına kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nda Okul Öncesi Eğitim Hizmetleri; İlköğretim Genel Müdürlüğü, Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ile Özel Eğitim ve Rehberlik Dairesi Bakanlığı’nca yürütülmüştür. 1992 yılında çıkan kanunla, Merkez Teşkilatı bünyesinde yeni bir birim olarak “Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü” kurulmuştur. Günümüzde, okul öncesi eğitimle ilgili hizmetler; MEB başta olmak üzere değişik bakanlık ve kuruluşlarca bakım ya da eğitim amaçlı olarak, MEB tarafından açılan anaokulu, anasınıfı, uygulama sınıfları ile diğer kurum ve kurulularca açılan kreş, yuva, gündüz bakımevi, çocuk bakımevi ve çocuk bakım yurtlarında verilmektedir.

 

Anasınıfının 2012-2013 Eğitim Öğretim Yılı’nda zorunlu eğitim kapsamına girmesi ile ilgili kanun gereği 2011 yılında Okul Öncesi Eğitim Genel Müdürlüğü ve İlköğretim Genel Müdürlüğü birleştirilerek “Temel Eğitim Genel Müdürlüğü” kurulmuştur ve okul öncesi dönemde özellikle anasınıfında öğrenim gören çocukların sayılarının artması beklenmekteydi.

Anasınıflarının zorunlu hale gelmesi ile ilgili alınan karar 2012 yılında iptal edilmiş (60-66 aylık çocukların isteğe bağlı olarak) ve 66 aylıktan itibaren çocukların ilköğretim 1. sınıfa kayıt yaptırmaları yasalaştırılmıştır. Bu durumun aynı sınıfta bulunan hem küçük yaş grubu hem de büyük yaş grubu çocuklar üzerinde olumsuz etkileri olacağı tahmin edilerek yetkililere açıklanmışsa da durum değiştirilmemiştir. Şu anki durum yıllar önce birleştirilmiş sınıflarda öğrenim gören çocukların durumuna benzemektedir. Fakat şimdiki durum daha vahimdir çünkü şimdiki öğretmenler bu konuda hiçbir eğitim almamışlardır. Bu çocuklar ile ilgili olumsuz durumlar çeşitli şekillerde yetkililere iletilmektedir fakat hiçbir değişiklik yapılmamış, yapılması da planlanmamaktadır. 2013’de 66 ay olan okula başlama yaşında geri adım atılıp 69 ay olarak değiştirilmiştir ve güncelliğini korumaktadır. Bu durum konusunda eğitimcilerin çekinceleri devam etmektedir.

 

KAYNAKLAR

T.C Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 2013, Ankara

Çelik Meryem, Gündoğdu Kerim, Okul Öncesi Eğitimin Tarihsel Gelişimi Makale, KFEE Makale 2007 Erzurum

T.C. MEB "Ondördüncü Milli Eğitim Şurası", Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi, İstanbul 1993.

AKYÜZ, Yahya. "Anaokullarının Türkiye'de Kuruluş ve Gelişim Tarihçesi". Milli Eğitim Dergisi, Sayı 132, 1996.

 

 

 

 

                                                     

 

 

 

 

 


Read More

13 Eylül 2020 Pazar

Dünya’nın Tek Cellat Mezarlığı TÜRKİYE’de

Eylül 13, 2020 1

Cellatlar ve Mezarları
K.Murat Tural

Dünya’nın Tek Cellat Mezarlığı TÜRKİYE’de


Koray Murat TURAL

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü

 

Dünyanın tek toplu cellat mezarlığının Türkiye’de İstanbul’da olduğunu biliyormuydunuz? Akademi Tarih Türkiye’nin ilkleri serisinde bugün sizlere Dünya’da ve ülkemizde bir ilk olan Cellat Mezarlığını gündemine aldı.


EŞİ BENZERİ YOK

Dünya’da eşi benzeri olmayan Cellat Mezarlığı Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin resmi cellatlarının toplu olarak gömüldüğü bir mekan. Bugün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan mezarlığın detaylarını kısaca şöyle sıralayabiliriz.

Mezar yapılarının kendine özgü bir yapısı olan mezarlarda kesinlikle isimler yazılmıyor. Şehzade Mustafa başta olmak üzere çok sayıda Şehzade ve devlet adamının hayatlarını alan cellatların mezar taşlarında isim yazılı değil. Buda bir gelenek olsa gerek. Her ne kadar işlerini yapsalar da yine de onlara karşı bir insanlarda bir çekingenlik ve kin duygusu mevcut. Mezarların özensiz ve düzensiz olması bu duyguları gösteriyor sanıyoruz.

Cellatların işlerini yaparken yüzlerinde maske olduğu kaynaklarda geçer. Bu yansımanın başka bir unsuru da kimliksiz olan bu insanların sosyal hayatta ve öldükten sonrada isimsiz olmaları. Evlenip çoluk çocuğa karıştıkları pek bilinmiyor. Siz babanızın bir cellat olmasını istermiydiniz? Elbette kimse böyle bir geçmişe yada ataya sahip olmak istemez. Dünya’nın ilk ve tek cellat mezarlığı İstanbul’da Eyüp Sultan’da bulunuyor.


NASIL ÇALIŞIYORLARDI?

Osmanlı’da Cellatlık mesleğini icra edenler Bostancıbaşı’nın emrinde çalışıyorlardı. Bostancıbaşı’nın emriyle infazları yapıyorlardı. Yine kaynakların bize verdiği bilgiye göre infazlar suça ve kişiye göre değişiyordu. Özellikle siyasiler ve Türk devlet görevlileri aynı zamanda hanedan mensupları töre gereği yay krişi ya da iple boğularak öldürülürdü. Diğer infaz çeşitleri ve suçlar şöyle idi. katilleri işkenceyle, korsanları çengele geçirilerek, yol kesenleri ise bazen kazığa oturtarak, bazen de omuzlarına ve kaba etlerine mum dikerek cezaları uyguluyordu.

Yine dikkat çeken başka bir uygulama ise İdam edilen kişinin üzerindeki kıymetli eşya, para ve giyecekleri cellat tarafından alınarak cellat pazarında satılır, ölen kişinin cesedi ya atılır yahut yakınlarına para karşılığı verilirdi. Osmanlı'da Devletinde uygulanan ölüm cezaları Topkapı Sarayı'nın Birinci kapısı Bab-ı Hümayun ile ikinci kapısı Babusselam arasında bulunan bahçesindeki ''Cellat Çeşmesi'' ya da ''Siyaset Çeşmesi'' denilen yerin hemen önündeki taşın üzerine Bostancıbaşı nezaretinde yapılırdı. Bazen infazlar, Yedikule zindanlarında da gerçekleştirildiği de olurdu.

 

KAYNAKLAR

Eyüpsultan'da Taşa İşlenen Medeniyet, Ö. Faruk Dere, İBB Yayınları, 2011,İstanbul

Sultanlar ve Cellatlar, Rıza Zelyurt, Yurt Yayınları, 2014, İstanbul


 

Read More

29 Ağustos 2020 Cumartesi

BİZ ONU DEMİRYOLCU BİLİRDİK: BEHİÇ ERKİN

Ağustos 29, 2020 0


Behiç Erkin Kimdir?

Duygu KARAKAŞ
Koray Murat TURAL
Zehra ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Bir Demir Yolu Aşığı BEHİÇ ERKİN 1876-1961

Behiç Bey Milli mücadele tarihimizde çok bilinen kahramanlardan değildir. O sadece demiryollarını millileştirmemiş Hitler Almanya’sından binlerce insanı kurtaran insanlık kahramanıdır. Akademi tarih olarak bugün sizlere her yönüyle bir kahramandan söz edeceğiz.


Behiç Bey 1876’da İstanbul’da doğdu. 1898’de Harp okulunu, 1901’de Harp Akademisini bitirdi.1904’den sonra kurmay yüzbaşı olarak Selanik-İstanbul demiryolu muhafız kuvvetleri müfettişliği görevine atandı. Meşrutiyet devrinde 1910’da aynı hatta yeni kurulmuş olan askeri komiserliği görevine getirildi. 1912 yılında Balkan Savaşı’nda Yunanlılara esir düştü. Kurtulduktan sonra Erkanı Harbiye’de görev aldı ve demiryollarının ordu hizmetinde çalıştırılmasını sağladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında demiryolu kuruluşu ve işletmesi konusunda deneyimlerini aktardığı ‘Demiryolunun Askerlik Nazarından Tarihi, İstimali ve Teşkilatı’ isimli kitabını yayınladı.


İstanbul’un 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince işgal edilmesinden sonra, İngilizler tarafından arandığı sırada Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katıldı. Behiç Bey, Milli Kuvvetlere katılmak üzere 5 Temmuz 1920’de Ankara’ya ulaştığında Erkan-ı harp Miralay(Kurmay Albay) rütbesini taşıyordu. Ertesi gün Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey’den (İnönü) ikinci başkanlık teklifini aldı. Birkaç gün içinde Nafia Vekili(Bayındırlık Bakanı) İsmail Fazıl Paşa tarafından başka bir teklif yapıldı kendine. Anadolu Şimdendifer Kumpanyası Müdürlüğü. İki teklif üzerinde düşünürken Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle demiryollarının başına geçmeye karar verdi.


Modern Demiryollarının Kurdu

Behiç Bey 16 Temmuz 1920’de başladığı bu görevi başarıyla sürdürdü. Şirket demiryollarının çok üstünde ve en ilerici ülkeler demiryolları seviyesinde bir demiryolu işletmeciliğini sağlayarak, ülkemizde modern demiryollarının ilk kurucusu oldu. Kurtuluş savaşı sonrasında bir süre işbaşında kalan ve tam anlamıyla bir teşkilatçı ve devlet adamı olan Behiç Bey 14 Ocak 1926’da Bayındırlık Bakanlığı’na seçildi. 11 Kasım 1961’de ölen Behiç Erkin ilk Genel Müdürlük görevini aldığı İzmir İstanbul Ankara hatlarının birleştiği Eskişehir(Enveriye) istasyonundaki üçgende defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ölüm tarihinden bir süre sonra TCDD Genel Müdürlüğünce yaptırılan kabire nakledilerek vasiyeti yerine getirilmiştir.


Behiç Erkin’in Başarıları

Çanakkale Savaşı’nın lojistiğini gerçekleştiren kişi olarak tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal’in ‘Siz orduyu cepheye taşımakta başarılı olursanız, ben cephede ne yapılacağını çok iyi biliyorum’ diyerek kendisine verdiği Kurtuluş Savaşımızın lojistiğini başarıyla tamamlamıştır. Demiryollarını hiç bir Türk işletemez diyen yabancılara ders vermiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra demiryollarını yabancı işletmelere geri vermek isteyenlere karşı gelerek, millileştirilmesini sağlamıştır. Gerek demiryollarının işletme lisanını, gerekse İTÜ’nün derslerini Türkçeleştirerek başka bir ilke imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa özerkleştirmeyi getirmiş ve İTÜ’yü özerkleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde ilk kamu müzesini kurmuştur. Yine Behiç Bey Türkiye Cumhuriyetinde ilk demiryolları mektebini kurmuştur. Behiç Bey’in bu yönü çok bilinmez ama O, Milli istihbarat teşkilatımızın fikir babası ve Atatürk’le beraber kurucu 13 imzadan birinin sahibidir. TCDD’nin ilk Genel Müdürü, demiryolculuğun babasıdır. Behiç Bey TBMM’nin ilk milletvekillerinden ve İlk Bayındırlık Bakanlarından, Fransa’da Büyükelçiliği döneminde Nazi Almanya’sı ve ortağı Fransa’nın Yahudi soykırımından 20 bin Türk Vatandaşı Yahudi’yi büyük diplomasi dehasıyla kurtaran kişidir.

 

KAYNAKLAR

Hatırat 1876-1958 Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu 2010, Ankara

Kurtuluş Savaşı’nda Demiryolculuk, Ziya Gürel, 2011, Ankara

Dilaver Dinç, Behiç Erkin ve Demiryollarının Kuruluşu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2009


 

Read More

15 Ağustos 2020 Cumartesi

TÜRK DİLİNİN BAYRAK İSMİ ÖMER SEYFETTİN

Ağustos 15, 2020 0

 

Muhteşem Bir Kalem
Acı Bir Son
Ömer Seyfettin

Editörler

M. Mine ÇUHADAR

Koray Murat TURAL

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Çocukluğumu onun duru Türkçesi ile yazılmış öykülerini okumakla geçti. Hele hele bir de tarihe meraklıysanız Ömer Seyfettin hikayeleri ve Yahya Kemal şiirlerini baş ucunuzdan ayıramazdınız. Osmanlı münevverlerinin ağdalı dil kullandığı hatta yazdıklarından kendilerinin bile anlamadığı, batı hayranlığının toplumu sardığı günlerde Ömer Seyfettin dalgalanmayı bekleyen Türk Dil bayrağına adeta poyraz olmuştu. Bu gün hemen hemen herkesin hayranı olduğu şiir, öykü ve fikir yazılarının usta kalemi Ömer Seyfettin’in kimsesizler gibi muamele gördüğünü ve cesedinin kadavra olarak kullanıldığını biliyormuydunuz? Biz Akademi Tarih editörleri olarak dev yazar ve Türk Milliyetçisi Ömer Seyfettin’i sizlere tanıtmak istedik. Hadi bakalım…

11 Mart 1884'te Gönen'de doğan Seyfettin,  6 Mart 1920'de İstanbul'da henüz 36 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Çağdaş Türk Hikâyeciliğinin ve ‘Milli Edebiyat Akımı’nın kurucularındandır. Yüzbaşı Ömer Şevki Bey'in oğludur. İlk eğitime Gönen'de başladı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirmemeleri için annesiyle birlikte İstanbul'a gelmek zorunda kaldı. 1892'de Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye yazdırıldı. 1896'da Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirdi. Edirne Askeri İdadisi'nden sonra 1903'te İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu. Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerine katıldı. İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi'nde kısa süre öğretmenlik yaptı. 1908'de merkezi Selanik'te olan 3'üncü Ordu'da görevlendirildi. 1911'da ordudan ayrıldı. Ama Balkan Savaşı çıkınca tekrar askere alındı. Sırp ve Yunan cephelerinde savaştı. Yanya Kalesi'nin savunması sırasında Yunanlılara esir düştü. Bir yıl süren tutsaklıktan sonra İstanbul'a döndü. Kısa bir süre "Türk Sözü" dergisinin başyazarlığını yaptı. 1914'te Kabataş Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Ölümüne dek bu görevi sürdürdü.

     Ömer Seyfettin'in 2 Mayıs 1918'de yayımlanan yazısı "Eskiden Türk milletini parçalayan iki kuvvet vardı: 1- Rus pençesi 2- Milli gaflet. Birinci kuvvet artık kırıldı. Fakat ikinci kuvvet hâlâ duruyor. Bu kuvvete karşı uğraşmak, bugün bütün milliyetini idrak etmiş Türkler için farzdır."


Selanik'te yayınlanan "Genç Kalemler" dergisindeki yazılarıyla tanınmaya başladı. Derginin ikinci dizisinin ilk sayısında Nisan 1911'de yayınlanan "Yeni Lisan" başlıklı yazısı "Milli Edebiyat" akımının başlangıç manifestosu olarak kabul edilir. Yazılarında, yalın, halkın konuştuğu ve anladığı bir dil kullanmak gerektiğini savundu. Türkçe'nin kendi kurallarına uygun yazılmasını, Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılmasını istedi. Milli Edebiyat akımının öncülüğünü Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem'le birlikte sürdürdü.
İçinde ki yazma aşkı Edirne'deki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri "Hiss-i Müncemid" "Ömer" imzasıyla 1900'de "Mecmua-i Edebiye"de yayınlandı. İlk öyküsü "İhtiyarın Tenezzühü" 1902'de Sabah gazetesinde yer aldı. İzmir ve Makedonya'da görevliyken yazdığı şiir, öykü ve makaleler çeşitli dergilerde çıktı. Askerliğe ara verdiği dönemde ise yazıları "Rumeli" gazetesi ve çeşitli dergilerde yayınlandı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında "Yeni Mecmua"da yayınlanan öyküleriyle ününü iyice yaygınlaştırdı. Öykülerini kişisel deneyimlerine, tarihsel olaylara ve halk geleneklerine dayandırdı. Günlük konuşma dilini kullanması, öykülerine canlı ve etkileyici bir özellik verdi. Çok değişik konular işledi. Bunları anlatırken yergiye, polemiğe, komik durumlara ve toplumsal yorumlara da yer verdi.

Türk Dili için mücadele veren Seyfettin 6 Mart 1920 yılında tedavi gördüğü hastanede 36 yaşındayken vefat etti. İşgal altındaki esir İstanbul’da kimse ilgilenmedi. Cesedi kimsesiz muamelesi gördü ve Tıbbiyeli öğrenciler tarafından kadavra olarak kullanıldı.

ESERLERİ

Şiir:

Ömer Seyfettin'in Şiirleri (1972, Fevziye Abdullah Tansel derlemesi)

Roman:

 Ashâb-ı Kehfimiz (1918)

Efruz Bey (1919)

Yalnız Efe (1919, 1988)

Öykü:

Harem (1918)

Yüksek Ökçeler (1922, 1988)

Gizli Mabed (1923, 1988)

Beyaz Lale (1938)

Asilzâdeler (1938)

İlk Düşen Ak (1938, 1980)

Mahçupluk İmtihanı (1938, 1982 bir oyun da içerir)

Dalga (1943, 1952)

Nokta (1956)

Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1958)


İnceleme:

Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset (1912)

Yarınki Turan Devleti (1914)

Türklük Mefkuresi (1914)

Türklük Ülküsü (ilk 3 kitap birarada ölümünden sonra, 1975)

 

KAYNAKLAR

Selahattin Dilidüzgün (2005). Eğitsel Bir Bakış Açısı ile Ömer Seyfettin ve "Kaşağı" İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi. Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Dergisi

Geçgel, H , Sarıçan, E. (2011). Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde Çocuk ve Eğitim Teması. Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. ss. 164-175.

Cengiz Aydemir. Modern Türk Hikayeciliğinde Ömer Seyfettin Etkisi. Balıkesir Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi. Erişim tarihi: 6 Temmuz 2020.


Read More

3 Ağustos 2020 Pazartesi

OSMANLI PADİŞAH ANNELERİ KİMLERDİ VE NEDEN TÜRK DEĞİLDİ?

Ağustos 03, 2020 0

Osmanlı Padişah Anneleri Türkmüdür?

Koray Murat TURAL
Havva Nur ÖZDEMİR


Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı Devleti'nin yöneticilerinin aile yaşantısı sürekli merak uyandırmıştır. Özellikle harem hayatı birazda filmler ve yabancıların bilgisiz yayınları yüzünden gizemini daha da artırmıştır.

Araştırma yaparken gördük ki çarşıda, pazarda, kahvede her yerde tarihçi var. Aman Allah'ım dizi izleyip Osmanlı uzmanı olmuş millet bizim haberimiz yok. Ha bu arada hatırlatalım millet dizi izlerken biz gereksiz işlerle uğraşıyorduk. Mesela Osmanlı  döneminden kalmış belge okuyup Tarih Bilimi'ne hizmet ediyorduk.  Neyse sözü fazla uzatmadan konuya gelelim.
Biz Akademi Tarih olarak takipçilerimizin meraklarını gidermek için başladık araştırmaya. Hatta bununla ilgilide kısa bir belgesel çektik. Hadi memleketimin sokaklarında keşfedilmeyi bekleyen Bakkal İlber Hoca, Trenci Alper İlber Hoca, Kasap Emin İlber Hoca sizin kadar olmasa bile bizde 
bir şeyler yaptık bakalım beğenecekmisiniz?

NOT: Başlığı dikkat çeksin diye öyle yazdık.



Ucuz Kitap
Read More

10 Temmuz 2020 Cuma

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE GÖKALP, AKÇURA, KÖPRÜLÜ

Temmuz 10, 2020 29

Türk Milliyetçiliği Fikrinin Üç Büyük İsmi 



Koray Murat TURAL

Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Öğrencisi



ZİYA GÖKALP KİMDİR?

1876 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki partisinin Diyarbakır şubesini kurdu. Bu arada çeşitli gazetelerde sosyal ve siyasi konularda yazılar kaleme alırken diğer yandan da halkı meşrutiyet, hürriyet, adalet ve eşitlik konularında aydınlatan konferanslar verdi. Gökalp, birçok alanda eser verdi ve kitaplarının çoğu, kendisi hayatta iken yayınlandığı gibi vefatından sonra da orijinal halleriyle yahut sadeleştirilerek yayınlandı. Ziya
Gökalp’ın başta sosyoloji olmak üzere çok çeşitli konularda bilgi sahibi olması, onun eğitim konusunda farklı bakış açıları geliştirmesine katkı sağlamıştır. Eğitimin milli olması gerektiğini savunan Gökalp, bu hususla ilgili çok sayıda makale kaleme aldı. O, öğretmenlik mesleğini de çok önemsemekteydi ve bu konudaki sorunlar çözüme kavuşturulduğu takdirde, eğitim alanında birçok meselenin kendiliğinden hal olunacağına inanmaktaydı. 
.

Hayatı
Asıl ismi Mehmet Ziya olan Ziya Gökalp, 1876 yılında bir memur ailesinin oğlu olarak Diyarbakır ‟da dünyaya geldi.[1] Aslen Diyarbakır’ın Çermik ilçesine bağlı Alyon köyündendir. İlköğrenimini Diyarbakır “da Mercimek örtmesi isimli bir okulda tamamladıktan sonra Askeri Rüştiyeyi ve Diyarbakır idadisi nim bitirdi.[2] Onun yetişmesine aydın bir insan olan, Diyarbakır Salnamesinin hazırlayıcılarından, babası Tevfik Efendi önemli katkı sağladı. Babası, Batı tarzı eğitimi benimsemiş olmakla birlikte oğlunun doğu kültürünü de tanımasını istedi. Bu nedenle Gökalp, Gazali, Farabi, İn-i Rüşt gibi İslâm düşünürlerinin eserlerini okudu ve etkilendi. Diyarbakır “da yaşadığı yıllarda İstanbul dakik yayın hayatını da yakından takip etmekteydi. Taşrada bulunması çok zor olan kitapları, özellikle Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerini İstanbul’dan temin ederek okumaya çalışmaktaydı. Ziya Gökalp, idadiyi bitirdikten sonra İstanbul’a gitti. Yüksek öğrenimine parasız olduğu için İstanbul Baytar Mektebi’nde başladı. Bu okulun son sınıfında okuduğu sırada, Fransız İhtilali ‟ne dair arkadaşlarına mektup yazması, ayrıca Jön Türkler ile ilişkisi olduğu gerekçesi ile okuldan kovularak bir yıla yakın hapis cezasına çarptırıldı.
 Çağdaşları Tarafından Ziya Gökalp’in Eleştirisi:
Ziya Gökalp erken cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği kurucularının tanınmış simalarındandır. 1920’lerde Türkiye devletini kuranların geliştirdiği resmî ideolojiyi şekillendiren en etkili kaynak olarak pek çok kişi Gökalp’in Türkçülük ideolojisine işaret etmektedir. Gökalp’in Türkçülük ideolojisi, günümüzde Türk ulusal kimliğinin içeriğinin sorgulandığı sürece paralel olarak, resmî ideolojinin kaynaklarına dair yapılan tartışmaların bir parçası haline gelmiştir. Gökalp’in yazıları her zaman farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bazıları onun Türkçülüğünün Türk eniştesi üzerine temellendiğini (dışlayıcı) iddia ederken, diğerleri Türkiye’de yaşayan tüm etnik gruplara eşitlik sunan (dâhil edici) bir Türkçülük olduğunu iddia etmektedir. Bu çalışma, Gökalp’in milliyetçiliğinin Türk kültürü ve Türk ulusu vurgusuna rağmen Türk devletine sadakat ve aidiyet fikrini savunduğunu tartışmaktadır.
Cumhuriyet’in arifesindeki Gökalp’ın temel sorunu, Osmanlı Devleti’nin nasıl kurtulacağı sorunudur. Bu dönemde (1918) kaleme aldığı “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” adlı eserinde, Gökalp, Osmanlı’nın kurtuluşunun nasıl mümkün olacağının arayışı içerisindedir. Cumhuriyet sonrası Gökalp’ın temel sorunu ise oluşmakta olan yeni bir ulus olarak Türk ulusunun karakteristik özelliklerinin neler olacağı sorunudur.
Ziya Gökalp’ın ilk yazıları, birinci sayısı 3 Ağustos 1869‟da yayınlanan ülkemizin en eski gazetelerinden Diyarbakır Gazetesi’nde yayınlandı.[3] Ziya isminden baka Demirağ, Celal Sakıp, Tevfik Sedat, Vedat ve Mehmet Mehdi takma isimlerini kullanan Ziya Gökalp, Gökalp ismini ilk kez Altın Destanı isimli Türkçülerin edebi bildirisi sayılan yazıda kullandı. Gökalp birçok alanda eser verdi ve kitaplarının çoğu, kendisi hayatta iken yayınlandığı gibi vefatından sonra da orijinal halleriyle yahut sadeleştirilerek yayınlandı
Ziya Gökalp’ın başlıca eserleri Şunlardır: 1. Şaki İbrahim Destanı,[4] Diyarbakır, 1907: Hece vezniyle yazılmış Şiirlerden oluğu. Hamidiye Alayı Komutanı İbrahim Paganın halka yaptığı zulmü anlatır. 2. İlme-i İçtima Dersleri, İstanbul, 1911: Ziya Gökalp’ın Darülfünunda verdiği derslerden oluğa kitaptır.3. Kızıl Elma, İstanbul, 1915: Ziya Gökalp, bu kitabında “Turan”, “Kızıl Elma”, “Alageyik” vb. Şiirlerini bir araya getirmiştir. 4. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak,[5] İstanbul, 1918: Ziya Gökalp bu eserinde kendisinin Türkçülük öğretisinde yer alan Türklük, mefkûre, hars, turan vb. kavramları sosyolojik ve felsefi açıdan incelemiştir. 5. Yeni Hayat, İstanbul, 1918: Din, vatan, ahlâk, görev gibi kavramlar üzerine yazılmış manzumelerden olunmaktadır. 6. Altın Işık, İstanbul, 1923: Halk kültürünü konu edinerek millî bir edebiyatın oluşturulabileceğini ispatlamak için kaleme alınan eserde, birçok halk masalının yanı sıra “Alparslan” isimli bir piyes mevcuttur. 7. Türkçülüğün Esasları, Ankara, 1923: Ziya Gökalp’ın Türkçülük doktrinini açıkladığı eser, nazarî ve amelî olarak iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısımda Türkçülüğün içeriği, ikinci kısımda ise programı tespit edilmiştir.8. Türk Töresi, İstanbul, 1923: Eski Türklerde, töre ve din konuları, eski Türk menkıbeleri, Türk destanları ve eski Türk ak masalları incelenmiştir. 9. Doğru Yol, Ankara, 1923: Bu eserde Halk Fırkasının programı açıklanmıştır. 10. Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1926: Yazarın ölümünden sonra yayınlanan eserde, Ġslâmiyet‟ten önce Türk Dini, eski Türklerde mantık,
YUSUF AKÇURA
Türk Milliyetçiliği ve halkçılığının önderlerinden olan Yusuf Akçura, Meşrutiyet dönemi siyasal/düşünsel yaşamının etkili aktörlerinden biri olmasının yanı sıra, Cumhuriyet’in kuruluş temellerinde de büyük payı olan değerli bir aydındır. Cumhuriyet idaresinin kuruluş sürecinin tüm aşamalarında görevler üstlenmiş, özellikle fikir cephesinde yürüttüğü çalışmalarıyla, düşün hayatımızda seçkin bir konuma sahip olmuştur. Yusuf Akçura, Cumhuriyet döneminin ideolojik-kültürel yapılanmasında ve yeni rejimin takip edeceği siyasal hattın belirlenmesinde, ilke ve program temelinde önemli katkıları olan bir fikir ve eylem adamı olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki
yerini almıştır. Kurtuluş Savaşı sürecinde asker ve bir bürokrat olarak Ankara Hükümeti’nin saflarında yer alan Akçura, TBMM milletvekilliği ile siyaset adamı, Türk Ocağı ve eğitim kurumlarındaki çalışmalarıyla da fikir adamı niteliklerini öne çıkarmıştır. Cumhuriyet’in inşa döneminde, toplumsal ve siyasal planda ürettiği fikirlerle en önemli Kemalist ideologlar arasında yer almıştır.
Hayatı: 
Yusuf Akçura 2 Aralık 1876'da doğdu. Türkçülük akımının önde gelen düşünür ve tarihçisidir. Harbiye Mektebi'nde okudu. 1897'de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan­ı Harbi kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp'a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1899'da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra da Fransa'ya kaçarak, Paris'teki Jön Türker’e katıldı; burada Siyasal Bilgiler yüksekokuluna devam etti. 1903'te "Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme" adlı teziyle okulu bitirerek Rusya'ya döndü. Kazan'da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır'da çıkan Şurayı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzasız makalesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904'te Türk Gazetesinde çıkan "Üç Tarz­ ı Siyaset" başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin "Osmanlıcılık", "Panislamizm" ve "ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği" olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu.[6] Akçura, II. Meşrutiyet'ten sonra İstanbul'a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun ‘da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katıldı. Türk Derneği ve Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu'nun başyazarı ve editörü oldu.
Eserleri: 1 .Ulûm ve Tarih (Kazan, 1906)   2. Alim can-el Barudi Tercüme-i Hali (Kazan, 1907)   3.Üç Haziran Vak’â-yi Müessifesin (Orenburg, 1907)  4.Mevkûfiyet Hatıraları (Kazan, 1907Eski Şûra’yı Ümmet’te Çıkan Makalelerimden (İstanbul, 1913) 5.Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanlarının Şimdiki Vaziyeti ve Emelleri (İstanbul, 1914)   6.Türk, Cermen ve İslavların Münasebat-ı Tarihileri (İstanbul, 1914)   7.Şark Meselesine Ait Tarihi Siyasi Notları (İstanbul, 1920)  8.Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikri Cereyanlar (İstanbul, 1923)  9. Siyaset ve İktisat Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale (İstanbul, 1924)  10. Tarihi Siyasi Dersleri I-IV (İstanbul, 1927-1935)  11. Türk Yılı (İstanbul, 1928) 12. Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (İstanbul, 1940)   13.Ta Kendim ya da Defter-i Amalim (İstanbul, 1944)
Yayımlanmış Makaleleri:
İlk Büyük Türk Tarihçisi; Kazanlı Şahabettin Mercanı[7]
Kader[8]
Glohofski’nin Nutku Üzerine Mütalaa[9]
Şark Meselesine Dair[10]
Rusya İhtilâli’ne Dair[11]
Ders Kitapları
Yana Sakonlar Kütlende I[12]
Yana Sakonlar Kütlende II[13]
Yana Sakonlar Kütlende III[14]

MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ
Fuat Köprülü 1890’da İstanbul’da doğdu. 1909 yılında Fecri ati topluluğuna katılan ve bu topluluk içinde şiirler yazan sanatçının, 1913 yılına kadar Servet-i Fonun dergisinde şiirleri yayımlandı.[15] Bu yıllarda “Milli Edebiyat” ve “Yeni Lisan” akımlarına karşıydı. Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra Milli Edebiyat akımını benimsedi. Türkçülük akımının da etkisiyle Türk tarihinin ilk dönemlerine kadar indi ve ilk Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarını inceledi.[16]
Köprülü'nün Yaşamı: İlkokul sıralarından başlayarak okumaya ve araştırmaya karşı büyük bir ilgi duyan Köprülü, ortaokulu Ayasofya Merkez Rüştiyesinde, liseyi ise Mercan İdadisinde okudu. İlk yazısı, 1905 yılında, henüz 15 yaşında iken "Musavver Terakki “de yayımlandı. Liseyi parlak bir biçimde bitiren Köprülü 1907-09 yılları arasında o zamanki Mektep-i Hukuk'a devam etti. Ancak tutmak istediği yol bakımından bu eğitimin yararlı olamayacağını düşündüğünden Hukuk Fakültesi'nden ayrıldı. Edebiyat Fakültesi'ndeki görevine dönen Köprülü, aynı yıl sonlarında Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan Türkiyat Enstitüsü'nün müdürlüğüne getirildi. Hocalık yaşamında aslî görevine ek olarak İlahiyat Fakültesi'nde Türk Dinî Tarihi (1924), İstanbul Mülkiye Mektebi'nde
Siyasi Tarih (1923-1929), Sanayi-i Nefise Mektebi'nde Medeniyet Tarihi (1926-1929) dersleri de verdi. Kraçkovsky ve Oldenburg gibi Rus bilim adamlarının teklifiyle Sovyet İlimler Akademisi'nin muhabir üyeliğine seçildi. İlk büyük yapıtı Türk Edebiyatı'nda İlk Mutasavvıfları yayımlandı. 1923'te Edebiyat Fakültesi dekanı oldu, Türkiye Tarihi adlı kitabını çıkardı. 1925'te Türkiyat Mecmuasını çıkarmaya başladı, ünü giderek dünyaya yayıldı, birçok uluslararası kongreye Türkiye temsilcisi olarak katıldı. 1928'de Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçildi. 1931'de Türk Hukuk Tarihi Mecmuasını çıkarmaya başladı; 1932-1934 arasında Divan Edebiyatı Antolojisini çıkardı. 1933'te ordinaryüs profesör oldu, İstanbul Üniversitesi'nde birkaç kez dekanlık yaptı. Celal Bayar, Adnan Menderes ve Refik Kocaltan ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara gelince, dışişleri bakanı oldu. Ord. Prof. Fuat Köprülü 28 Haziran 1966’da yaşamını yitirdi.
KÖPRÜLÜNÜN ESERLERİ: 1. Kıraat-ı Edebîye (1904), 2. Hayat-ı Fikriye (bazı yabancı yazar ve fikir adamları hakkında, 1909) 3. Malumat-ı Edebîye (Sahabettin Süleyman ile, 1915) 4. Yeni Osmanlı Tarihi Edebiyatı (Ş. Süleyman ile, 1916) 5. Turan'ın Kitabı (1916-17), 6. Türk

KAYNAKÇA
1. Ali Nükhet Göksel, Ziya Gökalp, Hayatı-Eserleri, İstanbul, 1949, s. 7; Zekâ Vesselam, “Mehmet Ziya Gökalp”, Dictionary of Orient al Literatürse, (Edith. Hırı Beka), Landon, 1974, s. 61
2. Cevdet Kudret, Ziya Gökalp, Ankara, 1963, s. 8.
3. Ural Hey, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, (Çeviren: Kadir Günay), Ankara, 1979, s. 35.
4. Ziya Gökalp ‟in evlendiği hanımın ismi bazı kaynaklarda “Cevriye” olarak geçmektedir. Boz: Ural Hey,
5. Şevket Baysaloğlu, Ziya Gökalp’ta Diyarbakır, Diyarbakır’da Ziya Gökalp, İstanbul, 1976, s. 17; Ali Nükhet Göksel, Ziya Gökalp, Hayatı-Eserleri, s. 20
6. Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, İstanbul, 1998, s. 177.
7. [1] C. Orhan Tüteni, “Ziya Gökalp’ın Diyarbakır Gazetelerindeki İlk Yazıları”, Türkiyat Mecmuası, c. X1,
8. Ziya Gökalp, Şaki İbrahim Destanı ve Bir Kitapta Toplanmamış Şiirler, (Hazırlayan: şevket
9. Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, (Hazırlayan: İbrahim Kutluk), Ankara, 1976
10. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, İstanbul: Ötümken Yayınları, 2016, s. 97
11. Yusuf Akçura, “İlk Büyük Türk Tarihçisi; Şahabettin Mercanı”, Musavver Malûmat Gazetesi, 2 Ocak 1897.
12. Yusuf Akçura, “Kader”, Şura-yık Ümmet, 9 Mayıs 1902
13. Yusuf Akçura, ‘‘Glohfski’nin Nutku Üzerine Mütalaa’’, Şura-yık Ümmet, 21 Haziran 1902.
14. Yusuf Akçura, ‘‘Şark Meselesine Dair’’, Şura-yık Ümmet, 1 Aralık 1902



[3] C. Orhan Tüteni, “Ziya Gökalp’ın Diyarbakır Gazetelerindeki İlk Yazıları”, Türkiyat Mecmuası, c. X1,
[11] Yusuf Akçura, ‘‘Rusya İhtilâli’ne Dair’’, Şura-yık Ümmet, 14 Eylül 1905.
[12] Yusuf Akçura, ‘‘Yana Sakonlar Kütlende I’’, Ahar, S. 11, 7 Ocak 1908
[13] Yusuf Akçura, ‘‘Yana Sakonlar Kütlende II’’, Ahar, S. 12, 9 Ocak 1908.
[14] Yusuf Akçura, ‘‘Yana Sakonlar Kütlende III’’, Ahar, S. 18, 25 Ocak 1908.
[15] ÇALIŞOĞLU.Murat, Mehmet Fuat Köprülünün Siyasi Hayatı, Doktora Tezi

Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot