Post Top Ad
19 Ekim 2020 Pazartesi
Futbol Tarihi'nin Kralı "Metin Oktay"
5 Eylül 2020 Cumartesi
Vatan Sever mi, Yoksa Katil mi? Mithat Paşa 1822 - 1884
![]() |
| Mithat Paşa 1822 - 1884 |
Vatan Sever mi, Yoksa Katil mi?
Mithat Paşa 1822 - 1884
Akademi Tarih 1071 Blog
Sayfası sizleri bilgilendirmeye devam ediyor. Bugün sizlere Türk tarihinin
önemli isimlerinden Mithat Paşa’yı tanıtacağız. Mithat Paşa 2. Abdülhamit
döneminin en önemli isimleriden birisidir.
Mithat Paşa 18 Ekim 1822’de
İstanbul’da dünyaya geldi. Rusçuklu Hafız Mehmed Eşref Efendi’nin oğludur.
Çocukluğu babasının naip (kadı vekili) olarak bulunduğu Vidin ve Lofça’da
geçti.12 yaşında iken İstanbul’a geri geldi; Devlet kademesinde görev aldı. Aynı
anda Fatih camii’nde ünlü hoca efendilerin derslerini izledi; Arapça, Farsça,
mantık ve İslâm hukuku öğrendi.
Yolsuzluklarla mücadele
hakkında hazırlayıp gönderdiği bir rapor dönemin sadrazamı Mustafa Reşit
Paşa'nın beğenilince İstanbul'a çağrıldı. Memuriyet hayatına İstanbul’da devam
etti ve Reşit Paşa tarafından himaye edildi. 1858’de devrin sadrazamı Emin Âli
Paşa’dan izin alarak Avrupa kentlerinde altı ay geçirdi. Bu arada Fransızca’yı
öğrendi. Dönüşünde Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Başkâtipliğine atandı (1859)
ve Kuleli Olayı sanıklarının yargılanmasında görevlendirildi.
Mithat Paşa’nın başarılı
çalışmaları, düşmanı olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın bile takdirini
kazanmıştı. Yeniden sadrazamlığa yükselmiş olan Kıbrıslı, onu “vezir” rütbesi
ve “paşa” unvanı ile Niş valiliğine atadı. Dört yıl süren bu görev sırasında
üstün yeteneğini ve yaratıcılık gücünü ortaya koydu. Yörede eşkıyalık
olaylarını önledi; Müslüman ve gayri-Müslüm halkın barış içinde yaşaması için
önlemler aldı; maliye, bayındırlık alanlarında başarılı çalışmalar yaptı. Sulama
kanalları yaptırmak, kimsesiz çocuklar için ıslahhaneler açmak, zirai kredi
kooperatifleri kurdurmak, posta şirketlerini faaliyete geçirmek gibi büyük
reformlar gerçekleştirdi. Aynı zamanda Ziraat Bankası’nın ve Tarım Kredi
Kooperatiflerinin temeli sayılan Memleket Sandıklarının kurdu. Memleket
Sandıkları ile çiftçiye yüksek faizli krediler veren tefecilere karşı devlet
destekli kooperatif bir sisteme geçildi.
Mithat Paşa, üç yıldan fazla
kaldığı Tuna vilayetinde önemli hizmetler gerçekleştirdi. Bir devlet
büyüklüğündeki eyaletin idaresini yeni nizamnameyi uygun olarak düzenledi.
Köylerde İhtiyar Meclisleri, kazalarda İdare ve Deavi Meclisleri’ni kurdu.
Senede bir kez toplanacak olan Vilayet Umum Meclisleri’ni oluşturdu. Paşa,
özellikle şose yollarına önem verdi. Tuna’da kaldığı üç buçuk yıl içerisinde
3.000 kilometre yol, 1.400 köprü yaptırdı. “Menafi Sandıkları" adı altında
bir teşkilat kurdu, ziraatçiler, küçük bir faiz karşılığında sarraflar yerine
bu sandıktan borç alabildiler. Zamanla Tuna Vilayeti’nden başka Osmanlı
Devleti’nin tüm vilayetlerinde benzer şekilde "Memleket Sandıkları"
kurulmuş ve bu sandıklar Ziraat Bankası ile Emniyet Sandığı’nın temelini
oluşturmuştur. Niş, Rusçuk, Sofya’da öksüz ve yetimler için ıslahhaneler kurdu.
Bu kurumlarda çocuklara terzilik, ayakkabıcılık gibi el becerileri
kazandırıldı. 17 Temmuz 1866’da Tuna’da telgraf hattı döşendi. “Tuna Ticaret
Vapurları”’nı işletmeye açtı. “Tuna” adında bir gazete kurdu. Verginin
zamanında toplanması için “tahsildarlık” kuruldu; vilayetin yıllık gelirinde
büyük artış sağlandı. Tuna Vilayeti Nizamnamesinin Tuna’da çok başarılı
uygulanması sonucunda Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da da gerçekleştirilmesine
karar verildi.
Mithat Paşa’ya Bağdat
Valiliğinden istifasından sonra bir yıl görev verilmedi. Sadrazam Mahmut Nedim
Paşa onu Sivas’a vali olarak göndermek istedi ancak bunu kabul etmedi; Edirne
valiliği teklifini ise kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki görev yerine
gitmeden önce onu huzuruna kabul eden padişah kendisini sadrazam atadı. 31
Temmuz 1872’de başlayan sadrazamlığı yalnız 80 gün sürdü. 80 günün sonunda görevden
alındı. Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildikten sonra dört sene boyunca kısa
süreli görevlerde bulundu. İlk defa 1873’te getirildiği Adliye Nazırlığı
görevinden birkaç ay içinde azledildi; Selanik’e vali olarak görevlendirildi;
bu görev üç ay sürdü. 1875’te yeniden Adliye Nazırlığına getirildi ancak
devletin büyüyen problemleri karşısında Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı protesto
için istifa etti.
Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in
son yıllarındaki siyasi kaos ortamında Mithat Paşa saray karşıtı ve reform
yanlısı siyasetin başlıca lideri olarak dikkatleri üzerine çekti. Serasker
(ordu komutanı) Hüseyin Avni Paşa, Şirvanizade Rüştü Paşa ve (Şirvanizade’nin
ölümünden sonra) Mütercim Rüştü Paşa ile birlikte, Abdülaziz’i devirmeyi
planlayan "cuntayı” oluşturduğu iddia edildi..
30 Mayıs 1876 Darbesi’yle
Abdülaziz devrilip V. Murat tahta geçirildi. Devrik padişahın dört gün sonra
şüpheli bir biçimde ölümü ve ardından Hüseyin Avni Paşa’nın Çerkes Hasan adlı
genç subay tarafından öldürülmesi olayları üzerine yeni padişah ruhsal bir
bunalıma girince, 31 Ağustos’ta o da tahttan indirilerek kardeşi II. Abdülhamid
padişah ilan edildi. Bu olayda Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ön planda görünse
de rejim değişikliğinin gerçek mimarı Mithat Paşa idi. Paşanın kendisine bağlı
bir milis kuvveti oluşturduğu, İstanbul sokaklarında Paşa lehine taşkın
gösteriler yapıldığı ve kısa bir süre sonra Mithat Paşa’nın Osmanlı saltanatına
son vererek cumhuriyet ilan edeceği söylentileri tüm sokaklarda yayıldı.
II. Abdülhamid’in cülûsundan
sonra Mithat Paşa ilk Osmanlı Kanun-ı Esasî’sini (anayasa) hazırlayan encümenin
başına geçti. 17 Aralık 1876’da Rüştü Paşa’nın "Mithat Paşa’nın
entrikalarından korkarak" istifası üzerine sadrazamlığa atandı. 23
Aralık’ta II. Abdülhamid, Mithat Paşa’nın hazırladığı anayasayı (bazı
değişikliklerle) ilan etti. Aynı gün toplanan Tersane Konferansı Mithat
Paşa’nın önderliğinde, Avrupa devletlerinin önerdiği barış koşullarını
reddederek, Rus Ordusunun İstanbul Yeşilköy’e kadar gelerek büyük bir felakete
dönüşecek olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının (93 Harbi) yolunu açtı.
Padişah II. Abdülhamid 5 Şubat
1877’de Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek, bir gemiyle ülke dışına sürdü.
Bir süre Avrupa’da kalan ve ertesi yıl Girit’e dönmesine izin verilen Mithat
Paşa, Aralık 1878’de affedilerek Suriye valiliğine atandı, ancak İstanbul’a
gelmesi kesinlikle yasaklandı. Iki yıl kadar süren Suriye valiliği sırasında
yollar, köprüler ve okullar yaptıran; Şam, Beyrut ve Akkâ’da geniş caddeler
açtıran; Trablus şehri ile Mine kasabası arasında bir tramvay hattı kuran;
Dürzî isyanını bastıran Mithat Paşa’nın Suriye’de bağımsız bir devlet kurma
yolunda olduğuna ilişkin kuşkular üzerine 1880’de Aydın (İzmir) valiliğine
gönderildi.
9 ay süren Aydın valiliği
döneminde polis ve jandarma ekipleri düzenleyerek, suçlulara karşı ciddi bir
uğraş verdi; daha önceki valinin başlattığı okul inşaatlarını tamamlattı; bir
sanat okulu yaptırdı; Urla, Çeşme ve Seferîhisar yollarını yaptırarak hizmete
soktu.
Bu esnada II. Abdülhamid başta
sadrazam Sait Paşa olmak üzere Mithat Paşa’ya karşı yine kışkırtılmış ve Saray
tarafından İzmir’e seryaverlerden biri suikast düzenleme amacıyla
gönderilmiştir. Kendisi ve tüm ailesinin katledilmesi planlandıysa da önceden
Mithat Paşa dostlarından bunu öğrenmiştir. 5 Mayıs 1881’de konağının bir askerî
birlikçe sarılması üzerine Fransız konsolosluğuna sığındı. Fransa, Tunus’u ele
geçirme planları yapmaktaydı ve Osmanlı Devleti ile ilişkilerini bozmak
istemediğinden sığınma talebini geri çevirdi. Üç gün sonra hükûmetin güvence
vermesi üzerine teslim oldu.
İstanbul’a getirilen Mithat
Paşa sarayda kurulan özel bir mahkeme (Yıldız mahkemesi) tarafından
Abdülaziz’in öldürülmesiyle suçlanarak yargılandı. Osmanlı topraklarında ilk
kez eski bir sadrazam yargılanmaktaydı, saray topraklarında padişah tarafından
bizzat seçilen bir mahkeme kurulu tarafından yargılandı. Yargılamanın sonunda
idama mahkûm edildi.
II. Abdülhamid bu cezayı ömür
boyu hapis cezasına çevirdi. Arabistan’da Taif Kalesi’ne sürülen paşa, 3 yıl
burada sıkı denetim altında yaşadıktan sonra 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları
tarafından boğularak öldürüldü. Bu cinayetin padişahın emri ile gerçekleştiği
ileri sürüldü ise de bu konuda 1909 ihtilalinden sonra araştırılan Yıldız
Sarayı evrakı arasında dahî kanıt bulunamamıştır.
Mithat Paşa’nın cenazesi
1951’de Taif’ten getirildi ve 26 Haziran 1951’de cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın
katıldığı bir törenle Âbide-i Hürriyet Tepesi’ne defnedildi.
KAYNAKLAR
Buz,
Ayhan (2009) "Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap
Danișmend, İsmail Hâmi (1971),
Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp,
Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve
Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul
Tektaş,
Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı’da İkinci
Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı
Yayınevi
29 Ağustos 2020 Cumartesi
BİZ ONU DEMİRYOLCU BİLİRDİK: BEHİÇ ERKİN
![]() |
| Behiç Erkin Kimdir? |
Bir Demir Yolu Aşığı BEHİÇ ERKİN 1876-1961
Behiç Bey Milli mücadele tarihimizde çok bilinen
kahramanlardan değildir. O sadece demiryollarını millileştirmemiş Hitler Almanya’sından
binlerce insanı kurtaran insanlık kahramanıdır. Akademi tarih olarak bugün
sizlere her yönüyle bir kahramandan söz edeceğiz.
Behiç Bey 1876’da İstanbul’da doğdu. 1898’de Harp okulunu,
1901’de Harp Akademisini bitirdi.1904’den sonra kurmay yüzbaşı olarak
Selanik-İstanbul demiryolu muhafız kuvvetleri müfettişliği görevine atandı. Meşrutiyet
devrinde 1910’da aynı hatta yeni kurulmuş olan askeri komiserliği görevine
getirildi. 1912 yılında Balkan Savaşı’nda Yunanlılara esir düştü. Kurtulduktan
sonra Erkanı Harbiye’de görev aldı ve demiryollarının ordu hizmetinde
çalıştırılmasını sağladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında demiryolu kuruluşu ve işletmesi
konusunda deneyimlerini aktardığı ‘Demiryolunun Askerlik Nazarından Tarihi,
İstimali ve Teşkilatı’ isimli kitabını yayınladı.
İstanbul’un 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince işgal
edilmesinden sonra, İngilizler tarafından arandığı sırada Anadolu’ya geçerek
Milli Mücadeleye katıldı. Behiç Bey, Milli Kuvvetlere katılmak üzere 5 Temmuz
1920’de Ankara’ya ulaştığında Erkan-ı harp Miralay(Kurmay Albay) rütbesini
taşıyordu. Ertesi gün Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey’den (İnönü) ikinci
başkanlık teklifini aldı. Birkaç gün içinde Nafia Vekili(Bayındırlık Bakanı)
İsmail Fazıl Paşa tarafından başka bir teklif yapıldı kendine. Anadolu
Şimdendifer Kumpanyası Müdürlüğü. İki teklif üzerinde düşünürken Mustafa
Kemal’in yönlendirmesiyle demiryollarının başına geçmeye karar verdi.
Modern Demiryollarının Kurdu
Behiç Bey 16 Temmuz 1920’de başladığı bu görevi başarıyla
sürdürdü. Şirket demiryollarının çok üstünde ve en ilerici ülkeler demiryolları
seviyesinde bir demiryolu işletmeciliğini sağlayarak, ülkemizde modern
demiryollarının ilk kurucusu oldu. Kurtuluş savaşı sonrasında bir süre
işbaşında kalan ve tam anlamıyla bir teşkilatçı ve devlet adamı olan Behiç Bey
14 Ocak 1926’da Bayındırlık Bakanlığı’na seçildi. 11 Kasım 1961’de ölen Behiç
Erkin ilk Genel Müdürlük görevini aldığı İzmir İstanbul Ankara hatlarının
birleştiği Eskişehir(Enveriye) istasyonundaki üçgende defnedilmesini vasiyet
etmiştir. Ölüm tarihinden bir süre sonra TCDD Genel Müdürlüğünce yaptırılan
kabire nakledilerek vasiyeti yerine getirilmiştir.
Behiç Erkin’in Başarıları
Çanakkale Savaşı’nın lojistiğini gerçekleştiren kişi olarak
tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal’in ‘Siz orduyu cepheye taşımakta başarılı
olursanız, ben cephede ne yapılacağını çok iyi biliyorum’ diyerek kendisine
verdiği Kurtuluş Savaşımızın lojistiğini başarıyla tamamlamıştır. Demiryollarını
hiç bir Türk işletemez diyen yabancılara ders vermiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan
sonra demiryollarını yabancı işletmelere geri vermek isteyenlere karşı gelerek,
millileştirilmesini sağlamıştır. Gerek demiryollarının işletme lisanını,
gerekse İTÜ’nün derslerini Türkçeleştirerek başka bir ilke imza atmıştır. Türkiye
Cumhuriyetinde ilk defa özerkleştirmeyi getirmiş ve İTÜ’yü özerkleştirmiştir. Türkiye
Cumhuriyetinde ilk kamu müzesini kurmuştur. Yine Behiç Bey Türkiye Cumhuriyetinde
ilk demiryolları mektebini kurmuştur. Behiç Bey’in bu yönü çok bilinmez ama O, Milli
istihbarat teşkilatımızın fikir babası ve Atatürk’le beraber kurucu 13 imzadan
birinin sahibidir. TCDD’nin ilk Genel Müdürü, demiryolculuğun babasıdır. Behiç Bey
TBMM’nin ilk milletvekillerinden ve İlk Bayındırlık Bakanlarından, Fransa’da
Büyükelçiliği döneminde Nazi Almanya’sı ve ortağı Fransa’nın Yahudi
soykırımından 20 bin Türk Vatandaşı Yahudi’yi büyük diplomasi dehasıyla
kurtaran kişidir.
KAYNAKLAR
Hatırat 1876-1958 Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu 2010,
Ankara
Kurtuluş Savaşı’nda Demiryolculuk, Ziya Gürel, 2011, Ankara
Dilaver Dinç, Behiç Erkin ve Demiryollarının Kuruluşu,
Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara
2009
22 Ağustos 2020 Cumartesi
İLKLERİN ADAMI VECİHİ HÜRKUŞ
![]() |
| İlklerin Adamı Vecihi HÜRKUŞ |
Berkan ERKEÇ
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü
İLKLERİN ADAMI VECİHİ HÜRKUŞ
Birçoğumuz için Vecihi ismi Yeşilçam’ın en yetenekli
aktörlerinden Şener Şen’in canlandırdığı şaşkın âşık karakterindeki pilot Vecihi’yi
anımsatır. Anca Akademi Tarih olarak bizler gerçek bir kahraman olan Vecihi
Hürkuş’u size anlatmak istedik.
Türk tarihinin ilkleri olan Vecihi Hürkuş, 6 Ocak 1896’da
İstanbul doğdu ve 16 Temmuz 1969’da ise Türk havacılık tarihine damga vuran hayatını
kaybetmiştir. 73 yıllık hayatına Türkiye'nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticiliğini
ve Türkiye'nin ilk yerli uçağını üretimi gibi ilkleri sığındırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı gazisi olan Vecihi Bey savaşta yaralanınca
İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun
oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde
Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman
uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını
indirmiştir.
İLK TÜRK UÇAĞINI O YAPTI
Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir. Daha
sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında
bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda
dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare
Bölüğü'nde görev almıştır.
Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi
Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşmasın'ın imzalanması ile yarım
kalmıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya
savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan
uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur.
İzmir (Gaziemir – Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi olur.
Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM
tarafından üç kez takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.
BİR GARİP CEZA
Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar.
Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti
karşılığı uçağa “VECİHİ” adı verilince, uçak inşa etmek düşünceleri canlanır.
İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar
Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak
Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28
Ocak 1925'de “VECİHİ K-VI”adını verdiği uçağını uçurur ancak ödül yerine onu
ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni,
havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için,
izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır. Bu tam bir trajedidir ve
ülkemizin o dönemdeki durumunu özetlemektedir.
KERESTE DÜKKANINDA UÇAK İMALATI
Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve
yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi
Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin
en ilginç simalarından birisiydi.
1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay
içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk
uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın
topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce
Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat
Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit
edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış.
Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler
sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından
kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş,
6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait
statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar
monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan
sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü
tamamlanmıştır.
Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından
civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk
Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır.
25 Nisan 1931'de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5
Mayıs 1931’de Türkiye'ye gelmiştir.
UÇUŞ OKULU
1932'de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil
Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen
ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin
ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik
Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir
tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından
NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor
koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve
Türkiye İş Bankasının reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili
kuruluşların da yardımları oldu.
![]() |
| REKLAM |
1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için, Almanya'daki mühendislik okula gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühendisi ruhsatı verilmedi.
1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava
Yolları'nı kurmuştur ancak; kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeplerle
şirket uçuştan men edilmiştir.
Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci
kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane
Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde vefat etmiştir.
KAYNAKLAR
Vecihi Hürkuş, Havalarda, 1915-1925, İstanbul, Kanaat
Kitabevi, 1942.
Vecihi Hürkuş, Bir Tayyarecinin Anıları: Yaşantı, İstanbul,
YKY, 2000 ISBN 978-9-75-080219-5[4]
Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz
Adamı", İstanbul, 2001.
M. Bahattin Adıgüzel, Türk Havacılığında İz Bırakanlar,
Ankara, 2001.
8 Ağustos 2020 Cumartesi
ŞEKER GİBİ BİR YAZI: TÜRKİYE'DE ŞEKERİN YOLCULUĞU
![]() |
| Türkiye'de Şekerin yolculuğu |
![]() |
| Duygu KARAKAŞ Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi |
Şekerin Tarihçesi
![]() |
| Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) |
Uşak vilayetin de mahalli birçok müteşebbisin katılımı ile 19 Nisan 1923 tarihinde 600.000 TL sermaye ile kurulan ' Uşak Terakki Ziraat Şirketi 6 Kasım 1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temelini atar ve fabrika bir yıl sonra 17 Aralık 1926 tarihinde üretime geçer.
2 Ağustos 2020 Pazar
TÜRKİYE’NİN İLK SİYASİ PARTİSİNİ KADINLAR MI KURDU?
Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR
Melike TETİK
M.Mine ÇUHADAR
Kırıkkale Üniversitesi Öğrencileri
“Dünyada
hiçbir milletin kadını, ‘Ben Türk kadınından fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa
ve zafere götürmekte Türk kadını kadar emek verdim’ diyemez. ”
Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK
Akademi Tarih’in kızları olarak bugün biz birazda feminist olmak istedik. İşin şakası bir tarafa yukarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde işaret ettiği gibi Türk kadını kadar vatanın kurtuluşu için mücadele eden başka bir millet yoktur. Zaten Türkler tarih boyunca kadına büyük önem vermiş onları erkeklerle aynı şekilde yetiştirmiştir. Kadınlar at biner, kılıç kuşanır
ok atarlardı. Eşlerinin yerine devlet yönetir Kurultay yönetirlerdi. Türk kadını Türk Devlet geleneğinde her zaman evdeşi ile aynı değerde görülmüştür.Kurtuluş
Savaşında birçok kahraman çıkaran Türk kadını milletimizin gurur kaynağı
olmuştur. Bazen elinde silahla düşmana karşı çete savaşı yaparken bazen de
kağnılarla cepheye mermi taşımıştır. Türk kadını aynı dönemlerde kalemi kağıdı da
bırakmamış kutsal mücadelenin özgürlük kavgasının haklılığını tüm dünyaya
duyurmuştur. İşte böyle bir öz verili çalışma ve mücadeleden sonra Türk kadını yine
öncülük etmiş ve Türk Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisini kurmuştur.
CHP’den Önce Kadınlar Halk Fırkası Kuruluyor
Kadınlar
Halk Fırkası (KHF) ya da Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Halk Fırkasından
önce “Nezihe Muhiddin” hanım öncülüğünde kuruluyor. Tarihler 1923’ü gösteriyor.
KHF Türkiye’deki ilk siyasal parti
girişimlerinden biri olarak tarihe geçiyor. Ancak her zaman olduğu gibi bu işe de
erkekler el atıyor. İsterseniz devam edelim.
1923
yılında henüz cumhuriyetin ilan edilmemiştir. Bu dönemde Nezihe Muhiddin ve on
üç kadın arkadaşı, kadın hakları için bir kadın komitesi toplamaya karar verir.
Hazırlıkları Nezihe Muhiddin'in evinde süren komitenin ilk toplantısı, 15
Haziran 1923'te Darülfünun Konferans Salonu'nda gerçekleşir. Toplantıda
"Kadınlar Halk Fırkası" adıyla siyasi bir parti kurma kararı alınır.
Partinin programı o dönemki basında yer alır. Nezihe Hanım'ın kuruluşuna
önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş
çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini İç İşleri Bakanlığına sunar. Fakat
kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra ret yanıtı gelir.
Gerekçe bugün bize saçma gelse de dönemin şartlarına uygun görülür. Ya da şöyle bir gerekçe uydurulur. Gerekçe şöyledir: “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmez.
Türk Kadını Pes Etmez
Türk
kadın hareketinin öncüsü olan Nezihe Hanım arkadaşları kararlıdır. Mücadeleden
vaz geçmek yoktur. Valilik kararı üzerine Kadınlar Halk Fırkası, Türk Kadınlar
Birliği adında bir derneğe dönüştürülür. Derneğin amacına gelince "Kadınlığı
düşünsel ve sosyal alanlarda yükselterek modern ve olgun bir düzeye
eriştirmek" olarak açıklanır. Türk Kadınlar Birliği'nin başkanlığını
Nezihe Muhiddin üstlenir. Ardından 1925'te kendi imkânlarıyla “Türk Kadın Yolu”
dergisini kurarlar ve bu dergi 30 sayı çıkar. Dergi genel olarak kadınların
siyasal taleplerinin duyurulmasını kapsayan içeriği ile Cumhuriyetçi bir
söylemle yayın yapar.
1925 yılında henüz kadınların siyasal haklarının tanınmamış olmasına rağmen Türk Kadınlar Birliği tarafından Nezihe Muhiddin, Halide Edip ile birlikte milletvekilliği için aday gösterilir. Amaç, seçimler sırasında konuyu gündeme getirerek kamuoyunu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kadınlara oy verme hakkı için etkilemektir. Fakat adaylıkları Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından reddedildi. Niye adaylıklarının kabul edilmediği konusunda net bir bilgi elimizde mevcut değil. Ancak Bazı kaynaklara göre o sırada devam eden Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane olmuştur. Yine erkek egemen bir toplumun kadınların siyasete girmesini engellemek için çok sayıda bahane üretilir. Anca devlet genç Türkiye cumhuriyetidir ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür ve dünya kadınlarının hayalinde bile görmediği haklar Türk kadınına sağlanacaktır.
Mutlu
Bayramlar…
KAYNAKLAR
Koç,
Duygu (2020). "Öcü Geçmi̇ş, Yücelti̇len Bugün Ve Umutlu Gelecek: Türk
Kadın Yolu Dergisinde Si̇yasi̇ Söylem". Tarih Araştırmaları Dergisi (TAD).
39 (67). s. 585-609. Erişim tarihi: 11 Nisan 2020.
Oğur,
Yıldıray (2015) Türkiye Gazetesi Arşivi
27 Temmuz 2020 Pazartesi
KAZAN HANLIĞI'NIN TARİHSEL SÜRECİ
KAZAN HANLIĞI
Kazan Hanlığı, Moğol Hükümdarı
Cengiz Han’ın torunlarından olan Uluğ Muhammed Han tarafından Rusya
topraklarında 1437 yılında kurulmuş, 1552 yılına kadar varlığını devam
ettirerek Slav (Rus) Devleti tarafından yıkılmıştır.
Türk tarihinin önemli bir satır
başı olan Kazan Hanlığı, 13. Yüzyılın başlarından Avrupa’ya kadar ulaşan Cengiz
Han’ın istilacı orduları tarafından doğu Avrupa steplerinde kurulmuş Altın Orda Devleti’nin ardılları tarafından tarih sahnesine çıkartılmıştır. Cengiz Han’ın,
13.Yüzyılın başlarında giriştiği istilalarla batıya doğru hızla ilerlemiş. ,
pek çok Türk Devletini doğrudan ya da dolaylı olarak yıkmış ve Asya Tarihinin
temel yapı taşlarını sarsarak bölgedeki siyasi yapıya menfi tesirlerde
bulunmuştu. Cengiz Han’ın yaşadığı dönemde Doğu Avrupa’ya ayak basmış olan
Moğol Devleti, Cengiz Han’ın vefatı ile oğulları tarafından paylaşılmıştı. Bu
paylaşım neticesinde Doğu Avrupa ile Batı Asya bölgesi Cengiz Han’ın büyük oğlu
Cuci yönetimine bırakıldı. Cuci, hâkimiyeti altındaki toprakları vefatı öncesi
iki oğluna bırakmış, oğullarından Batur da Ceyhun-Seyhun nehirleri arasındaki
bölgenin batısında Altın Orda Devletini kurmuştu.
1.KAZAN
HANLIĞININ KURULUŞU
Altın Orda Devleti, en parlak
yıllarını yaşadığı ilk dönemlerinden itibaren Slavlar ve bölgedeki Türk
toplumların giriştiği isyanlar neticesinde zayıflamaya başlamıştı. Tüm
tehditlere rağmen 250 yıl boyunca ayakta kalabilen Altın Orda Devleti, son
darbeyi büyük Türk Hakanı Aksak Timur (Timur Devleti) tarafından aldı. Aksak
Timur, kendi desteği ile Altın Orda Devletinin başına geçen Toktamış ile
anlaşamamış, 1395 yılında yaptıkları bir savaşla Toktamış Han ölünce Altın Orda
Devleti de bölünmeye uğramıştı. Bu bölünme neticesinde Sibir, Kırım ve Astrahan
Hanlıkları ortaya çıkmış, Toktamış’ın oğlu Uluğ Muhammed Han da bölünmüş olan
devletini siyasi çekişmeler ve mücadelelere rağmen idare etmeye çalışmıştır.
Toktamış Han’ın oğlu olan Uluğ Muhammed Han, babasının ölümünden sonra yaşanan iç karışıklıklar neticesinde varisi olduğu saltanat makamına geçememişti. Diğer varislerle mücadele etmek zorunda kalan ve tahtını diğer kardeşine kaptıran Uluğ Muhammed Han 1419 yılında saltanata geçmeyi başarmış ancak 1424’de tahttan indirilmişti. 1427’de tekrar tahta geçebildi ancak 1436’da kardeşi Küçük Muhammed Han tarafından yine tahttan indirildi. Uluğ Muhammed Han, Tekrar tahta geçmeyi başaramayınca Altın Orda Devletinden kopan ve bağımsız hale gelen İtil Bulgarlar'ının bulunduğu bölgeye çekilerek burada kendi hanlığını kurdu ve Kazan Hanlığı fiilen tarih sahnesine çıkmış oldu.
2.Kazan
Hanlığının Yükselme Dönemi (1438 – 1445)
Uluğ Muhammed Han, Altın Orda
Saltanatında meydana gelen çekişmeler ve mücadeleler nedeniyle zaten yıkılmak
üzere olan Altın Orda Devletinden ayrılarak İtil Bulgarlarının (Kun Türkleri)
yaşadığı, bugün Çuvaşistan, Başkurtistan, Tataristan olarak geçen coğrafyaya
yerleşerek burada yaşayan Türklerin liderliğini yaparak bağımsızlığını ilan
etti. Bu bölgenin güneyinde yine bir Türk Hanlığı olan Astrahanlar, kuzeyinde
Fin kavimlerinin bulunduğu küçük krallıklar, doğusunda Nogaylar, Kuzey
Doğusunda Sibirler, batısında Moskova Beyliği, güney batısında ise Kırım
Hanlığı bulunuyordu.
Uluğ Muhammed Han, devletini çevreleyen çok sayıda krallık ve hanlık arasında kalmış olmanın etkisiyle zorlu bir hâkimiyet mücadelesi içerisine girişti. Altın Orda hükümdarlığı döneminde kendisine sadakatle bağlı pek çok boy ve aşiret bulunuyordu. Kendisine bağlı olan Altın Orda tebaası ile iki yıllık bir hazırlık neticesinde güçlü bir ordu toparlayarak Altın Orda hükümdarlığı döneminde kendisine tabi kıldığı Moskova Beyliği üzerine taarruz edip bölgeyi kontrolü altına alarak vergiye tabi hale getirdi (1439). Ancak bir süre sonra vergi ödemeyi reddeden Moskova Beyliği isyan edince 1444’de daha güçlü ve kalabalık bir ordu ile Moskova’ya tekrar girdi ve çetin mücadeleler neticesinde 7 Haziran 1445’de Suzdal’da yapılan son savaşla büyük bir zafer kazanarak Moskova Beyliğinin tüm idare ve yönetimini hâkimiyeti altına aldı. Uluğ Muhammed Han, Moskova’nın tekrar başkaldırması ihtimaline karşı oğlu Kasım’ı Oka Nehri’nde konuşlandırarak burada kendisine bir Beylik tahsis ettirdi.
3.Kazan
Hanlığının Duraklama Dönemi (1445 – 1487)
Uluğ Muhammed Han’dan sonra
yerine geçen oğlu Mahmut (1445 – 1462), Muhammed Han gibi mücadeleci bir
siyaset izlemedi. Komşularıyla iyi geçinmeyi ve mücadeleden kaçınmayı yeğleyen
Mahmut Han, kaçınılmaz olarak devletin duraklamasına ve zayıflamasına neden
oldu. Bunun yanında Oka Nehrinde kendi beyliğini kurmuş olan Uluğ Muhammed
Han’ın diğer oğlu Kasım, daha mücadeleci bir tavır izleyerek güçleniyordu.
Mahmut Han dönemi daha çok barış içerisinde geçse de Kazan Hanlığı için
zayıflama döneminin başlangıcı olmuş, ilerleyen dönemlerde devletin gücü daha
da zayıflamıştır.
Mahmut Han, 1462 yılında vefat
edince yerine oğlu Halil geçti (1462 - 1467). Halil Han’da babasının izlediği
uzlaşmacı politikayı devam ettirdi. Ancak bu tavrı ile komşularının
taarruzlarına maruz kalmayan Kazan Hanlığı, diğer saltanat varisi İbrahim Han’ın
saltanat mücadelesine maruz kaldı. Halil Han 1467 yılında öldü ancak yerine
geçecek bir oğlu bulunmadığından diğer kardeşleri arasında saltanat mücadelesi
baş gösterdi. Kardeşi İbrahim, diğer kardeşleriyle mücadele ederek saltanat
makamına geçebildi.
KAYNAKÇA
Ayaz İSHAKİ (Türkçeye Çev.),
İlyas KEMALOĞLU (Haz.), 2018, Ankara
Ahmed Zeki Validi, Türk ve
Tatar Tarihi. Kazan 1912
Aziz, Tatar Tarihi. Kazan
1924: Ali Rahim, A. Aziz. Tatar Edebiyatı Tarihi. Kazan ,1925























