akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Berkan ERKEÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Berkan ERKEÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2021 Çarşamba

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ'NİN FİKİR İŞÇİSİ: "EROL GÜNGÖR"

Aralık 22, 2021 0

Erol Güngör

Hazırlayan
Berkan ERKEÇ

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ'NİN FİKİR İŞÇİSİ: "EROL GÜNGÖR"

 

    25 Kasım 1938’de Kırşehir’de doğdu. Babası Hacıhâfızoğulları’ndan Abdullah Sabri Bey annesi Zeliha Gülşen Hanım’dır. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. Dedesi Ahî Evran Camii imamı Hâfız Osman Efendi’nin çevresinde ve Kırşehir’in mânevî atmosferi içinde tarih ve kültür konularına ilgi duydu. Ortaokul sıralarında eski yazıyı öğrendi. Lise talebesi iken özel Arapça dersleri aldı. O yıllarda İslâm-Türk kültür tarihinin ana eserlerini okumaya başladı. Bu durum, onun daha sonraki ilim hayatının önemli bir tarafını teşkil edecek olan millî ve İslâmî kültür değerlerine ilgisinin temelini oluşturdu. Öte yandan Ziya Gökalp ve Hilmi Ziya Ülken gibi fikir adamlarının kitaplarını okudu. İlk yazısını da yine bu yıllarda mahallî bir gazetede takma adla yayımladı.

    1956’da Kırşehir Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bu arada devrin ilim, fikir ve sanat adamlarının toplandığı meclislere katıldı; Fethi Gemuhluoğlu tarafından Mümtaz Turhan’a tanıtıldı. Onun teşvikiyle Hukuk Fakültesi’nden ayrılarak Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne geçti; üniversitedeki tahsil hayatı boyunca hocasından çok etkilendi.

    Erol Güngör öğrenciliği sırasında kendi fakültesinde memurluğa başladı (1957). Bu yıllarda Fransızca yanında İngilizce de öğrendi. Misafir Profesör Hains’in laboratuvar asistanlığını yaptı ve derslerini Türkçe’ ye çevirdi. Edebiyat Fakültesi’nden mezun olduğu yıl (1961) Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’ne asistan tayin edildi. Asistanlığı sırasında Türkiye’de yeni bir ilim dalı olan sosyal psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli temsilcilerinden Krech ve Crutchfield’in eserini Sosyal Psikoloji adıyla Türkçe’ye tercüme etti. Akademik çalışmalarının yanı sıra dergi ve gazetelerde yazı yazmayı sürdürdü. 1965’te Mümtaz Turhan’ın yönetiminde hazırladığı Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon adlı teziyle doktor unvanını aldı. 1966’da Colorado Üniversitesi’nden sosyal psikolog Kenneth Hammond’un daveti üzerine Amerika’ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. 1968’de yurda dönerek Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde sosyal psikoloji derslerini yürütmeye başladı. Askerliğini yaptığı yıllarda hazırladığı Şahıslar arası İhtilâfların Çözümünde Lisanın Rolü adını taşıyan teziyle doçent oldu (1970).

    Üniversitede verdiği dersler ve ilmî yayınları ile Türkiye’de sosyal psikoloji dalını önemli bir alan haline getiren Erol Güngör Başbakanlık Planlama Teşkilâtı’nda, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev aldı. 1978’de, genel değerler sistemiyle ahlâkî değerler arasındaki ilişkileri sosyopsikolojik açıdan incelediği Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar başlıklı takdim teziyle sosyal psikoloji profesörü oldu. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi. Bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te İstanbul’da vefat etti.

    XX. yüzyılın ikinci yarısında İslâm’ı ve milliyetçiliği yeniden ele alıp değerlendirenler arasında önemli bir yeri bulunan Erol Güngör, bir tarafıyla Ziya Gökalp ve Mehmet İzzet’le başlayıp Mümtaz Turhan’la devam eden Türk sosyoloji mektebinin bir halkasını teşkil ederken diğer taraftan İslâm’ın ve milliyetçiliğin ilgiyle takip edilen bir yorumcusu olmuştur. Erol Güngör ise yine sağlam bilgilere ve objektif davranışa sahip olmakla beraber bu bilgileri her sınıftan aydının kavrayabileceği şekilde ifade edebilmiştir. Din, kültür, medeniyet, milliyet gibi birçok düşünür ve yazarın parça parça ele aldığı konulara Güngör sistematik, kategorik, hatta didaktik bir yön vermiştir. Bu bakımdan terkipçi bir zihniyete sahiptir.

    Erol Güngör eserlerinde nakillerden çok birinci kaynaklara, tercümesi yapılmış eserlerde bile orijinal metinlere başvurmuştur. Yazılarının ikna edici oluşunun sebeplerinin başında, ele aldığı her konuda metot olarak önce o fikri veya insanı anlamak, öncekilerle veya başka fikirlerle kıyaslamak, daha sonra da tahlil ve terkip etmek gibi açık ve güvenilir bir yol tutması gelir. Kendisinin taraftarı olduğu dünya görüşünün mensuplarını da eleştirmesi inandırıcılığını destekler. Sosyal çalkantıların yoğunlaştığı 1960 sonrasının yayın hayatında Erol Güngör’ün kitaplarından bazılarının yüksek tirajlara ulaşması, birçok münakaşa ve ihtilâflarda aklî ve mantıkî delillerle ikna edici bir ifade kullanarak uzlaştırma kabiliyetiyle açıklanabilir.

    Erol Güngör, sosyolojiyi Türkiye’ye getirmesi ve üniversitelerde sosyoloji kürsüsünün kurulmasına öncülük etmesi, sosyolojik tahlillerini Türk sosyal hayatına uygulaması gibi başarıları dolayısıyla takdir ettiği Ziya Gökalp’in din konusundaki fikirleriyle kültür-medeniyet ayırımını da ilmî bir şekilde ele almış ve eleştirmiştir.

    İslâmiyet’in güncel problemlerini çeşitli yazılarında ele alan Erol Güngör’ün İslam’ın Bugünkü Meseleleri adlı kitabı Müslümanlığı hayata açmak, reform konusunu spekülasyona kapılmadan sağlıklı olarak yorumlamak, faiz meselesinde yeni bir hamle yapmak gibi önemli konuları ihtiva eder. Ona göre Hristiyanlıkta olduğu gibi Kayser’in ve Îsâ’nın ayrı ayrı hâkimiyetleri söz konusu olamaz. İnsanı maddî ve manevi bütünlüğüyle kavrayan İslâm’da bu bakımdan laiklik sadece vicdan hürriyeti manasında düşünülebilir. İslâm Tasavvufunun Meseleleri adlı kitabında da şeriat, tasavvuf, akıl-bâtın, dünya nizamı - iç yaşayış konularını irdeler. Çeşitli felsefe ve dinlerde mistisizmi inceledikten sonra tasavvufun tarihî gelişimi, iktidarla ilişkisi, bilgi ve vecd gibi felsefî-psikolojik problemleri değerlendirir. Bütün gayretlere rağmen tasavvufî hareketin zaman zaman Ehl-i sünnet itikadının dışına taşmasını ve birçok parlak zekâyı kültür alanının dışında bırakmasını, böylece mutasavvıfların toplum meselelerine ilgi göstermemelerini de hareketin olumsuz tarafı olarak görür. Buna karşılık pozitivist düşüncenin aşkı ve imanı kalplerden uzaklaştırdığı bir çağda tasavvufun ahlâkî ve psikolojik değerini vurgular. Sonuç olarak İslâm toplumunun bugün sahip olduğu potansiyelin en çok ihtiyaç duyulan içtihat yönüne çevrilmesini ister.

Read More

14 Temmuz 2021 Çarşamba

Yeni Yüzyıl da Avrupa’nın Ortasında Bir SOYKIRIM “SREBRENİTSA”

Temmuz 14, 2021 0

Srebrenitsa Soykırımı 



                Yeni Yüzyıl da Avrupa’nın Ortasında Bir

                         SOYKIRIM “SREBRENİTSA”

 

Berkan ERKEÇ
Tarihçi


Modern dünyanın utanç lekesi olarak tarihe geçen Müslüman soykırımı her ne kadar televizyonlardan naklen yayınlasa da insanlık dışı hareketleri nedeniyle adeta Orta Çağ’ın insanlık dışı uygulamalarını andırıyordu. İnsanları “içine şeytan kaçmış” diye ateşe atan batı 21. Yüzyılda sadece Müslüman olduğu için yaş ve cinsiyete bakılmadan Bosnalılara soy kırım uygulandı. Şimdi o acı günleri tekrar hatırlayalım.

    Srebrenitsa Soykırımı Nedir?

1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)'nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu'nun Srebrenitsa'ya karşı giriştiği Krivaya '95 Harekâtı esnasında Temmuz 1995'te yaşanan ve en az 8.372[1] Bosnalı'nın Bosna-Hersek'in Srebrenitsa kentinde General Ratko Mladiç komutasındaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülmesine verilen addır. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır. Sırp Cumhuriyeti Ordusunun dışında katliama "Akrepler" olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önleyememiştir. Hatta Hollandalı askerler korumakla görevli oldukları Bosnalı Müslümanları rüşvet karşılığı Sırp katillere teslim etmiştir.



    Sürece Nasıl Gelindi?

25 Haziran 1991'de Hırvatistan ve Slovenya’nın resmi olarak bağımsızlıklarını ilan etmesi sonrasında patlak veren Yugoslavya İç Savaşı sonrası dağılmaya başlayan ülke, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya ve Makedonya'dan oluşuyordu. Bosna- Hersek de 29 Şubat-1 Mart 1992'de yapılan referandumla eski Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. 1991'de bağımsızlığını kazanan Hırvatistan'da Hırvat güçleri ile Yugoslav askerleri arasında devam eden çatışmalar, Bosna Hersek'e de sıçradı. Sırpların kontrolündeki Yugoslav ordusu, o dönemde nüfusunun büyük çoğunluğunu Hırvatların oluşturduğu Boşnakların Ravno köyüne saldırdı. Böylece Bosna Hersek'teki savaş bu saldırı ile gayrı resmi olarak başlamış oldu. Yugoslavya'nın parçalanmasını fırsat bilen Bosnalı Hırvat ve Sırplar da Bosna Hersek topraklarını kendi aralarında paylaşmak için Boşnakları da içine alan cumhuriyet kurduklarını açıkladı. Hırvatlar, 18 Kasım 1991'de Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti'ni, Sırplar ise 9 Ocak 1992'de Sırp Cumhuriyeti'ni ilan etti. Bosna'yı ele geçirmek isteyen Sırp ve Hırvatların bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, Sırpların kontrolündeki Yugoslav ordusunun ve istihbarat birimlerinin silahlandırdığı Bosnalı Sırplar, Müslüman Boşnaklara yönelik etnik temizlik başlattı. Boşnaklar ise liderleri Aliya İzzetbegoviç önderliğinde kuzeyde ve doğuda Sırplara, güneyde ve batıda da Hırvatlara karşı ülkenin bütünlüğünü korumak için savaştı[2].



Neler Yaşandı?

Çok sayıda sivilin öldürüldüğü haberleri üzerine Birleşmiş Milletler 1993 yılında Srebrenitsa'yı Boşnaklar için "güvenli bölge" ilan etti. Şehir, Sırpların bin 425 gün sürecek modern savaş tarihinin en uzun kuşatması sonrası Temmuz 1995'de Sırpların eline geçti. Binlerce Boşnak erkek, kadın ve çocuk, Srebrenitsa'nın hemen dışındaki Potocari'de bulunan 400 Hollandalı askerlerin denetimindeki BM barış gücü karargâhına sığındı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın en büyük mülteci krizi de Bosna-Hersek savaşı sırasında yaşandı. Dört milyonluk nüfusun yarısı mülteci durumuna düştü. Hollandalı askerler, karargâha sığınan Boşnaklar'a burada güvende olacaklarını söyledi. Mladiç komutasında Srebrenitsa'ya giren Sırp ordusu en az 8 bin 372 Boşnak sivili ormanlık alanda, fabrikalarda ve depolarda katletti. Katledilen Boşnaklar, toplu mezarlara gömüldü. Yugoslavya İç Savaşı sırasında Bosna Hersek'in Srebrenitsa kasabasında 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında 8 bin genç ve yetişkin Müslüman erkek, Bosnalı Sırp güçler tarafından öldürüldü. Savaş sırasında Prijedor, Foça, Zvornik, Vişegrad gibi birçok şehirde yapılan etnik temizlik sonucu neredeyse hiç Boşnak bırakılmadı. Kimi göç etmek zorunda kaldı, kimi öldürüldü. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karaciç'i Srebrenitsa'da yaşananlardan sorumlu tuttu ve 40 yıl hapis cezası verdi. M'nin yargı organı Uluslararası Adalet Divanı 2007'de, kasabada yaşananları "soykırım" olarak nitelendirmiş ancak sorumlusunun Sırbistan olmadığına hükmetmişti[3].



Savaşın Sonucu

Ülke genelinde kurulan yüzlerce toplama kampında esir tutulan Boşnaklar, işkencelere maruz kaldı, tecavüze uğradı ve katledildi. Avrupa'nın ortasında, uluslararası toplumun duyarsızlığında, 3,5 yıl süren ve çok sayıda katliam, soykırım, insanlık suçlarının işlendiği bir savaş yaşandı. Savaş, 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Antlaşması ile sona erdi. Savaşın ardından kayıpları bulmak için yapılan çalışmalarda, toplu mezarlarla cesetlerine ulaşılan kurbanlar, kimliklerinin tespit edilmesinin ardından her yıl 11 Temmuz'da Potoçari Anıt Mezarlığı'nda toprağa veriliyor.

 



[1] Federal Commission for Missing Persons; "Preliminary List of Missing and Killed in Srebrenica"; Aralık 2006 Wayback Machine.

[2] https://tr.euronews.com/2021/07/10/srebrenitsa-soykirimi-surece-nasil-gelindi-neler-yasandi

[3] www. Sabah.com.tr. srebrenitsa-soykirimi


Read More

4 Şubat 2021 Perşembe

TARİHSEL BENZERLİKLER TÜRKLER VE RUSLAR

Şubat 04, 2021 0
Türk ve Rus

TARİHSEL BENZERLİKLER  TÜRKLER VE RUSLAR



berkan

Berkan ERKEÇ
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Öğrencisi








                                                              ÖZET

Türk ve Rus  halkının  ilişkileri çok eski dönemlere uzanmaktadır. Ruslar’ın ortaya çıkış izleri bile Türk Devletleri’nin gölgesi kalkmasından sonra ki olaylar silsilesinde oluşurken,  Türkler ve Ruslar yüzyıllar boyunca farklı nedenlerle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Aynı coğrafyayı paylaşmaları, birbirleri ile komşu olmaları, her iki halkın maddi ve manevi kültüründe büyük izler bırakmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk, Rus, tarihsel benzerlikler, gelenek, tören, ilişki, kültür.

 

                   историческое сходство турок и русских

                                                          РЕЗЮМЕ

Отношения турецкого и русского народов уходят корнями в древние времена. Хотя даже следы появления русских сформировались в последовательности событий после исчезновения тени турецких государств, турки и русские находились в постоянном взаимодействии по разным причинам на протяжении веков. Общая география и соседство друг с другом оставили большой след в материальной и духовной культуре обоих народов.

КЛЮЧЕВЫЕ СЛОВА: турецкий, русский, историческое сходство, Традиция, церемония, отношения, культура.

 

Catherine Evtuhov'un "Rusya Tarihi" adlı kitaba yazdığı önsözde şöyle bir cümle var: "Rusya Tarihi, Osmanlılar’ın ve çağdaş Türklerin tarihini anlamak için şaşırtıcı şekilde elzemdir." 

Ruslar’ın ortaya çıkışına baktığımızda Nestor Klasiklerin de Varegler’den yardım alma söz konusu olsada, Slav kabilelerinin birbiri ile münakaşası derken Ukrayna Steplerin’de bir Moskova Knezliği’nin tartışmalar, çatışmalar, sonucunda ortaya çıkması ve akabinde Rusya Devleti’ne giden yolda verdikleri mücadeleler benzerlik açısından Osmanlı Devleti’nin Osman Oğulları beyliği, Anadolu’da var olan bazı beylikler ile mücadele vermesi 2.Mehmed Han’ın Devleti, İmparatorluğa götürmesi ile sonuçlanan mücadeleleri aynı örnekleri barındırması açısından oldukça ilginç ve birbirlerine benzerdir.

Türk ve Rus tarihindeki en ilginç benzerliklerden biri Bizans’ın mirası konusu, Roma İmparatorlukları üç taneydi ve üçünde de farklılıkların bir arada var olması esastı. Osmanlılık ise üçüncü ve son Roma’ydı. Birçok Türk tarihçisine göre Osmanlı 1453’de İstanbul’u fethettikten sonra idareden, askeriyeye, mimariden, diğer kültür alanlarına Bizans’tan bir çok şey almıştı. ‘’Pskov Manastırı Rahibi Filoyev; 3. Vasili’ye sunduğu görüşünde: Dünya hakimiyetinin merkezi önceden Roma, daha sonra ikinci Roma’yı temsilen İstanbul olmuştur. Her iki Roma da düşmüştür. Halbuki üçüncü Roma ayaktadır; O da Moskova’dır. Hristiyanlık’taki ‘’Mukaddes Üçlü’’ gereğince, dördüncü Roma olmayacaktır. Bu nedenle ‘’Moskova’’ dünya hakimiyetinin yeni merkezidir’’ diye yazıyordu.[1]

Fakat ilginç olan Rusya’nın da kendisini üçüncü Roma olarak görmesi. Ruslar 10. yüzyılda dinleri incelerken Bizans kiliselerinin ihtişamından çok etkilenmişlerdi. Osmanlı’ya benzer şekilde idareden kültüre birçok özelliği kendi ülkelerine taşıdılar. Rusya’da dile getirilen üçüncü Roma teorisine göre ise, Moskova dünya hâkimiyetinin yeni merkezi olmuştu. Moskova hükümdarları ise Bizans’ın halefleri olarak Ortodoksluğun yüksek hamileri konumuna gelmişlerdi. Neticede Bizans’ın kimi özellikleri her iki imparatorluk dahilinde çeşitli açılardan yaşayageldi.

 

Türk ve Rus tarihlerinde ilginç noktalardan biri de denizcilik alanındaki çabalarıydı fakat bu çabaların seyri birinin başarılı olmasına, birinin de gerilemesine neden oldu. Osmanlı’nın çöküş nedenlerini irdeleyen Doğan Avcıoğlu’na göre: Sanayileşme emarelerinin belirdiği Osmanlı’da gerilemenin başlıca sebebi denizlerdeki hakimiyetin kaybedilmesiydi. Rusya’da ise Büyük Petro denizciliği geliştirerek hem bölgedeki hakimiyetini artırdı hem de Osmanlı’ya büyük bir darbe vurulmasına neden oldu. Bugünse her iki ülkenin denizcilik alanındaki çabaları gelecekleri ve yeni stratejik dengeler açısından önemli olacağa benziyor. 

Hem Osmanlı’da hem de Çarlık Rusya’sında 18. ve 19. yüzyıllarda Batılılaşma çabaları yoğunlaşmıştı. Esas olarak idareyi ve askeriyeyi geliştirmek üzere yola çıkılan adımlar her iki imparatorlukta da Batılı fikir ve siyasi akımların yayılmasına neden oldu. Nitekim Osmanlı’da 2.Mahmud Han’ın başlattığı reform hareketi ile Rusya’da Çar 1. Petro’nun girişimleri benzerlik açısından harika bir örnek oluşturabilir. Her ikiside Batı’yı takip etmeleri ve kendi imparatorluklarında yaşatmak istedikleri reformları bir bir hayata geçiriyorlardı. Fakat daha da ilginci Batılılaşmaya karşı gelişen refleksin her iki ülkede de süregelmesi. MGİMO öğretim üyesi Dr. İrina Svistunova’ya göre Türkiye ve Rusya ortak bir soruya yanıt aramıştı: “Yabancı medeniyetlerden yapılan benimsemelerin sınırı ne olmalıydı ki, bu benimsemeler kendi milli ve kültürel değerlerine zarar vermemeliydi.” Sınırların ne olacağının tartışılması yanında her iki ülkede de tarih boyunca Batılılaşmayı külliyen reddeden yaklaşımların olduğunu biliyoruz.

 

Türkler ve Ruslar tarih sahnesine çıktıklarından bu yana coğrafyalarının kesişmesi nedeniyle hem savaştılar hem de iş birliği yaptıkları dönemler oldu. Fakat her halükarda birbirlerinin kültürünü etkilediler. İki imparatorluk önemli savaşlar yaşadı ve Osmanlı’nın yıkılışında bu savaşların önemli etkileri oldu. Özellikle Karadeniz'de hakimiyet kurmak  üzere giriştikleri çatışmalar önemliydi. İlber Ortaylı’nın dediği gibi sonunda iki imparatorluk da bundan zarar gördü ve yerlerini yeni devletler aldı. Türkler ve Ruslar kültürel etkileşimleri yanında birbirleriyle ticaret yapmaya da önem verdiler. Ekonomik ilişkiler, göç, diplomatik ilişkiler her daim canlı bir etkileşim kurulmasına yol açtı.

 

Yeni devletlerin ortaya çıkması başka bir ortak  noktada buluşturdu onları. Her iki devlet de emperyalizme karşı savaşıyordu ve bu noktada kendi aralarındaki sorunları çözerek birbirlerine yardım ettiler. Atatürk ve Lenin arasındaki bu yakınlaşmanın önemli etkileri olmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği tarafından önemli yardımlar yapıldı. 1920’li ve 1930’lu yıllardaki Türk Sanayileşmesine bu işbirliğinin çok önemli katkıları olmuştu.

Her iki devletin de Batı ile ilişkileri hep sorunlu oldu. MGİMO öğretim üyesi Dr. İrina Svistunova bu noktada şöyle bir tespitte bulunuyor: “Doğal ve kültürel sebeplerden dolayı Batı bizim ülkelerimizi ayrıcalıklı ortak veya stratejik müttefik olarak kabul etmekte, hiçbir şekilde kendisinin organik devamı olarak görmemektedir.”

Başka bir benzerlik her iki kültürün dini ele alış çabalarıyla ilgili. Öncelikle her iki imparatorluk da dini siyasi amaçları için kullandılar. Ruslar Hristiyanlık öncesi Pagandı. Türkler ise Şamandı. Rusya Ortodoksluğu seçerek kendi dilini ve kültürünü daha çok koruyarak kimi Pagan inançlarının yaşatılmasını sağladı. Ruslar Ortodoks milletleri himaye etme yönünde bir amaç da belirlemişti. Osmanlı ise halifeliği taşıyarak Müslüman milletleri himaye ve liderlik misyonu edinmişti. Fakat Osmanlı döneminde Türk dili ve kültürü Ruslar’la aynı bilinçle korunamadı. Bizim kendi dilimiz ve kültürümüze sahip çıkmamızı asıl olarak Atatürk sağladı.[2]

 

Kültürel Benzerlikler

Kültürel bazda iki milletin birbirlerine benzer görenek, ilişki, kültür yaklaşımları son derece iki millet ve devlet açısından  benzerlik göstermektedir. Türkler’in ve Ruslar’ın yılın belirli günlerinde, aile ve toplum yaşamının en önemli anlarında, hastalık, doğal afetler vs. karşısında yerine getirdikleri, kendilerine özgü birçok gelenekleri olmuştur. Bazen bu geleneklerin ilginç bir şekilde örtüştüğünü görmek mümkündür. Bu durum bazı bilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Büyük Kazak şairi ve bilim adamı Olcas Süleyman, Ruslar’ın en eski destanı sayılan “Slovo o Polku İgoreve” (İgor Yürüyüşü Destanı) eserini farklı bir bakış açısıyla incelerken bir hususa özellikle dikkat etmiştir. Destanda Kıpçaklar üzerine yürüyüş yapan fakat esir düşen Knez (Bey) İgor anlatılırken Knez Svyatoslav’ın rüyası ve onun yorumuna da yer verilmiştir. O. Süleyman, “Az’ı Ya” isimli eserinde şöyle yazar: “Svyatoslav rüyada görmüş ki onu Türk, Tengri âdetine göre defne hazırlıyorlar”. Her halkın örf ve âdetleri arasında çok özel bir yeri olan cenaze töreni geleneklerinin başkaları tarafından kolaylıkla benimsendiği söylenemez. I. Petro’ya kadar bütün Rus Knez ve Çarları’nın başka ülkelerden gelen elçileri karşılama merasimlerinde tamamen Türk geleneklerine uydukları kaynaklarda belirtilmiştir. Birbiriyle örtüşen geleneklerin bazıları Pagan düşüncelerinin izleridir. Onların araştırılması bizi daha eski dönemlere götürmektedir. Onlardan bazılarını gözden geçirelim: XX. yüzyılın başlarına kadar Ruslar arasında “opahivaniye” (toprak sürme) isimli bir gelenek varlığını sürdürmüştür. Bu geleneğin tasvirini etnografik çalışmalar dışında, İ. Bunin’in “Köy” isimli öyküsünde ve M. Musorgsky’nin “Hovanşina” operasında görmek mümkündür. V. İ. Dal’, ‘’Tolkovıy Slovar Russkoga Yazıka’’ isimli kapsamlı sözlüğünde bu gelenekten bahsetmiştir. E.V. Pomerantseva tarafından geniş tasviri verilmiş olan “opahivaniye” törenini şöyle özetlemek mümkündür: Bulaşıcı insan ve hayvan hastalıkları baş gösterdiğinde köyün daha çok kadınları tedbir alırlar. Önceden kimsenin dışarı çıkmaması tembih edilir. Gecenin karanlığında kadınlar toplanırlar. Önde bir genç kız aziz tasviriyle gider, arkasından bir kadın ya süpürge üstünde ya da karasabanla kendinden geçmiş bir şekilde dans ederek büyü sözleri söyler. Diğer kız ve kadınlar ellerinde maşalarla, oraklarla, tırpanlarla korkunç gürültü yaparak onu takip ederler. Söyledikleri şarkı sözlerinde kadınların sayısı genellikle dokuz kız, dokuz karı, üç dul kadın, üç evli kadın diye geçer. Hepsi yalınayak ve saçları açık bir şekilde beyaz geceliklerle köyün etrafında dönerler. Tehditkâr sözleri ve gürültüleri ile hastalıkları korkuttuklarını düşünürler.  E.V. Pomerantseva, bazı halklarda da (örn. Ukrayna, Alman, Çek, Mordva) görülen bu hastalıkla mücadele şeklinin zamanında Çuvaşlarda höraki, hiraki adıyla yaygın olduğunu, hatta bazı araştırmacılara göre Çuvaşlar’dan, Ruslara geçmiş olabileceğini belirtmiştir. İnsanların ve hayvanların kötü ve bulaşıcı hastalıklardan korunması için yapılan bu etkileyici tören, Sahaların çocuk isteme ile ilgili eski şaman geleneklerine de benzemektedir. N. A. Alekseyev, kökünün çok eskilere uzandığını belirttiği bu töreni özetle şöyle anlatmaktadır: Kışın çadırda, yazın avluda yapılan tören şaman tarafından yönetilmektedir. Fakat şaman geleneksel kıyafetini değil, beyaz giyer. Dokuz genç kız ve dokuz delikanlı şamanın sağ ve sol tarafında durarak at kılından yapılmış ipe tutunurlar. Çocuğu olmasını isteyen kadın iki yaşlı kadının arasında oturur. Onlar önlerini iliklemez ve saçlarını açarlar. Onların neşeli bir şekilde gülümsemesi şarttır. Şamanın duası katılımcılar tarafından tekrarlanır, tanrıça Ayıısıt’tan çocuk istenir. Görüldüğü üzere bazı farklılıklarla (dokuz delikanlının bulunması, gülümseme, ipe tutunma gibi motifler) beraber benzerlikler çoğunluktadır. Beyaz kıyafetler, dokuz genç kız, üç kadın, saçların açılması  vs. yine kötü ruhları korkutmak için saçlarını, kemer ve düğmelerini açarak gürültü yapma çocuk doğumu sırasında gerçekleştirilir.

İlkbaharın ilk gök gürültüsü hem Türkler de, hem de Ruslar da önemli bir olay sayılmış ve bununla ilgili çeşitli ritüeller yapılmıştır.  Eski inançlara göre kıştan sonra ilkbahar fırtınası insanları hastalıklardan ve kötülüklerden arındırır, sağlık ve iyilik sağlar. Türklerde de Ruslarda da bu durumda ritüellerin bazıları için ağaç kullanılması eski ağaç kültü ile açıklanabilir. Yüzün yıkanması, mum ve ardıç yakılması da benzer motifler arasındadır. Ayrıca dolu yağarken onun ekine zarar vermesi korkusuyla yapılan işlemler arasında da ortak özellikler görülebilir (örn: çocuğun bir veya üç dolu tanesini ısırması). Eski geleneklerin birçoğu zamanla unutulmuş ve kaybolmuştur. Fakat hâlâ izlerini dilde korumakta olan gelenekler de vardır.  Rusça’da olan “kudıkinı gorı”, “ni puha ni pera” gibi deyimler eski avcılık geleneklerinde kullanılan tabuları yansıtmaktadır. Çağdaş Rusça’da gidilecek yerin belli olmaması veya belirtilmesinin istenmediği zamanlarda “kudıkinı gorı” ifadesi kullanılır. “ni puha ni pera” deyimi ise şakayla başarı dileme ifadesidir. Bu deyimin kelime anlamı “ne bir ince tüy, ne de kalın tüy” diye çevrilebilir. İlk önceleri avcılar doğrudan başarı dilemelerinin başarısızlığa götürebileceğine inanırlardı. Başarısızlık dileği ile av hayvanlarının kandırıldığı düşünülürdü. Böylece avcı onları rahatlıkla avlayabilirdi. Türk topluluklarında da avla ilgili çok ciddi kurallar, yasaklar ve tabular mevcut olmuştur. Avla ilgili yüksek sesle konuşmama, av hayvanlarının isminin değiştirilmesi vs.  bu konuda da onlar arasında benzer motifler görülebilir. Rusça’da “leylek” anlamında olan “aist” kelimesi de dikkat çekicidir. Diğer Slav dillerinde görülmeyen ve sadece Rusça’da olan aist kelimesi, Eski Türk inanç ve gelenekleri ışığında incelenebilir. Rusça’da bu kelimenin kesinlikle yabancı olduğu ve gagasının uzunluğu nedeniyle Türkçe “agıs” (ağız) kelimesinden geldiği kanaati vardır. Bize göre ise aist, ayıısıt kelimesinden gelmiş olabilir. Ayıısıt Türkçe ana tanrıça Humay’ın isimlerinden biridir. Eski inanışlara göre bir ailenin çocuğa sahip olması yalnız Humay’la ilgilidir.  Humay’ın çeşitli görüntüleri arasında onun kuş şeklinde görünmesi de yer almaktadır. Ruslarda da şöyle düşünce olmuştur; ailelere çocukları leylekler gagasında getirir. Göçebe kuşlar olan leyleklere saygı geleneği vardır ve onu öldürmezler. Rusça’nın kelime hazinesinin bu açıdan incelenmesi eski Rus geleneklerine olduğu gibi eski Türk geleneklerine de ışık tutabilir ve eski kültür ilişkilerinin incelenmesinde yardımcı olur.

 

                                                              SONUÇ

Coğrafi ve Kadersel olarak aynı yarım kürenin iki devleti ve milleti açısından benzerliklerin olması, bize açıklanabilir bir bağın olduğunu göstermektedir ve göstermiştir. Türkler ve Ruslar tarih sahnesine çıkmalarından bu yana aynı coğrafyayı paylaşan bu iki devletin siyasi, kültürel, açıdan benzerlikler göstermesi son derece güzel ve kayda değer yönü olması kaydıyla güzeldir. Bu tarihi etkileşimler bizlere bir gerçeği daha göstermiştir buda Türkler ve Rusların aynı coğrafyada yaşayan partner diye niteleyebileceğimiz bir kardeşlik bağınında oluşmasının önünü göstermesi açısından önemlidir. Her iki millet ve devletin ilişkilerini güçlendirmesi bize yansıyacağı olumlu gelişmeleri açısından nihayi önem kazanmaktadır.

 

                                                          KAYNAKÇA

Erkeç, Berkan, ‘’ Bizans’ın Varisçileri Ruslar Mı ?’’ Blogger/AkademiTarih, 2020.

Güven, Samih, ’’ Türk ve Rus Tarihlerinde İlginç Benzerlikler’’ MedyaG, 2020.

Hacızade, Leyla, ‘’ Eski Türk ve Rus Geleneklerinin Etkileşim İzleri’’ Dergipark, a.g.m. Gazi Üniversitesi.

 N.A, Alekseyev,  ‘’Ranniye Formı Religii Tyurkoyazıçnıh Narodov Sibiri, İzd.’’, “Nauka” (Sibirskoye Otdeleniye), Novosibirsk, 1980.

 Çernıh P.Y, ‘’İstoriko-Etimologiçeskiy Slovar’ Sovremennogo Ruskogo Yazıka’’, 1 t. ,İzd. “Russkiy Yazık”, Moskva, 1999.

V.İ. Dal’, ‘’Tolkovıy Slovar’ Russkogo Yazıka’’ (Sovremennaya Versiya), İzd. EKSMO- Press, Moskva, 2001.

Kononov A.N, ‘’İstoriya İzuçeniya Tyurkskih Yazıkov v Rossii’’, İzd. “Nauka” (Leningradskoye Otdeleniye), Leningrad, 1972.

Pomerantseva E.V,  Rol ’’ Slova v Obryade Opahivaniya, “Obryadı i Obryadovıy Folklor”, İzd. ‘’Nauka’’, Moskva, 1982, s.25-36.

 Sagalayev, A.M, ‘’Uralo-Altayskaya Mifologiya. Simvol i Arhetip’’, İzd. “Nauka” (Sibirskoye Otdeleniye), Novosibirsk, 1991.

O, Süleyman, ‘’Az i Ya’’, (Rusça aslından çeviren N. Seferoğlu; hazırlayanlar: Prof. Dr. K.V. Nerimanoğlu, Prof Dr. F. Türkmen, Araş. Gör. M. Öner), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1992.

N.M. Şanskiy, V.İ. Zimin, A.V. Filippov, ‘’Şkol’nıy Frazeologiçeskiy Slovar’’,’’ Russkogo Yazıka’’, İzd. “Drofev”, Moskva, 2001.

Tolstıye N.İ. i S.M. Pervıy Grom v Polesye. Zasçita ot Grada v Polesye. “Obryadı i Obryadovıy Folklor”, İzd. “Nauka”, Moskva,1982,s.49-83; Alekseyev N.A.



[1] Erkeç,Berkan, ‘’ Bizans’ın Varisçileri Ruslar Mı ? ‘’ Blogger/AkademiTarih, 2020.

[2] Güven, Samih, ‘’ Türk ve Rus Tarihlerinde İlginç Benzerlikler’’  MedyaG, 2020.





Read More

5 Ekim 2020 Pazartesi

KOMÜNİZMİN SEMBOLÜ ORAK-ÇEKİÇ ‘İN TARİHÇESİ

Ekim 05, 2020 1


 


KOMÜNİZMİN SEMBOLÜ ORAK-ÇEKİÇ ‘İN TARİHÇESİ 


Berkan ERKEC
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölüm





  

Vladimir İliç Lenin iktidara geldiğinde bir amblem yarışması düzenlendi. Kazanan amblemde bir orak, bir çekiç ve bir de kılıç bulunuyordu. Amblem, Bolşevik Devrimi'nin bir parçası olan sosyal grupları temsil ediyordu. Ancak Lenin, fazla saldırgan bulduğu kılıcın sembolden çıkarılmasını istedi. Arkada Aleksander Bogdanov'un ütopik romanı "Kızıl Yıldız"dan esinlenen 5 köşeli yıldızın, Marksist Enternasyonal'ın 5 kıtasını temsil ettiğini söyleyenler de vardı.

Devrim sanatı da çekiçi tutan kişiyi erkek, orağı tutanı da kadın olarak resmediyor. Erkek sanayi, makina, şehir ve geleceği temsil ederken, kadın da tarım, yiyecek ve doğurganlıkla özdeşleştiriliyor. Bu, toplumun okuma yazma oranı düşük kesimlerine devrim fikirlerini aşılamanın resmiydi.

Kızıl bir bayrağın üzerine işlense de amblemin tarihi aslında 1789 Fransız Devrimi'ne kadar uzanıyor. Paris Komünü, de aynı sembolleri işçi sınıfını temsilen kullanmıştı.Ve tarihin en bilindik sembolü de bu şekilde çıka geldi.İşte Sovyetler Birliği bayrağı böyle oluştu.

Bolşevikler bu sembolü Rus Devrimi sırasında kullanmaya başladı.Bu Kızıl Ordu’nun sembolü olacak ve daha sonra  Kremlin binalarını da süsleyecekti.

Orak-Çekiç’in (Rusça “Serp i Molot”) Rusya’da  Bolşevik propaganda araçlarında kullanımına ilk kez, 1917 yılı içinde rastlıyoruz. Lenin ve Lunaçarski’nin 1917 Ekim Devrimi sonrasında bir Sovyet devlet armasını belirlemek için düzenlediği yarışmayı  Rus sanatçı Yevgeny Kamzolkin kazanmıştı.

Kamzolkin’in seçilen tasarımında, altındaki güneşin ışınlarıyla aydınlanan ve buğday demetleriyle çevrelenmiş dünya küresinin üzerinde orak çekiç, kürenin yukarısında beş köşeli kızıl yıldız bulunmaktaydı ve buğday başaklarına sarılı kızıl bayrakta, öncesinde 15 dil iken daha sonra altı dilde (Rusça, Ukraynaca, Belarusça, Gürcüce, Ermenice ve Azerice) “Dünyanın İşçileri, Birleşin!” yazılıydı. Orijinal tasarımda bir de kılıç bulunduğuna, fakat Lenin’in amblemde bir kılıcın yer almasına, yeni rejimin barışçıl imajına gölge düşüreceği gerekçesiyle karşı çıktığına, buna dair Parti içinde haftalar süren bir tartışmanın yaşandığına dair kayıtlar vardır.

 

Sonuçta, Lenin’in görüşü haklı bulunarak tasarımdan kılıç kaldırılmış ve arma bu haliyle 1918’den itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Orak-Çekiç, orjinalinde ifade ettiği “köylülerin ve işçilerin birliği” anlamına ek olarak “kadın-erkek eşitliği” anlamını da zamanla barındırmaya başlamıştır. Bunun sebebi ise, Sovyetler dönemindeki çizimlerde ve yapılan heykellerde orak tutan kadının ve çekiç tutan erkeğin sürekli bir arada kullanılmasıdır.

Anlamsal Köken: Osiris’in Asaları

Orak-Çekiç  sembolünün anlamsal kökenlerini, yaşam, ölüm ve dirilme ile özdeşleştirilen eski Mısır Tanrı’sı Osiris’te, firavunlara ait tasvirlerde, göğüslerinde çapraz şekilde tuttukları “çoban değneği”nde ve “harman döveni”nde arayan yaklaşımlar mevcuttur. O dönem toplumlarında ekonominin hayvancılık ve tarıma dayandığı düşünüldüğünde, bu anlamlı bir benzetimdir. Çoban değneği aynı zamanda firavunun toplum üzerinde kullandığı gücü ve otoriteyi de simgelemektedir.

Sosyalist ve komünist hareketlerin yayılmasıyla birlikte, orak-çekicin ifade ettiği köylüler ile işçilerin birliği anlamını taşımayı amaçlayan benzer semboller de kullanılmaya başlamıştı. Oraktan önce tırmık, saban ve pulluk, çekiçle birlikte en çok kullanılan semboller arasındaydı. Çekiç, Avrupa’daki işçilerin geleneksel sembolü olduğu için tercih edilmekteydi. Bunların arasında en popüleri olarak, halen İrlanda’da sosyalist oluşumların sahiplendiği “Saban-Çekiç”i söyleyebiliriz.

Örneğin “Yıldızlı Saban” olarak adlandırılan, 1914’te James Connolly ve Jack White’ın kurduğu İrlanda Yurttaş Ordusu’na ait bayrak, meşhur 1916 Paskalya Ayaklanması’nda göndere çekilmişti.Bu bayrakta yer alan saban,özgür İrlanda’nın kendi kaderini topraktan yıldızlara dek kontrol edeceği; yine aynı bayrakta yer alan kılıç ise ancak Sosyalist Enternasyonal’in kurulmasıyla tüm savaşların biteceği anlamlarına gelmekteydi.

Çoğu Komün yönetiminde olan ülkelerin en yaygın sembolü olmakla, beraberinde  bitmez tükenmez mücadelenin bir ifadesi olduğuna inanmaktalar.

 

 

Orak-Çekiç Sembolünde Değişiklikler

Zaman içinde dünyanın değişik bölgelerindeki komünist partiler ve hareketler, politikalarında  uzlaşmadıkları Sovyetler Birliği ,Komünist Partisi ile ayrı yerde konumlandıklarını göstermek,aynı anılmamak, bazen de kendi yerel gerçeklikleriyle daha uyumlu görsellere sahip olmak amacıyla, bayraklarında ve amblemlerinde kullandıkları orak-çekiç sembollerinde değişikliklere gitmişlerdir.

4.Enternasyonal;

Örneğin, Stalin döneminde Bolşevik- Komünist devrimin ihanete uğramasıyla, Troçki’nin sürgünde kurduğu 4. Enternasyonal’in amblemi, bu bağlamda orijinal sembolden farklıdır. 4.Enternasyonal logosunda, “sol muhalefet” göndermesi sebebiyle çekiç sol yöne dönük olacak şekilde tasarlanmış ve 4 rakamı da belirginleştirilmiştir.

Doğu Almanya: Çekiç-Pergel;

1949-1990 yılları arasında varlığını sürdüren Demokratik Almanya Cumhuriyeti bayrağında, beyaz yakalı mühendis işçileri de içerecek şekilde çekiçle birlikte pergel sembolü, buğday başaklarıyla çevrelenmiş şekilde kullanıldı.

Kuzey Kore: Orak-Çekiç-Kalem;

1949’da kurulan ve Kim Jongun’un tek adam diktatörlüğünde idare edilen Demokratik Kore Halk  Cumhuriyeti’ndeki kurucu iktidar parti olan Kore İşçi Partisi bayrağında, orak ve çekice ilave olarak toplumdaki entelektüelleri ve sanatçıları da içerecek şekilde geleneksel bir kalem sembolü de kullanılmakta.   

Tarihte bu yönüyle bir devrin sembolü olarak kayıtlara geçmiştir.Sembollerin bir mana taşımasına ve artık değer görülmesine,onların anlamılarıyla anlaşılması ve araştırılmasına kaynak oluşturmuştur.Her devletin kendine ait sembolleri olmakla beraber bu semboller toplumları ve halkları etkileyecek derecede önem kazanmış kazandırmıştır.Burda ise Sovyetler Birliği tarihine damga vuracak kadar önemi olmuştur.



 

KAYNAKÇA

Russian Archives ;’341934.6

Lenin,Vladimir, ‘’Devlet ve Devrim’’

Marx,Karl,Engels,Friedrich ‘’Komünist Manifesto’’

Troçki,Lev ’’Rus Devriminin Tarihi’’

Troçki,Lev ‘’İhanete Uğrayan Devrim’’

                           


Read More

21 Eylül 2020 Pazartesi

TÜRKLERİN ALTIN KÜRESİ ( KIZILELMA )

Eylül 21, 2020 0




 

TÜRKLERİN ALTIN KÜRESİ ( KIZILELMA )

Berkan ERKEC
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölüm


Kızılelma, Türkler’in fetih ve hâkimiyet anlayışını temsil eden sembollerden birisidir ve bir ideal olarak uzak ve erişilmez bir hedefi temsil eder. Bazen de İstanbul, Roma, Viyana, Estergon, Budin gibi çeşitli şehirlerin ifadesinde kullanılır.


Bununla beraber kavram Osmanlı döneminde yazılmış edebî metinlerde uzun bir süre Roma’nın karşılığı olarak kullanılmıştır. Kızılelma’nın izine farklı medeniyet ve toplumlarda rastlamak mümkündür. Yunan mitolojilerinden Avrasya mitolojilerine karşı konu olan Kızılelma daima hâkimiyetin sembolü olmuştur.Kızılelma imgesi, ulaşılması gereken bir yeri, fethedilmesi gereken bir beldeyi ifade ettiği gibi kimi zaman bir devlet kurma idealini, kimi zaman cihan hâkimiyeti idealini, kimi zaman da Türk birliği idealini ifade etmiştir.

 

Kızılelma’nın tanımı üzerine birçok tarif  bulunmakla birlikte genel olarak kabul edilen tanıma göre  “erişilmesi istenen ülkü ve elde edilmesi amaçlanan muhayyel yer” anlamlarında kullanılmaktadır.  Larousse’dan aktarılana göre de  “Nerede olduğu ya da olacağı belirtilmeyerek yeryüzündeki bütün Türkler’in birleşip kuracakları ideal ülke veya bütün Türklerin bir araya toplanması ülküsü” şeklinde tanımlanmıştır.

İsmail Çetin ise Kızılelma için “bir altın küre ile sembolize edilip bazen bir zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen topraklar” tanımını kullanmıştır. Kızılelma’yla ilgili yapılan tanımlamaların geneline bakıldığında bir fikri düşünceyi veya muhayyel bir yeri belirttiğini söylemek mümkündür. Kızılelma üzerine yapılan çalışmaların büyük bir kısmı onu bir siyasi düşüncenin ürünü olarak anlatmaya çalışmışlardır.(Orhan Şaik Gökyay4 ve Necati Gültepe)


Kızılelma’nın serüvenini geçmişten günümüze kadar farklı medeniyet ve toplumlarla karşılaştırarak anlatmaya çalışmışlardır. Ziya Gökalp ve Nihal Atsız gibi edebiyatçılarımızda Kızılelma’yı Türk’ün siyasi bir düşüncesi olarak dile getirmişlerdir.  Kızılelma, kalemleri güçlü olan Ömer Seyfettin’in ve Cengiz Aytmatov’un hikâyelerine de konu olmuştur. Kızılelma’dan bahseden, hikâyelerini ilk aktaran ve bunları yazılı bir hale dönüştürenler Evliya Çelebi ve Peçevi İbrahim Efendi olmuştur. Tarihimiz için önemli bir yere sahip bu iki müellif kaleme aldıkları metinlerde Kızılelma terimini kullanmışlardır. Söz konusu metinlerde Kızılelma’nın bir sepet içinde gökyüzünden ilahi bir güç tarafından bazı şehirlere isabet edecek şekilde savrulduğu tasvir edilmiştir.


İsmail Hami Danişmend’in aktardığına göre bu şehirler:

a. Engerus / Ungarus Kızıl-Elması: Budin,

b. İkinci Engerus Kızıl-Elması: İstoni Belgrad = Szekesfehervar / Sthulweissenburg,

c. Orta Macar Kızıl-Elması: Usturgon = Ezstergon / Gran,

d. Küçük Macar Kızıl-Elması yahut Alaman Kızıl-Elması veya Beç Kızıl-Elması: Viyana,

e. Rim-Papa Kızıl-Elması: Roma.

Danişmend, Evliya Çelebi’nin Kızılelmaların beşinden bahsettiğini lakin

altıncısı olan Prusya’daki Cologne = Kolonya şehrini ihmal ettiğini buna da

dayanak olarak Peçevi’nin eserini göstermektedir.

 

1. Farklı Toplumlarda Kızılelma Temsiliyeti

Türklerin dışında diğer medeniyetlerde Kızılelma figürünü andıran sembolizmi kullandıkları görülmektedir. Bunun ilk örneği bir yunan mitolojisinde tasvir edilmiştir. Mitolojiye göre  Kaz  Dağı’nda Afrodit, Hera ve Athena arasında bir güzellik yarışması yapılmıştır. Tanrılar bir düğün için toplandıklarında bu düğüne davet edilmeyen Eris düğün eğlencesini bozmak için adı geçen tanrıçaların bulundukları yere birer altın elma atar. Bu altın elmaların üzerinde “en güzeline” yazılı olduğu ve bu yazıyı gören üç tanrıça arasında bir tartışmanın başladığı anlatılmaktadır. Tanrıların tanrısı olarak simgelenen Zeus bu tartışmaya son vermek amacıyla en güzeli seçmesi için Paris’i görevlendirir. Paris bu üç tanrıçadan en güzelinin Afrodit olduğunu söyleyerek altın elmayı ona verir. Dünya tarihinde “Golden Apple” olarak bilinen tabirin buradan ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.


Altın Elma, çeşitli milletlerin hikâyelerinde veya masallarında rastlanan bir unsurdur. Hikâye ve masalların temalarında çalınan elmalar Herkül gibi kahramanlarca geri getirilmektedir. İskandinav mitolojilerinde ölümsüzlüğün kaynağı ve İrlanda mitolojilerinde ise öteki dünyada elma dalının bir parçası olarak betimlenmiştir.


Kutsal kitaplarda  elma temsiliyetine rastlanılmaktadır. Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim’de Hz. Adem ve Hz. Havva’nın yedikleri yasak meyveden bahsedilmektedir. Kutsal kitaplarda yasak olan meyvenin net olarak elma olduğu belirtilmemektedir. Ancak İslam toplumunda geçmişten günümüze kadar gelen inanca göre bu meyvenin elma olduğu ileri sürülmektedir. Ayetlerde yer alan elma figürüne bilgi, ölümsüzlük ve günahın sembolü anlamlarını da yüklemek mümkündür.


Elma, Avrasya kültürleri içerisinde ise sevgi, cinsellik, doğurganlık ve yaşam, bilgi ve karar, zenginlik sembolü olarak rol oynar. Elma ölüm ile yaşamı kendi içinde taşıyan bir sembol halini gelmiştir. Kızılelma veya Golden Apple bazı Avrupa imparatorluklarında özellikle de Bizans İmparatorluğunda saray ve kiliselerin tepesinde üzerine bir haç yerleştirmişlerdir. Yunan mitolojisine benzer bir mitolojiye de Kuzey Avrupa ve Amazonların mitolojilerinde rastlanmaktadır. Mitolojiler için Batı kaynaklarında elma ve asâ birlikte hükümdarlık alâmeti olarak kullanıldığı belirtilen Kızılelma, bazı araştırmacılara göre İtalya’da Roma şehri bazılarına göre de Roma’da  Saint Pierre Kilisesi’nin üzerinde bulunan ve denizden bile görülebilen altın yaldızlı küre ya da kilisenin kırmızı bakırla kaplanmış kubbesidir.


Bizans İmparatoru(DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU) 1. Justinyen’den itibaren Bizans paralarının üzerinde de bu figürlere rastlamak mümkündür. Paraların üzerinde bir imparator elinde bir küre veya elmayı tutar bir biçimde resmedilmiştir.“Bizans döneminde Ayasofya’nın önünde dikili bir sütun üstünde at üzerindeki Justinianos heykelinin elinde altından bir küre bulunmaktaydı.’’


Bu şekilde bütün dünyayı hâkimiyeti altında tuttuğuna inanılan imparatorun elindeki kürenin (Kızıl Elma) yere düşmesi, Bizans da dahil birçok ülkenin Türkler tarafından zaptedileceğine ve imparatorluğun çöküşüne işaret sayılmıştı. Ayrıca burada yer alan bir kitâbede, “Bu top benim elimde durduğu sürece dünyaya sahibim” sözlerinin yazılı bulunduğu;  bJustinianos’un, “Beni yıkacak kimse buradan geçecektir” dediği de rivayet edilmektedir.


Bizans İmparatorluğu’nda gücün simgesi olarak tasvir edilen bu heykelle ilgili birçok anlatı bulunmaktadır. İslam coğrafyacıları bu heykelin sağ eli havada olduğundan insanları İstanbul’a (Constantinopol) davet ettiğini, sol elinde ise bir kürenin bulunması şehrin düşmanlarca istilasını engelleyecek bir tılsımın olduğunu ileri sürmektedir. Hristiyan kaynakları ise kürenin dünyayı temsil ettiği sağ elin de Kudüs’ü işaret ettiğini dile getirmektedir. Roderic H. Davison, E.J. Wilkinxon Gibb veya Stefanos Yerasimos gibi Osmanlı araştırmacılarına göre Kızılelma temsiliyeti erken Bizans’ta doğmuştur. Carl Brockelmann ve Martin Hartmann, Kızılelma’nın menşeinin Hesperides’in altın elmalarından geldiğini ve bunda da Batı dünyasının ideal ülkelerinden birinin tasavvur edildiğini ileri sürerken August Fischer bunu cihan hâkimiyetinin bir sembolü olarak göstermektedir. Bir kısım araştırmacılar ise Kızılelma’nın Doğu ülkelerinde de hükümdarlık alâmeti sayıldığını gösteren çeşitli tarihi kayıtlar üzerinde durmaktadır.


2.Osmanlıdan Önce Türklerde Kızılelma

Bazı araştırmacılar için de Kızılelma ilk olarak Orta Asya’da Türklerin arasında doğan bu ülkü, Ergenekon destanında Ergenekon’dan dışarı çıkarak eski yurtlarını yeniden ele geçirme anlayışı olarak görülmektedir.


Bu anlayışla  Oğuzlar için Kızılelma, hangi yöne gidilirse gidilsin hedefleri ve kazandıkları zaferleri temsil eden bir simge haline gelmiştir.Türkler tarafından en yoğun biçimde kullanılan renkler al ve kızıl olmuştur. Bu renkler Türklerin kumaş ve dokumalarında ilk tercih edilen renk olmasıyla birlikte Orta Asya’dan Anadolu ve Balkanlar’a göç eden Türkmen toplulukların kendi boylarını göstermek amacıyla başlarına sardıkları başlıklarda kullanılmıştır.


Eskiden Türkler Altaylardaki Kızılelma’ları mukaddes olarak görüp onların şerefine bayramların düzenlendiği aktarılmıştır. Bazı kaynaklarda “Ağaç Bayramı” olarak geçen “Kızılelma Bayramı” kışın en soğuk olduğu zamanda, 25 Aralık’ta kutlanırdı. 21 Aralık’ta en uzun gecenin yaşandığı ve ardından gündüzün geceyi yendiği gün olarak görülmesiyle 25 Aralık Kızılelma Bayramı’nın kutlandığı gün olmuştur. Kızılelma Bayramı gecesinden sabaha kadar dallarında kızıl elma döşeli ağacın etrafında sabaha kadar “inderbay” adı verilen halk oyunu oynayarak güneşi geri dönmeye çağırarak en özel dileklerini bu gecede dilerlerdi. Kızılelma Doğu Anadolu ve Azerbaycanlı Türkler arasında önemli bir inanışın içinde varlığından söz ettirmektedir. Doğu-Anadolu ile Azerbaycanlı Türkler arasındaki yaygın inanışlara göre: Dağıstan kuzeyindeki eski Hazar Türkleri başkentinde Miladi 920 yılında İbn-i Fadlan’ın da görüp anlattığı kağanın ipek atağının tepesindeki “Altın Top”un bulunduğu yer, Kafkasların güneyinde ve Önasya’daki Türkler’in fetih ülküsü olarak “Kızıl-alma” (Altın-Elma/Top) adıyla sembolleştirilmiştir. XVIII. yüzyılda yazılan “Dağıstan Akvamı” hakkındaki risalede de, Şamkhallar’ın gerçekten Kumuk ile Avar hâkimi olarak Dağıstan’a hükmedebilmeleri için, tahta çıkmadan önce, Şinid adlı köydeki “Kızıl-Alma” denilen kutlu Altın-Top’un törenini yapma mecburiyetinin bildirilmesi de, burada köklü ve kutlu bir Kızıl-alma geleneğinin yaşadığını bildirmekte.’’ Elma simgesinin tarihi aslında çok eskilere Hz. Adem ve Hz. Havva’ya kadar dayanmaktadır. Kutsal kitaplarda Adem ve Havva’nın kovulma hikayesinde geçen yasaklı elmayı yeme olayındaki ağacın Hayat Ağacı olarak geçtiği söylenmektedir. Buradaki hayat ağacının Kızılelma ile bağlarının olduğu birçok araştırmacı tarafından dile getirilmiştir.


Kızılelma, Türklerin tarih sahnesine çıkmasından itibaren dünyaya hâkim olma ideallerinin, cihan hâkimiyeti mefkûrelerinin sembolü olmuştur. Bu sembolün, Türk tarihinin hangi döneminde ortaya çıktığı konusu tartışmalı ise de, Osmanlı’larla birlikte pek çok Türkçe metinde bu kavrama rastlanmaya başlanır. Bu sebeple Kızılelma’nın hangi toplumda daha önce ortaya çıktığını söylemek güçtür. Saltıkname’den Evliya Çelebi’ye, masallardan halk şairlerinin şiirlerine kadar kültürümüzün bir parçası haline gelen “Kızılelma”, modern dönemlere gelindiğinde, Türk şair ve yazarlar tarafından, yeniden edebiyatın bir kavramı, bir sembolü olarak kullanılmaya başlanacaktır.


Kızılelma üzerine derinlemesine bir  araştırma  yapıldığında  Avrupa kültüründe izlerine rastlamak mümkündür. Yunan mitolojilerine bile konu olan bu sembolün izleri sadece medeniyet kuran toplumlarda değil ayrıca dünyanın büyük bölümüne egemen olan dinlerin kutsal kitaplarında da görülmektedir. Kutsal kitaplarda elma figürüne bilgi, ölümsüzlük ve günahın sembolü, Avrasya kültürleri içerisinde ise sevgi, cinsellik, doğurganlık, yaşam, bilgi, karar ve zenginliğin sembolü olarak rol oynamıştır.Türklerin, Avrupalı’ların ve Osmanlı’nın Kızılelma konusunda ortak noktaları onu bir hâkimiyetin ve gücün sembolü olarak görmeleridir.


Osmanlılardan önce Türkler’de soyut bir düşüncenin ögesi olarak görülen Kızılelma Osmanlı’yla birlikte somut hale dönüşerek fethetmeyi amaçladıkları yerleri belirtmek için kullanılmıştır. Osmanlı bu düşünce sayesinde ordusuyla beraber muazzam büyüklükte sınırlara ulaşmıştır. Kızılelma, İslam’la birleşerek anlamını da Osmanlı devletinin fütuhat asırlarında ve Yeniçeri Ocağı’nda kazandı. Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasına kadar Kızılelma efsanesi askerlerin dirençlerini yükselten bir güç olmuştur.

 

KAYNAKÇA

AŞIKPAŞAZADE: Osmanoğulları’nın Tarihi, Haz. Kemal Yavuz - M.A. Yekta Saraç, K Kitaplığı, İstanbul 2003.

ÇETIN, İsmail: “Kızılelma”, Düşünce Dünyasında Türkiz Siyaset ve Kültür Dergisi, Sayı: 25, Yıl: 5, Ankara, Ocak-Şubat 2014.

DANIŞMEND, İsmail Hami: Türklük Meselesi, İstanbul Kitabevi, İstanbul 1983.

EKICI, Metin: “Türk Kültüründe ‘Al’ Renk”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 16/2, Kış 2016.

GÖKYAY, Orhan Şaik: “Kızılelma”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 25, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ankara 2002.

Kızılelma, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2018.

GÜRIŞIK, Bihter: Peçevi Tarihi (46-80 Metin, Dizin, Özel Adlar Sözlüğü, Yüksek

GÜLTEPE, Necati: Kızılelma’nın İzinde ‘Turan Dünyasının Onbin Yıllık Sırrı’, Milenyum Yayınları, İstanbul, Mart 2007.

KADIOĞLU, Muhsin: Türk-İslam Cihan Hâkimiyeti Ülküsü - Kızılelma, Türk

Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 2019.

KIRZIOĞLU, Banuçiçek: “Kızılema’nın Türklük İçin Anlamı ve Cengiz Aytmatov’un Kızıl Elma Hikâyesi”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 7, Erzurum 1997.

KOZ, M. Sabri: “Âşık Edebiyatımızda Kızılelma”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Cilt: 2, Halk Edebiyatı, Milli Folklor Araştırması Dergisi Yayınları, Ankara.

MAHIR, Banu: “Elinde Altın Küre (Kızıl Elma) Tutan Osmanlı Sultan Potreleri”,

Uluslararası IV. Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, Cilt: 2, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1997.

PURGSTALL, Joseph Von Hammer: Büyük Osmanlı Tarihi, Üçdal Neşriyat, Cilt: 6, 2003.

ŞEN, Yasin: “Klasik Türk Şiirinde Kızılelma”, Journal of Turkish Language and

Literature, Cilt: 3, Sayı: 4, Autumn 2017.

TURAN, Osman: Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, Cilt: 1, İstanbul 1969



Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot