akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Duygu Karakaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Duygu Karakaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2020 Pazartesi

Futbol Tarihi'nin Kralı "Metin Oktay"

Ekim 19, 2020 0

Metin OKTAY

Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR

Türk Futbol tarihinin en önemli isimlerindendir Metin Oktay, Akademi Tarih Blog sayfası olarak sizlere tanıtacağımız isim sahalarda çok az rastlanır bir karaktere sahip efendiliği ile de gönüllere taht kurmuş Galatasaray ve Milli Takımın unutulmaz gol kralı Metin Oktay.

Metin Oktay 2 Şubat 1936 yılında İzmir Karşıyaka'da dünyaya geldi. Oktay futbol topuna vurmaya ilk olarak doğduğu şehir olan İzmir'de Damlacıkspor'da başladı. "Taçsız Kral"

Metin Oktay, 2 Şubat 1936'da İzmir'in Karşıyaka İlçesinde dünyaya geldi. Öğrenimine Karşıyaka Soğukkuyu İlkokulu'nda başladı. Fakat babasının tayini nedeniyle taşınmaları üzerine öğrenimine Alsancak İlkokulu'nda devam etti. Buradan mezun olduktan sonra İnönü Lisesi'ne gitti; ardından babasının isteğinden ötürü Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsüne geçti.

Metin Oktay, futbol kariyerine 1951 yılında İzmir'in amatör takımlarından Damlacıkspor'da başladı. Burada 8 numaralı formayı giydi. Oynadığı ilk karşılaşmada iki gol birden atarak tüm dikkatleri üzerine çekti.1953-1954 yılları arasında Yün Mensucat'ın altyapısında oynamasının ardından 1954-55 sezonu öncesinde İzmirspor'a transfer olarak profesyonel kariyerine başladı. Buradaki tek sezonunda İzmir Profesyonel Ligi şampiyonluğu ve gol krallığı yaşadı.

1955'te Galatasaray ile anlaştı. 1956-56 ve 1957-58 sezonlarında İstanbul Profesyonel Ligi şampiyonlukları yaşarken; ligde attığı gollerle üç sezon üst üste gol kralı oldu. 1959'da kurulan Millî Lig'de de gol krallıkları yaşamaya devam etti ve ligin ilk üç sezonunda gol kralı unvanını korudu. 1961 yılında Serie A'da mücadele eden Palermo ile sözleşme imzaladı. Burada bir sezona yakın top koşturduktan sonra ertesi yıl Galatasaray'a döndü. Sarı-kırmızılı takımdaki ikinci döneminde üç lig, dört Türkiye Kupası ve iki Cumhurbaşkanlığı Kupası şampiyonluğu yaşadı.

Futbol hayatı boyunca 6 kez gol kralı oldu ve 217 gollük bir rekora imza attı. Bu rekor 1988 yılında Tanju Çolak tarafından kırıldı. Taçsız Kral olarak anılan Metin Oktay derbi maçlarının büyük golcüsüydü. Ağları delip geçen meşhur golüyle birlikte Fenerbahçe'ye tam 18 gol atan Metin Oktay, Beşiktaş'a da 13 gol attı.

36 kez A Milli Takım'da oynayan Metin Oktay bu formayla da 19 gol attı. Hayranlarınca daha çok 'Kral' olarak bilinen efsanevi oyuncu Metin Oktay, Türk futbol tarihindeki her rekoru kırdı: En çok gol atan oyuncu (632), birkaç sezon aralıksız en çok gol atan oyuncu (11), tek sezonda en çok gol atan oyuncu (38), uluslararası bir müsabakada en çok gol atan Türk oyuncusu (19).

Metin Oktay'ın son görevi spor yazarlığı idi. Oktay, Galatasaray ve Bursaspor'da teknik adam olarak da görev yapmıştı. Türk futbolunun efsane golcüsü Metin Oktay, 13 Eylül 1991'de bir trafik kazası sonucunda yaşamını yitirmişti.

Metin Oktay'ın gol krallığı listesi şöyledir:

1956-57 İstanbul Profesyonel ligi, 17 golle,
1957-58 İstanbul Profesyonel ligi, 19 golle,
1958-59 İstanbul Profesyonel ligi, 22 golle,
1959 Türkiye ligi,11 golle,
1959-60 Türkiye ligi, 33 golle,
1960-61 Türkiye ligi, 36 golle,
1962-63 Türkiye ligi, 38 golle,
1964-65 Türkiye ligi, 17 golle,
1968-69 Türkiye ligi, 17 golle.

Read More

5 Eylül 2020 Cumartesi

Vatan Sever mi, Yoksa Katil mi? Mithat Paşa 1822 - 1884

Eylül 05, 2020 1

Mithat Paşa 1822 - 1884

 

Duygu KARAKAŞ
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Vatan Sever mi, Yoksa Katil mi? 

Mithat Paşa 1822 - 1884


Akademi Tarih 1071 Blog Sayfası sizleri bilgilendirmeye devam ediyor. Bugün sizlere Türk tarihinin önemli isimlerinden Mithat Paşa’yı tanıtacağız. Mithat Paşa 2. Abdülhamit döneminin en önemli isimleriden birisidir.

Mithat Paşa 18 Ekim 1822’de İstanbul’da dünyaya geldi. Rusçuklu Hafız Mehmed Eşref Efendi’nin oğludur. Çocukluğu babasının naip (kadı vekili) olarak bulunduğu Vidin ve Lofça’da geçti.12 yaşında iken İstanbul’a geri geldi; Devlet kademesinde görev aldı. Aynı anda Fatih camii’nde ünlü hoca efendilerin derslerini izledi; Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuku öğrendi.

Yolsuzluklarla mücadele hakkında hazırlayıp gönderdiği bir rapor dönemin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa'nın beğenilince İstanbul'a çağrıldı. Memuriyet hayatına İstanbul’da devam etti ve Reşit Paşa tarafından himaye edildi. 1858’de devrin sadrazamı Emin Âli Paşa’dan izin alarak Avrupa kentlerinde altı ay geçirdi. Bu arada Fransızca’yı öğrendi. Dönüşünde Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Başkâtipliğine atandı (1859) ve Kuleli Olayı sanıklarının yargılanmasında görevlendirildi.

Mithat Paşa’nın başarılı çalışmaları, düşmanı olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın bile takdirini kazanmıştı. Yeniden sadrazamlığa yükselmiş olan Kıbrıslı, onu “vezir” rütbesi ve “paşa” unvanı ile Niş valiliğine atadı. Dört yıl süren bu görev sırasında üstün yeteneğini ve yaratıcılık gücünü ortaya koydu. Yörede eşkıyalık olaylarını önledi; Müslüman ve gayri-Müslüm halkın barış içinde yaşaması için önlemler aldı; maliye, bayındırlık alanlarında başarılı çalışmalar yaptı. Sulama kanalları yaptırmak, kimsesiz çocuklar için ıslahhaneler açmak, zirai kredi kooperatifleri kurdurmak, posta şirketlerini faaliyete geçirmek gibi büyük reformlar gerçekleştirdi. Aynı zamanda Ziraat Bankası’nın ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin temeli sayılan Memleket Sandıklarının kurdu. Memleket Sandıkları ile çiftçiye yüksek faizli krediler veren tefecilere karşı devlet destekli kooperatif bir sisteme geçildi.

Mithat Paşa, üç yıldan fazla kaldığı Tuna vilayetinde önemli hizmetler gerçekleştirdi. Bir devlet büyüklüğündeki eyaletin idaresini yeni nizamnameyi uygun olarak düzenledi. Köylerde İhtiyar Meclisleri, kazalarda İdare ve Deavi Meclisleri’ni kurdu. Senede bir kez toplanacak olan Vilayet Umum Meclisleri’ni oluşturdu. Paşa, özellikle şose yollarına önem verdi. Tuna’da kaldığı üç buçuk yıl içerisinde 3.000 kilometre yol, 1.400 köprü yaptırdı. “Menafi Sandıkları" adı altında bir teşkilat kurdu, ziraatçiler, küçük bir faiz karşılığında sarraflar yerine bu sandıktan borç alabildiler. Zamanla Tuna Vilayeti’nden başka Osmanlı Devleti’nin tüm vilayetlerinde benzer şekilde "Memleket Sandıkları" kurulmuş ve bu sandıklar Ziraat Bankası ile Emniyet Sandığı’nın temelini oluşturmuştur. Niş, Rusçuk, Sofya’da öksüz ve yetimler için ıslahhaneler kurdu. Bu kurumlarda çocuklara terzilik, ayakkabıcılık gibi el becerileri kazandırıldı. 17 Temmuz 1866’da Tuna’da telgraf hattı döşendi. “Tuna Ticaret Vapurları”’nı işletmeye açtı. “Tuna” adında bir gazete kurdu. Verginin zamanında toplanması için “tahsildarlık” kuruldu; vilayetin yıllık gelirinde büyük artış sağlandı. Tuna Vilayeti Nizamnamesinin Tuna’da çok başarılı uygulanması sonucunda Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da da gerçekleştirilmesine karar verildi.

 

Mithat Paşa’ya Bağdat Valiliğinden istifasından sonra bir yıl görev verilmedi. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa onu Sivas’a vali olarak göndermek istedi ancak bunu kabul etmedi; Edirne valiliği teklifini ise kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki görev yerine gitmeden önce onu huzuruna kabul eden padişah kendisini sadrazam atadı. 31 Temmuz 1872’de başlayan sadrazamlığı yalnız 80 gün sürdü. 80 günün sonunda görevden alındı. Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildikten sonra dört sene boyunca kısa süreli görevlerde bulundu. İlk defa 1873’te getirildiği Adliye Nazırlığı görevinden birkaç ay içinde azledildi; Selanik’e vali olarak görevlendirildi; bu görev üç ay sürdü. 1875’te yeniden Adliye Nazırlığına getirildi ancak devletin büyüyen problemleri karşısında Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı protesto için istifa etti.

 

Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in son yıllarındaki siyasi kaos ortamında Mithat Paşa saray karşıtı ve reform yanlısı siyasetin başlıca lideri olarak dikkatleri üzerine çekti. Serasker (ordu komutanı) Hüseyin Avni Paşa, Şirvanizade Rüştü Paşa ve (Şirvanizade’nin ölümünden sonra) Mütercim Rüştü Paşa ile birlikte, Abdülaziz’i devirmeyi planlayan "cuntayı” oluşturduğu iddia edildi..

 

30 Mayıs 1876 Darbesi’yle Abdülaziz devrilip V. Murat tahta geçirildi. Devrik padişahın dört gün sonra şüpheli bir biçimde ölümü ve ardından Hüseyin Avni Paşa’nın Çerkes Hasan adlı genç subay tarafından öldürülmesi olayları üzerine yeni padişah ruhsal bir bunalıma girince, 31 Ağustos’ta o da tahttan indirilerek kardeşi II. Abdülhamid padişah ilan edildi. Bu olayda Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ön planda görünse de rejim değişikliğinin gerçek mimarı Mithat Paşa idi. Paşanın kendisine bağlı bir milis kuvveti oluşturduğu, İstanbul sokaklarında Paşa lehine taşkın gösteriler yapıldığı ve kısa bir süre sonra Mithat Paşa’nın Osmanlı saltanatına son vererek cumhuriyet ilan edeceği söylentileri tüm sokaklarda yayıldı.

 

II. Abdülhamid’in cülûsundan sonra Mithat Paşa ilk Osmanlı Kanun-ı Esasî’sini (anayasa) hazırlayan encümenin başına geçti. 17 Aralık 1876’da Rüştü Paşa’nın "Mithat Paşa’nın entrikalarından korkarak" istifası üzerine sadrazamlığa atandı. 23 Aralık’ta II. Abdülhamid, Mithat Paşa’nın hazırladığı anayasayı (bazı değişikliklerle) ilan etti. Aynı gün toplanan Tersane Konferansı Mithat Paşa’nın önderliğinde, Avrupa devletlerinin önerdiği barış koşullarını reddederek, Rus Ordusunun İstanbul Yeşilköy’e kadar gelerek büyük bir felakete dönüşecek olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının (93 Harbi) yolunu açtı.

 

Padişah II. Abdülhamid 5 Şubat 1877’de Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek, bir gemiyle ülke dışına sürdü. Bir süre Avrupa’da kalan ve ertesi yıl Girit’e dönmesine izin verilen Mithat Paşa, Aralık 1878’de affedilerek Suriye valiliğine atandı, ancak İstanbul’a gelmesi kesinlikle yasaklandı. Iki yıl kadar süren Suriye valiliği sırasında yollar, köprüler ve okullar yaptıran; Şam, Beyrut ve Akkâ’da geniş caddeler açtıran; Trablus şehri ile Mine kasabası arasında bir tramvay hattı kuran; Dürzî isyanını bastıran Mithat Paşa’nın Suriye’de bağımsız bir devlet kurma yolunda olduğuna ilişkin kuşkular üzerine 1880’de Aydın (İzmir) valiliğine gönderildi.

 

9 ay süren Aydın valiliği döneminde polis ve jandarma ekipleri düzenleyerek, suçlulara karşı ciddi bir uğraş verdi; daha önceki valinin başlattığı okul inşaatlarını tamamlattı; bir sanat okulu yaptırdı; Urla, Çeşme ve Seferîhisar yollarını yaptırarak hizmete soktu.

 

Bu esnada II. Abdülhamid başta sadrazam Sait Paşa olmak üzere Mithat Paşa’ya karşı yine kışkırtılmış ve Saray tarafından İzmir’e seryaverlerden biri suikast düzenleme amacıyla gönderilmiştir. Kendisi ve tüm ailesinin katledilmesi planlandıysa da önceden Mithat Paşa dostlarından bunu öğrenmiştir. 5 Mayıs 1881’de konağının bir askerî birlikçe sarılması üzerine Fransız konsolosluğuna sığındı. Fransa, Tunus’u ele geçirme planları yapmaktaydı ve Osmanlı Devleti ile ilişkilerini bozmak istemediğinden sığınma talebini geri çevirdi. Üç gün sonra hükûmetin güvence vermesi üzerine teslim oldu.

İstanbul’a getirilen Mithat Paşa sarayda kurulan özel bir mahkeme (Yıldız mahkemesi) tarafından Abdülaziz’in öldürülmesiyle suçlanarak yargılandı. Osmanlı topraklarında ilk kez eski bir sadrazam yargılanmaktaydı, saray topraklarında padişah tarafından bizzat seçilen bir mahkeme kurulu tarafından yargılandı. Yargılamanın sonunda idama mahkûm edildi.

 

II. Abdülhamid bu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirdi. Arabistan’da Taif Kalesi’ne sürülen paşa, 3 yıl burada sıkı denetim altında yaşadıktan sonra 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları tarafından boğularak öldürüldü. Bu cinayetin padişahın emri ile gerçekleştiği ileri sürüldü ise de bu konuda 1909 ihtilalinden sonra araştırılan Yıldız Sarayı evrakı arasında dahî kanıt bulunamamıştır.

 

Mithat Paşa’nın cenazesi 1951’de Taif’ten getirildi ve 26 Haziran 1951’de cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın katıldığı bir törenle Âbide-i Hürriyet Tepesi’ne defnedildi.

 

KAYNAKLAR

Buz, Ayhan (2009) "Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap

Danișmend, İsmail Hâmi (1971), Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul: Türkiye Yayınevi

Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul

Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı’da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi

Read More

29 Ağustos 2020 Cumartesi

BİZ ONU DEMİRYOLCU BİLİRDİK: BEHİÇ ERKİN

Ağustos 29, 2020 0


Behiç Erkin Kimdir?

Duygu KARAKAŞ
Koray Murat TURAL
Zehra ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Bir Demir Yolu Aşığı BEHİÇ ERKİN 1876-1961

Behiç Bey Milli mücadele tarihimizde çok bilinen kahramanlardan değildir. O sadece demiryollarını millileştirmemiş Hitler Almanya’sından binlerce insanı kurtaran insanlık kahramanıdır. Akademi tarih olarak bugün sizlere her yönüyle bir kahramandan söz edeceğiz.


Behiç Bey 1876’da İstanbul’da doğdu. 1898’de Harp okulunu, 1901’de Harp Akademisini bitirdi.1904’den sonra kurmay yüzbaşı olarak Selanik-İstanbul demiryolu muhafız kuvvetleri müfettişliği görevine atandı. Meşrutiyet devrinde 1910’da aynı hatta yeni kurulmuş olan askeri komiserliği görevine getirildi. 1912 yılında Balkan Savaşı’nda Yunanlılara esir düştü. Kurtulduktan sonra Erkanı Harbiye’de görev aldı ve demiryollarının ordu hizmetinde çalıştırılmasını sağladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında demiryolu kuruluşu ve işletmesi konusunda deneyimlerini aktardığı ‘Demiryolunun Askerlik Nazarından Tarihi, İstimali ve Teşkilatı’ isimli kitabını yayınladı.


İstanbul’un 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince işgal edilmesinden sonra, İngilizler tarafından arandığı sırada Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katıldı. Behiç Bey, Milli Kuvvetlere katılmak üzere 5 Temmuz 1920’de Ankara’ya ulaştığında Erkan-ı harp Miralay(Kurmay Albay) rütbesini taşıyordu. Ertesi gün Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey’den (İnönü) ikinci başkanlık teklifini aldı. Birkaç gün içinde Nafia Vekili(Bayındırlık Bakanı) İsmail Fazıl Paşa tarafından başka bir teklif yapıldı kendine. Anadolu Şimdendifer Kumpanyası Müdürlüğü. İki teklif üzerinde düşünürken Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle demiryollarının başına geçmeye karar verdi.


Modern Demiryollarının Kurdu

Behiç Bey 16 Temmuz 1920’de başladığı bu görevi başarıyla sürdürdü. Şirket demiryollarının çok üstünde ve en ilerici ülkeler demiryolları seviyesinde bir demiryolu işletmeciliğini sağlayarak, ülkemizde modern demiryollarının ilk kurucusu oldu. Kurtuluş savaşı sonrasında bir süre işbaşında kalan ve tam anlamıyla bir teşkilatçı ve devlet adamı olan Behiç Bey 14 Ocak 1926’da Bayındırlık Bakanlığı’na seçildi. 11 Kasım 1961’de ölen Behiç Erkin ilk Genel Müdürlük görevini aldığı İzmir İstanbul Ankara hatlarının birleştiği Eskişehir(Enveriye) istasyonundaki üçgende defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ölüm tarihinden bir süre sonra TCDD Genel Müdürlüğünce yaptırılan kabire nakledilerek vasiyeti yerine getirilmiştir.


Behiç Erkin’in Başarıları

Çanakkale Savaşı’nın lojistiğini gerçekleştiren kişi olarak tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal’in ‘Siz orduyu cepheye taşımakta başarılı olursanız, ben cephede ne yapılacağını çok iyi biliyorum’ diyerek kendisine verdiği Kurtuluş Savaşımızın lojistiğini başarıyla tamamlamıştır. Demiryollarını hiç bir Türk işletemez diyen yabancılara ders vermiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra demiryollarını yabancı işletmelere geri vermek isteyenlere karşı gelerek, millileştirilmesini sağlamıştır. Gerek demiryollarının işletme lisanını, gerekse İTÜ’nün derslerini Türkçeleştirerek başka bir ilke imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa özerkleştirmeyi getirmiş ve İTÜ’yü özerkleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde ilk kamu müzesini kurmuştur. Yine Behiç Bey Türkiye Cumhuriyetinde ilk demiryolları mektebini kurmuştur. Behiç Bey’in bu yönü çok bilinmez ama O, Milli istihbarat teşkilatımızın fikir babası ve Atatürk’le beraber kurucu 13 imzadan birinin sahibidir. TCDD’nin ilk Genel Müdürü, demiryolculuğun babasıdır. Behiç Bey TBMM’nin ilk milletvekillerinden ve İlk Bayındırlık Bakanlarından, Fransa’da Büyükelçiliği döneminde Nazi Almanya’sı ve ortağı Fransa’nın Yahudi soykırımından 20 bin Türk Vatandaşı Yahudi’yi büyük diplomasi dehasıyla kurtaran kişidir.

 

KAYNAKLAR

Hatırat 1876-1958 Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu 2010, Ankara

Kurtuluş Savaşı’nda Demiryolculuk, Ziya Gürel, 2011, Ankara

Dilaver Dinç, Behiç Erkin ve Demiryollarının Kuruluşu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2009


 

Read More

22 Ağustos 2020 Cumartesi

İLKLERİN ADAMI VECİHİ HÜRKUŞ

Ağustos 22, 2020 0

İlklerin Adamı Vecihi HÜRKUŞ

Duygu KARAKAŞ

Berkan ERKEÇ

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü

İLKLERİN ADAMI VECİHİ HÜRKUŞ

Birçoğumuz için Vecihi ismi Yeşilçam’ın en yetenekli aktörlerinden Şener Şen’in canlandırdığı şaşkın âşık karakterindeki pilot Vecihi’yi anımsatır. Anca Akademi Tarih olarak bizler gerçek bir kahraman olan Vecihi Hürkuş’u size anlatmak istedik.


Türk tarihinin ilkleri olan Vecihi Hürkuş, 6 Ocak 1896’da İstanbul doğdu ve 16 Temmuz 1969’da ise Türk havacılık tarihine damga vuran hayatını kaybetmiştir. 73 yıllık hayatına Türkiye'nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticiliğini ve Türkiye'nin ilk yerli uçağını üretimi gibi ilkleri sığındırmıştır.


Birinci Dünya Savaşı gazisi olan Vecihi Bey savaşta yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir.

İLK TÜRK UÇAĞINI O YAPTI

Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir. Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.


Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşmasın'ın imzalanması ile yarım kalmıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir – Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur. Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.


BİR GARİP CEZA

Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa “VECİHİ” adı verilince, uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'de “VECİHİ K-VI”adını verdiği uçağını uçurur ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için, izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır. Bu tam bir trajedidir ve ülkemizin o dönemdeki durumunu özetlemektedir.


KERESTE DÜKKANINDA UÇAK İMALATI

Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.


1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış.

 

Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.


Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931’de Türkiye'ye gelmiştir.


UÇUŞ OKULU

1932'de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve Türkiye İş Bankasının reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.

REKLAM

1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için, Almanya'daki mühendislik okula gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühendisi ruhsatı verilmedi.


1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları'nı kurmuştur ancak; kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeplerle şirket uçuştan men edilmiştir.


Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde vefat etmiştir.


KAYNAKLAR

Vecihi Hürkuş, Havalarda, 1915-1925, İstanbul, Kanaat Kitabevi, 1942.

Vecihi Hürkuş, Bir Tayyarecinin Anıları: Yaşantı, İstanbul, YKY, 2000 ISBN 978-9-75-080219-5[4]

Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz Adamı", İstanbul, 2001.

M. Bahattin Adıgüzel, Türk Havacılığında İz Bırakanlar, Ankara, 2001.

 

Read More

8 Ağustos 2020 Cumartesi

ŞEKER GİBİ BİR YAZI: TÜRKİYE'DE ŞEKERİN YOLCULUĞU

Ağustos 08, 2020 1

Türkiye'de Şekerin yolculuğu


Duygu KARAKAŞ
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Akademi Tarih takipçileri bugün sizlere fazlası zarar azı karar olan şekerin tarihçesini ve ülkemizde şekerin yolculuğu hakkında bilgi vereceğiz.

Şekerin Tarihçesi

Şekerin ilk üretildiği bölge olarak Doğu ve Güneydoğu Asya kabul edilmektedir. Pasifik Okyanusu bölgesinde bulunan adalarda Polynesialılar 5.000 yılı aşkın süredir şeker kamışından şeker elde edildiği kaynaklarda bildirilmektedir. İlk zamanlarda insanlar kamışı çiğneyerek şekerinin tadını alıyorlardı. Şeker konusundaki kesin kaynaklara MÖ 510’lu yıllarda rastlamaktayız. O tarihlerde Hindistan'a sefer yapan Pers İmparatoru Darius, İndus Nehri boyunca şeker kamışı yetiştirildiğini ve halkın bunları gıdaları tatlandırmak için kullandıklarını bildirir.  Bundan 200 yıl sonra Asya'nın batı kısımlarını alan Büyük İskender "kutsal kamış" adını verdiği şeker kamışını beraberinde memleketine getirerek, şekeri Akdeniz ülkelerine ve Afrika’nın doğu kıyılarına tanıttı. 

MS 7. yüzyılda İran'ı işgal eden Araplar şeker kamışını gördü tanıdı. Nasıl yetiştirildiğini ve nasıl şeker elde edildiğini öğrendiler. İşgal ettikleri Kuzey Afrika ve İspanya gibi ülkelere de bu bilgilerini aktardılar. Araplar girişimciler 8. ve 13. yüzyıllar arasında şeker üretim tekniklerini büyük ölçekli sanayiye dönüştürdüler; ilk büyük ölçekli şeker imalathanelerini, rafinerilerini, fabrikalarını ve üretim alanlarını oluşturdular.

Ülkemizde Şeker

Şeker Avrupalı tüccarların ve başka ülkelerde üretilmesiyle birlikte Anadolu’ya getirilmekteydi. Ülkemiz ‘de Şeker Fabrikaları kurulması amacıyla Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1840-1899) ve ondan sonraki yıllarda bazı teşebbüsler olmuştur. Ancak bu teşebbüslerden hiçbirisi uygulama alanına konulamamış ve bir istek olmaktan ileri gidememiştir. Bu çalışmalar sadece hayal olarak kalmıştır.


Türkiye’de şeker üretmek için Cumhuriyet dönemini beklemek zorunda kaldık. Cumhuriyet sonrasında her konuda olduğu gibi Şeker Fabrikaları kurulması için yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderlik etmiştir. Atatürk fabrikaların kurulması için teşvik ve destek verince Türk yatırımcısı harekete geçmiş ve bu istikametteki ilk ciddi teşebbüs Uşak'lı Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) adında bir çiftçi tarafından başlatılmıştır.
Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker)

Uşak vilayetin de mahalli birçok müteşebbisin katılımı ile 19 Nisan 1923 tarihinde 600.000 TL sermaye ile kurulan ' Uşak Terakki Ziraat Şirketi 6 Kasım 1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temelini atar ve fabrika bir yıl sonra 17 Aralık 1926 tarihinde üretime geçer.

Uşak'ta Şeker Fabrikası kurma çalışmalarının devam ettiği dönemlerde İstanbul'da da özel şahısların ve bazı milli bankaların iştiraki ile 14 Haziran 1925 'de 500.000 TL sermayeli "İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş." kurulur. 22 Aralık 1925 tarihinde Alpullu Şeker Fabrikasının temeli atılır ve on bir ay gibi bir sürede fabrikanın montajı bitirilir ve 26 Aralık 1926 tarihinde fabrika işletmeye açılarak ilk Türk şekerini üretilir.

1933 yılına kadar ülkemizin şeker ihtiyacı bu iki fabrikanın üretimi ile kısmen karşılanmaya çalışılmıştır. Bu iki fabrika ile pancar tarımında ve şeker fabrikası işletmesinde hayli tecrübeler edinilmiş olduğundan yeni şeker fabrikaları kurulmasının ihtiyacı anlaşılınca yeni fabrikalar kurmak için harekete geçilir. Bu nedenle ilk olarak Milli bankalarımızdan bazılarının ortaklığı ile iki şirket teşekkül ettirilmiş ve bunlardan "Anadolu Şeker Fabrikaları T.A.Ş." 5 Aralık 1933 tarihinde Eskişehir Şeker Fabrikasını üretime başlar. Diğer bir şirket olan " Turhal Şeker Fabrikası T.A.Ş. " de 19 Ekim 1934 tarihinde Turhal Şeker Fabrikasını işletmeye açar.

Şeker üretim faaliyetleri 1950 yılına kadar zaman zaman tevsi edilen dört şeker fabrikası ile yürütülür. Her yıl artan şeker ihtiyacının tamamen yerli üretimle karşılanabilmesi için 1951 yılında hazırlanan " Şeker Sanayii'nin Tevsi Programı" ile yeni şeker fabrikaları kurulması dönemine girilmiştir. Diğer taraftan da pancar ekicilerinin teşkilatlandırılması amacı ile tarım kesiminde toplumsal dayanışmanın bir örneği olan kooperatifleşme hareketi başlatılmıştır.


1953 yılında Adapazarı, 1954 yılında Amasya, Konya ve Kütahya, 1955 yılında Burdur, Susurluk, Kayseri, 1956 yılında ise Erzincan, Erzurum, Elazığ ve Malatya Şeker Fabrikalarının açılmasıyla 1956 yılında fabrika sayısı onbeşe ulaşmıştır. 1962 yılında Ankara Şeker Fabrikası ve 1963 yılında da Kastamonu Şeker Fabrikası, sanayiimizin geliştirilen bir makina fabrikası ile iki atölyede %65'i imal edilerek işletmeye alınırlar. Ülkemizin nüfus artışına paralel olarak artan şeker ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni şeker fabrikaları kurulması öngörülerek 1977'de Afyon, 1982'de Muş ve Ilgın, 1983’de Bor, 1984'de Ağrı ve 1985 yılında da Elbistan Şeker Fabrikalarının %95'e varan makina ve tesisleri mevcut beş makina fabrikasında imal edilerek işletmeye alınmışlardır.

Daha sonra sırasıyla 1989 yılında Erciş, Ereğli ve Çarşamba Şeker Fabrikaları, 1991 yılında Çorum, 1993 yılında Kars, 1998 yılında Yozgat ve 2001 yılında ise Kırşehir Şeker Fabrikaları işletmeye açılır.

KAYNAKLAR
Türk şeker Fabrikaları yayınları, 2001 Ankara
Dünya Şeker Sanayinin Tarihçesi – www.kutahyaseker.com.tr
TC Şeker Kurumu – www.sekerkurumu.org.tr

Read More

2 Ağustos 2020 Pazar

TÜRKİYE’NİN İLK SİYASİ PARTİSİNİ KADINLAR MI KURDU?

Ağustos 02, 2020 1

Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR
Melike TETİK
M.Mine ÇUHADAR
Kırıkkale Üniversitesi Öğrencileri

“Dünyada hiçbir milletin kadını, ‘Ben Türk kadınından fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Türk kadını kadar emek verdim’ diyemez. ”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Akademi Tarih’in kızları olarak bugün biz birazda feminist olmak istedik. İşin şakası bir tarafa yukarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde işaret ettiği gibi Türk kadını kadar vatanın kurtuluşu için mücadele eden başka bir millet yoktur. Zaten Türkler tarih boyunca kadına büyük önem vermiş onları erkeklerle aynı şekilde yetiştirmiştir. Kadınlar at biner, kılıç kuşanır

ok atarlardı. Eşlerinin yerine devlet yönetir Kurultay yönetirlerdi. Türk kadını Türk Devlet geleneğinde her zaman evdeşi ile aynı değerde görülmüştür.

Kurtuluş Savaşında birçok kahraman çıkaran Türk kadını milletimizin gurur kaynağı olmuştur. Bazen elinde silahla düşmana karşı çete savaşı yaparken bazen de kağnılarla cepheye mermi taşımıştır. Türk kadını aynı dönemlerde kalemi kağıdı da bırakmamış kutsal mücadelenin özgürlük kavgasının haklılığını tüm dünyaya duyurmuştur. İşte böyle bir öz verili çalışma ve mücadeleden sonra Türk kadını yine öncülük etmiş ve Türk Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisini kurmuştur. 

CHP’den Önce Kadınlar Halk Fırkası Kuruluyor

Kadınlar Halk Fırkası (KHF) ya da Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Halk Fırkasından önce “Nezihe Muhiddin” hanım öncülüğünde kuruluyor. Tarihler 1923’ü gösteriyor.  KHF Türkiye’deki ilk siyasal parti girişimlerinden biri olarak tarihe geçiyor. Ancak her zaman olduğu gibi bu işe de erkekler el atıyor. İsterseniz devam edelim.

1923 yılında henüz cumhuriyetin ilan edilmemiştir. Bu dönemde Nezihe Muhiddin ve on üç kadın arkadaşı, kadın hakları için bir kadın komitesi toplamaya karar verir. Hazırlıkları Nezihe Muhiddin'in evinde süren komitenin ilk toplantısı, 15 Haziran 1923'te Darülfünun Konferans Salonu'nda gerçekleşir. Toplantıda "Kadınlar Halk Fırkası" adıyla siyasi bir parti kurma kararı alınır. Partinin programı o dönemki basında yer alır. Nezihe Hanım'ın kuruluşuna önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini İç İşleri Bakanlığına sunar. Fakat kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra ret yanıtı gelir.

Gerekçe bugün bize saçma gelse de dönemin şartlarına uygun görülür. Ya da şöyle bir gerekçe uydurulur. Gerekçe şöyledir: “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmez.

Türk Kadını Pes Etmez

Türk kadın hareketinin öncüsü olan Nezihe Hanım arkadaşları kararlıdır. Mücadeleden vaz geçmek yoktur. Valilik kararı üzerine Kadınlar Halk Fırkası, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüştürülür. Derneğin amacına gelince "Kadınlığı düşünsel ve sosyal alanlarda yükselterek modern ve olgun bir düzeye eriştirmek" olarak açıklanır. Türk Kadınlar Birliği'nin başkanlığını Nezihe Muhiddin üstlenir. Ardından 1925'te kendi imkânlarıyla “Türk Kadın Yolu” dergisini kurarlar ve bu dergi 30 sayı çıkar. Dergi genel olarak kadınların siyasal taleplerinin duyurulmasını kapsayan içeriği ile Cumhuriyetçi bir söylemle yayın yapar.

1925 yılında henüz kadınların siyasal haklarının tanınmamış olmasına rağmen Türk Kadınlar Birliği tarafından Nezihe Muhiddin, Halide Edip ile birlikte milletvekilliği için aday gösterilir. Amaç, seçimler sırasında konuyu gündeme getirerek kamuoyunu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kadınlara oy verme hakkı için etkilemektir. Fakat adaylıkları Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından reddedildi. Niye adaylıklarının kabul edilmediği konusunda net bir bilgi elimizde mevcut değil. Ancak Bazı kaynaklara göre o sırada devam eden Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane olmuştur. Yine erkek egemen bir toplumun kadınların siyasete girmesini engellemek için çok sayıda bahane üretilir. Anca devlet genç Türkiye cumhuriyetidir ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür ve dünya kadınlarının hayalinde bile görmediği haklar Türk kadınına sağlanacaktır.

Mutlu Bayramlar… 

KAYNAKLAR

Koç, Duygu (2020). "Öcü Geçmi̇ş, Yücelti̇len Bugün Ve Umutlu Gelecek: Türk Kadın Yolu Dergisinde Si̇yasi̇ Söylem". Tarih Araştırmaları Dergisi (TAD). 39 (67). s. 585-609. Erişim tarihi: 11 Nisan 2020.

Oğur, Yıldıray (2015) Türkiye Gazetesi Arşivi

Read More

27 Temmuz 2020 Pazartesi

KAZAN HANLIĞI'NIN TARİHSEL SÜRECİ

Temmuz 27, 2020 1

KAZAN HANLIĞI

Sayın Akademi Tarih takipçileri bugün sizlere Kazan Hanlığının Tarihsel gelişimi hakkında Editörlerimizden Duygu Karakaş tarafından hazırlanan makaleyi sunuyoruz.

Duygu KARAKAŞ
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Öğrencisi

Kazan Hanlığı, Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın torunlarından olan Uluğ Muhammed Han tarafından Rusya topraklarında 1437 yılında kurulmuş, 1552 yılına kadar varlığını devam ettirerek Slav (Rus) Devleti tarafından yıkılmıştır.

Türk tarihinin önemli bir satır başı olan Kazan Hanlığı, 13. Yüzyılın başlarından Avrupa’ya kadar ulaşan Cengiz Han’ın istilacı orduları tarafından doğu Avrupa steplerinde kurulmuş Altın Orda Devleti’nin ardılları tarafından tarih sahnesine çıkartılmıştır. Cengiz Han’ın, 13.Yüzyılın başlarında giriştiği istilalarla batıya doğru hızla ilerlemiş. , pek çok Türk Devletini doğrudan ya da dolaylı olarak yıkmış ve Asya Tarihinin temel yapı taşlarını sarsarak bölgedeki siyasi yapıya menfi tesirlerde bulunmuştu. Cengiz Han’ın yaşadığı dönemde Doğu Avrupa’ya ayak basmış olan Moğol Devleti, Cengiz Han’ın vefatı ile oğulları tarafından paylaşılmıştı. Bu paylaşım neticesinde Doğu Avrupa ile Batı Asya bölgesi Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci yönetimine bırakıldı. Cuci, hâkimiyeti altındaki toprakları vefatı öncesi iki oğluna bırakmış, oğullarından Batur da Ceyhun-Seyhun nehirleri arasındaki bölgenin batısında Altın Orda Devletini kurmuştu.

1.KAZAN HANLIĞININ KURULUŞU

Altın Orda Devleti, en parlak yıllarını yaşadığı ilk dönemlerinden itibaren Slavlar ve bölgedeki Türk toplumların giriştiği isyanlar neticesinde zayıflamaya başlamıştı. Tüm tehditlere rağmen 250 yıl boyunca ayakta kalabilen Altın Orda Devleti, son darbeyi büyük Türk Hakanı Aksak Timur (Timur Devleti) tarafından aldı. Aksak Timur, kendi desteği ile Altın Orda Devletinin başına geçen Toktamış ile anlaşamamış, 1395 yılında yaptıkları bir savaşla Toktamış Han ölünce Altın Orda Devleti de bölünmeye uğramıştı. Bu bölünme neticesinde Sibir, Kırım ve Astrahan Hanlıkları ortaya çıkmış, Toktamış’ın oğlu Uluğ Muhammed Han da bölünmüş olan devletini siyasi çekişmeler ve mücadelelere rağmen idare etmeye çalışmıştır.

Toktamış Han’ın oğlu olan Uluğ Muhammed Han, babasının ölümünden sonra yaşanan iç karışıklıklar neticesinde varisi olduğu saltanat makamına geçememişti. Diğer varislerle mücadele etmek zorunda kalan ve tahtını diğer kardeşine kaptıran Uluğ Muhammed Han 1419 yılında saltanata geçmeyi başarmış ancak 1424’de tahttan indirilmişti. 1427’de tekrar tahta geçebildi ancak 1436’da kardeşi Küçük Muhammed Han tarafından yine tahttan indirildi. Uluğ Muhammed Han, Tekrar tahta geçmeyi başaramayınca Altın Orda Devletinden kopan ve bağımsız hale gelen İtil Bulgarlar'ının bulunduğu bölgeye çekilerek burada kendi hanlığını kurdu ve Kazan Hanlığı fiilen tarih sahnesine çıkmış oldu.

2.Kazan Hanlığının Yükselme Dönemi (1438 – 1445)

Uluğ Muhammed Han, Altın Orda Saltanatında meydana gelen çekişmeler ve mücadeleler nedeniyle zaten yıkılmak üzere olan Altın Orda Devletinden ayrılarak İtil Bulgarlarının (Kun Türkleri) yaşadığı, bugün Çuvaşistan, Başkurtistan, Tataristan olarak geçen coğrafyaya yerleşerek burada yaşayan Türklerin liderliğini yaparak bağımsızlığını ilan etti. Bu bölgenin güneyinde yine bir Türk Hanlığı olan Astrahanlar, kuzeyinde Fin kavimlerinin bulunduğu küçük krallıklar, doğusunda Nogaylar, Kuzey Doğusunda Sibirler, batısında Moskova Beyliği, güney batısında ise Kırım Hanlığı bulunuyordu.

Uluğ Muhammed Han, devletini çevreleyen çok sayıda krallık ve hanlık arasında kalmış olmanın etkisiyle zorlu bir hâkimiyet mücadelesi içerisine girişti. Altın Orda hükümdarlığı döneminde kendisine sadakatle bağlı pek çok boy ve aşiret bulunuyordu. Kendisine bağlı olan Altın Orda tebaası ile iki yıllık bir hazırlık neticesinde güçlü bir ordu toparlayarak Altın Orda hükümdarlığı döneminde kendisine tabi kıldığı Moskova Beyliği üzerine taarruz edip bölgeyi kontrolü altına alarak vergiye tabi hale getirdi (1439). Ancak bir süre sonra vergi ödemeyi reddeden Moskova Beyliği isyan edince 1444’de daha güçlü ve kalabalık bir ordu ile Moskova’ya tekrar girdi ve çetin mücadeleler neticesinde 7 Haziran 1445’de Suzdal’da yapılan son savaşla büyük bir zafer kazanarak Moskova Beyliğinin tüm idare ve yönetimini hâkimiyeti altına aldı. Uluğ Muhammed Han, Moskova’nın tekrar başkaldırması ihtimaline karşı oğlu Kasım’ı Oka Nehri’nde konuşlandırarak burada kendisine bir Beylik tahsis ettirdi.

3.Kazan Hanlığının Duraklama Dönemi (1445 – 1487)

Uluğ Muhammed Han’dan sonra yerine geçen oğlu Mahmut (1445 – 1462), Muhammed Han gibi mücadeleci bir siyaset izlemedi. Komşularıyla iyi geçinmeyi ve mücadeleden kaçınmayı yeğleyen Mahmut Han, kaçınılmaz olarak devletin duraklamasına ve zayıflamasına neden oldu. Bunun yanında Oka Nehrinde kendi beyliğini kurmuş olan Uluğ Muhammed Han’ın diğer oğlu Kasım, daha mücadeleci bir tavır izleyerek güçleniyordu. Mahmut Han dönemi daha çok barış içerisinde geçse de Kazan Hanlığı için zayıflama döneminin başlangıcı olmuş, ilerleyen dönemlerde devletin gücü daha da zayıflamıştır.

Mahmut Han, 1462 yılında vefat edince yerine oğlu Halil geçti (1462 - 1467). Halil Han’da babasının izlediği uzlaşmacı politikayı devam ettirdi. Ancak bu tavrı ile komşularının taarruzlarına maruz kalmayan Kazan Hanlığı, diğer saltanat varisi İbrahim Han’ın saltanat mücadelesine maruz kaldı. Halil Han 1467 yılında öldü ancak yerine geçecek bir oğlu bulunmadığından diğer kardeşleri arasında saltanat mücadelesi baş gösterdi. Kardeşi İbrahim, diğer kardeşleriyle mücadele ederek saltanat makamına geçebildi.

KAYNAKÇA

Ayaz İSHAKİ (Türkçeye Çev.), İlyas KEMALOĞLU (Haz.), 2018, Ankara

Ahmed Zeki Validi, Türk ve Tatar Tarihi. Kazan 1912

Aziz, Tatar Tarihi. Kazan 1924: Ali Rahim, A. Aziz. Tatar Edebiyatı Tarihi. Kazan ,1925

Read More

25 Temmuz 2020 Cumartesi

ALMANYA'DA BİR ŞEHİT SADRAZAM (TALAT PAŞA)

Temmuz 25, 2020 0



HAVVANUR ÖZDEMİR 
DUYGU KARAKAŞ

Kırkkale Üniversitesi Tarih Bölümü 
4.Sınıf Öğrencileri






ALMANYA'DA BİR ŞEHİT SADRAZAM
 (TALAT PAŞA) DOĞUM 1874 – ÖLÜM 1921


Türk tarihinin en çok tartışılan isimleri hiç kuşku yok ki İttihat ve Terakki Partisi ve onun yöneticileridir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine damga vurmuş bu isimler kimilerine göre kahraman kimilerine göre vatan haini biz tarihçilere göre ise tarihi şahsiyettir. İşte bu isimlerden bir tanesi de partinin kurucularından hatta fikir babalarından biri olan Talat Paşa’dır. Bugün bile 1914 yılında aldığı kararlar tartışılan Talat Paşa’yı isterseniz yakından tanıyalım. Akademi Tarih olarak Talat Paşayı inceledik.
Asıl adı Mehmet Talat olan Osmanlı Devleti’nin kudretli sadrazamının, babası Kırcaali sa
vcısı Ahmet Vasıf Efendi’dir. İlköğrenimini Kırklareli’nin Vize ilçesinde yaptı. Edirne Askeri Rüştiyesi (ortaokul)’nu tamamladıktan sonra Edirne Posta ve Telgraf İdaresinde kâtiplik, Alyans İsrail Okulu’nda Türkçe öğretmenliği görevlerini yürüttü. Bu sıralarda siyasetle uğraşmaya başladı. II. Abdülhamit yönetimine karşı yürütülen gizli Jöntürk hareketine katıldı, bu faaliyet içinde yer alması nedeniyle tutuklandı (1895), daha sonra Selanik’e sürgüne gönderildi (1898). Burada bir yandan Posta İdaresi’nde çalışırken, bir yandan da Selanik Hukuk Mektebi’ne devam etti, ancak yükseköğrenimini bitiremedi.
Talat Bey, 1906’da, adı sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Selanik’te mason locasına girdi ve onların etkisini İttihat ve Terakki örgütlenmesi için kullandı. İttihat ve Terakki kışkırtıcılığını geniş alanlara yaydı. İki kez İstanbul’a gelerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin burada da şubesini kurdu ve örgütlenmesini sağladı. Ancak bu gizli çalışmalarının saray tarafından öğrenilmesi üzerine görevine son verildi, ayrıca Anadolu’ya sürgün edilme cezasına çarptırıldı. Hüseyin Hilmi Paşa’nın araya girmesiyle bağışlandı. Özel bir okulda müdürlük yaparken İttihat ve Terakki Fırkası’nın İstanbul’da örgütlenme çalışmalarını sürdürdü.
Talat Paşa, İkinci Meşrutiyet (1908)’in ilanında sonra, İttihat ve Terakki Partisi’nden Edirne milletvekili olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na (Millet Meclisi) girdi ve başkan vekilliğine getirildi. Maşrık-ı Azami Osmanî adıyla oluşturulan Türkiye Büyük Mason Locası’nın ilk üstadı azamı (büyük üstat) seçildi (1909-10) ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ilişkin kararın alınmasında etkili oldu. İkinci Hüseyin Hilmi Paşa Hükümet’inde Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanlığı) (1909-11), Sait Paşa Hükümeti’nde Posta ve Telgraf Nazırı (1912), Dâhiliye Nazırı vekili olarak görev yaptı.
Birinci Balkan Savaşı’ndaki yenilgi sonucu Bulgaristan’ın eline geçen Edirne’den vazgeçeceği iddiasıyla İttihad ve Terakki’nin Kâmil Paşa Hükümeti’ne karşı düzenlediği meşhur Babıâli Baskını (23 Ocak 1913)’nın planlayıcıları arasında yer aldı. İkinci Balkan Savaşı sırasında Balkan devletlerinin birbirlerine düşmeleri üzerine ordunun harekete geçirilmesinde etkili oldu. Edirne’nin Bulgarlardan geri alınmasından sonra da 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul’da yapılan barış görüşmelerine Türkiye baş delegesi göreviyle katıldı. Said Halim Paşa’nın sadrazam olmasından (12 Haziran 1913) başlayarak, Harbiye Nazırı Enver ve Bahriye Nazırı Cemal paşalarla birlikte 1918 yılının sonlarına kadar ülkenin iç ve dış politikasını yönlendiren üç kişiden biri oldu. Karşıtlarının önleme çabalarına karşın, Said Halım Paşa Hükümeti’nde Dâhiliye Nazırlığına getirilen Talat Paşa, 2 Ağustos 1914 tarihli Türk-Alman İttifak Antlaşması’nın imzalanmasında ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinde de birinci derecede rol oynadığı söylenebilir. Savaş sırasında Ermenilerin savaş bölgesinden güneye göç ettirilmeleri kararının alınmasında etkili oldu ve Dâhiliye Nazırı olarak göç işlemlerini yürüttü.
 
Talat Paşa, siyasi rakibi Said Halim Paşa’nın sadrazamlıktan (başbakanlık) ayrılması üzerine padişah Mehmet Reşat taralından vezirlik rütbesiyle sadrazamlık görevine (4 Şubat 1917) getirildi. Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nden sonra savaştan çekilen Rusya’y­la Brest-Litovsk’ta yapılan barış görüşmelerine Osmanlı devleti adına katılan Talat Paşa, VI. Mehmet (Vahdettin) tahta çıktığında da (4 Temmuz 1918) sadrazamlık görevini sürdürdü. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığı anlaşılınca, anlaşmanın imzalanmasını kolaylaştırmak için, 8 Ekim 1918’de Sadrazamlıktan istifa etti. Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) ardından 1 Kasım’da açılan İttihat ve Terakki Genel Kongresi’nde siyasetten çekildiğini açıkladı. Ertesi gün de bir Alman denizaltısıyla Türkiye’den ayrıldı. Rusya’ya, kısa bir süre sonra da oradan Almanya’ya giderek Berlin’e yerleşti.

Talat Paşa, yurtdışındayken Sovyetler Birliği’nde faaliyet gösteren Enver Paşa ve Afganistan’ın hizmetine giren Cemal Paşa ile ilişkilerini sürdürdü. Anadolu’da ulusal kurtuluş hareketini örgütleyen Mustafa Kemal Paşa ile mektuplaştı ama dostluğunu kazanamadı. Enver Paşa’nın tersine, Sovyetler Birliği ile işbirliği konusunda daha çekingen; Anadolu’daki harekete el konulması konusunda ise acele edilmemesinden yanaydı. 15 Mart 1921 tarihinde, Berlin’de oturduğu apartmanın yakınlarında Sogomon Tayleryan adlı bir Ermeni komitacı tarafından tabancayla vurularak şehit edildi. Talat Paşa’nın cenazesi, önce Berlin’deki Müslüman mezarlığında, 25 Şubat 1943’te İstanbul’a getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
Talat Paşa, Almanya’ya kaçmadan 1. Dünya Savaşında yapılan tüm hataların sorumluluğunu üzerine aldığına dair Sadrazam İzzet Paşa’ya bıraktığı mektupta şunları söylüyordu; “Mesuliyet kabul ediyorum, millete karşı hesap vermek ve muhakeme edilerek verilecek cezayı çekmek isterim. Size söz veriyorum, müsait bir vaziyet hâsıl olunca geleceğim”




KAYNAKÇA

Alpay Kabacalı, Talat Paşa’nın Anıları (2000)

İstiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkânı (1990)

TDV, İslam Tarihi


Niyazi Hüseyin Bahtiyar / Balkanlar’da Türk Ünlüleri (1999, s.243-246),










Read More

18 Temmuz 2020 Cumartesi

ASKER, SİYASET VE DEVLET ADAMI FETHİ OKYAR’I TANIYALIM?

Temmuz 18, 2020 2


A.Fethi OKYAR

Doğum: 29.04.1880  Ölüm: 07.05.1943


Duygu KARAKAŞ - Havva Nur ÖZDEMİR
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Tarih Bölümü Öğrencileri



29 Nisan 1880 tarihinde Makedonya’nın Pirlepe bölgesinde dünyaya gelen Okyar, 1898’de girdiği Harbiye Mektebi’ni 1900 yılında piyade teğmeni rütbesiyle tamamladı. Ardından Harp Akademisi’ni 1904’te kurmay yüzbaşı olarak bitirdikten sonra da Selanik’te bulunan 3. Ordu Komutanlığı emrinde göreve başladı. Burada İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılarak, İkinci Meşrutiyet (1908)’i hazırlayan kadro içinde yer aldı. Aynı yıl binbaşılığa yükseltilerek Selanik Jandarma Subay Okulu Komutanlığı’na getirildi. Bu sırada tahttan indirilen 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürülmesinden sonra devrik Sultan’ın korumalığını ve yaverliğini yaptı. Yaverlik
görevinin ardından 12 Ocak 1909’da Paris Askeri Ataşesi oldu. 3 Temmuz 1911 tarihinde, Arnavutluk Harekâtında İşkodra Mürettep Kuvvetler Kurmay heyetine atandı. 6 Ekim 1911’de Enver Bey ve Mustafa Kemal ile birlikte Trablusgarp’ta savunma kuvvetlerinde görev aldı. Arkadaşlarıyla yerel halkı başarılı bir organizasyonla İtalyan kuvvetlerine karşı koymada büyük başarılar elde etti. Yine Trablusgarp savaşı sırasında Avrupa genelinde yaptığı kamuoyu çalışmalarıyla kıtada İtalyan işgaline karşı tepkiler oluşmasını sağlamıştır.

Ali Fethi Bey, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın II. Dönemi için 13 Nisan 1912’de yapılan seçimde Manastır Milletvekili oldu. Meclisin kapatılmasından sonra orduya dönerek 17 Kasım 1912’de Çanakkale Boğazı Mürettep Kuvvetler Kurmay Başkanlığı’na atandı. 13 Ekim 1913’te Sofya Elçisi oldu. Harbiyeden arkadaşı olan Mustafa Kemal’in Bulgaristan’a askeri ateşe olarak atanmasını sağladı. Bu süre zarfında ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında fikirler geliştirdiler. Bu dostluk vefatına kadar aksamadan devam etti.[1]Meclis-i Mebusan’ın III. Döneminin son yılında yeniden İstanbul Milletvekili seçilerek (8 Aralık 1917) elçilik görevinden ayrıldı.

Birinci Dünya Savaşının kaybedilmesinden sonra Talat Paşa’nın şartlı istifasıyla kurulan tarafsız kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nde Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) oldu. 8 Kasım’da, eski yönetimin ileri gelenlerinden Talat, Enver, Cemal ve Sait Halim paşaların yurtdışına kaçışına İçişleri Bakanı olarak engel olamamakla suçlanması, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifasına yol açtı. 1 Kasım - 21 Aralık 1918 tarihleri arasında Mustafa Kemal ile birlikte “Minber” gazetesini çıkardı. İttihatçı gizli bir örgüte mensup olduğu savıyla; eski Sadra­zam Sait Halim Paşa ile Âyân ve Me­busan meclislerinin Başkanları Rıfat ve Halil beylerin dâhil olduğu 20 kişi arasında tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. 2 Haziran 1919’da Malta Adası’na sürgüne gönderildi. Ankara hükümetinin girişimiyle, 30 Mayıs 1921’de 33 kişi ile birlikte serbest bırakıldı. 8 Ağustos 1921’de Ankara’ya geldi ve 15 Ağustos’ta, boş olan İstanbul Milletvekilliğine seçilerek TBMM’ne katıldı. 10 Ekim 1921-4 Ekim 1922 tarihleri arasında Dahiliye Vekilliği (İçişleri Bakanlığı) yaptı. TBMM’nin ikinci dönemi için yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923’en Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği (Başbakan) ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümeti’nin istifasına yol açan siyasi olaylar, 29 Ekim 1923’te bir anayasa değişikliği ile Cumhuriyet’in ilanının yolunu açmıştı.

Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, 1 Kasım 1923 ile 1 Kasım 1924’te iki kez TBMM Başkanlığına seçildi. Ancak aynı ay içinde Kâzım Karabekir ve Ali Fuat paşaların önderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine 22 Kasım 1924’te İsmet Paşa’nın yerine Başbakanlığa getirildi. Bu atamada, sertlik yanlısı olarak tanınan İsmet Paşa’ya karşılık Fethi Bey’in daha ılımlı ve uzlaşmacı kimliği rol oynadı. Ancak üç ay sonra doğuda Şeyh Sait İsyanı’nın patlak vermesi üzerine uzlaşma politikası iflas edince, 2 Mart 1925’te onun başbakanlığındaki hükumet istifa etti ve İsmet Paşa yeniden başbakan oldu. Aynı gün ilan edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülke çapında muhalefet susturuldu, Terakkiperver Fırka kapatıldı. Fethi Bey Paris Büyükelçiliğine atanarak Türkiye’den uzaklaştırıldı.


1929 yılının sonlarında tüm dünyayı saran ekonomik bunalım Türkiye’yi de olumsuz yönde etkilemişti. İktidar partisi olan CHP’nin kimi uygulamaları, özellikle devletçi söylemi, toplumun kimi kesimlerinden eleştiri alı­yordu. Ekonomik ve toplumsal sorunlara Mecliste yanıt aran­masından ve iktidar partisinin denetlenmesinden yana olan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in özendirmesi ile 9 Ağustos 1930’da büyükelçilikten i
stifa ederek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu ve partinin genel başkanı oldu. Böylece Gümüşhane Milletvekili olarak yeniden Meclis’e girmesi sağlandı. Anlaşmayla kurulan partinin, İzmir Mitingi’nden sonra irtica (gericilik) yanlısı bir harekete dönüşmeye başlaması üzerine, kendi isteği ve Mustafa Kemal’in de önerisiyle 17 Kasım 1930’da partisini kapattı, tekrar yurtdışına gitti. 31 Mart 1934’te Londra Büyükelçiliği’ne atandı. İkinci Dünya Savaşı (1939-45) öncesinde Türkiye ile İngiltere arasında gerçekleşen diplomatik ve askeri yakınlaşmada önemli bir rol oynadı, Montreux Antlaşması’nın mimarları arasında yer aldı. Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eski hasımlarıyla barışma politikası uyarınca 4 Ocak 1939’da Bolu Milletvekilliğine seçildiğinden yurda döndü. İkinci Refik Saydam Hükümeti’nde Adalet Bakanı oldu ve bu görevini 12 Mart 1941 tarihine kadar sürdürdü.

Okyar gençliğinden ölümüne kadar Türk Milliyetçisi olarak ülkeye hizmet etmiştir. Okyar 7 Mayıs 1943 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

ESERLERİ:
Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbabı (İstanbul 1941), Üç Devirde Bir Adam (Yay. Haz: Cemal Kutay, 1980), Fethi Okyar’ın Anıları: Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye (Yay. Haz: Osman Okyar - Mehmet Seyitdanlıoğlu, 1997)

KAYNAKLAR
Göçmen, Muammer (2007). "OKYAR, Ali Fethi (1880-1943)".
TDV İslâm Ansiklopedisi. 33. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı. ss. 342-343. Erişim tarihi: 28 Nisan 2020.
Fethi Okyar, Milli Savunma Bakanlığı Yayınları






[1] Fuat OKYAR, Üç Devir Bir adam. Tercüman Yayınları 1980 İstanbul.

Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot