akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Elif Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elif Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2021 Cuma

İSLÂMİYET’TEN ÖNCE TÜRK ORDUSU VE ASKERÎ TEŞKİLATI

Şubat 26, 2021 0

 



İSLÂMİYET’TEN ÖNCE TÜRK ORDUSU VE ASKERÎ TEŞKİLATI



Elif PAMUK

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Giriş

    Ordu, bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüze karşı koruyan en büyük askerî kuvvettir. Türklerin tarih boyunca devlet kurmalarında ve bu devletleri devam ettirebilmelerinde, ordu ve askerî teşkilat muhakkak çok büyük bir öneme sahiptir. Esasında ordu ve askerî teşkilatlanma, Türk devletinin ve mevcudiyetinin özünde ve gücündedir. 
Türkler gerek İslâmiyet’ten önce gerekse İslâmiyet’ten sonra, askerî alanda birçok devlete örnek olmuştur. Türklerin askerî alanda bu kadar disiplinli ve kabiliyetli olmasında hiç şüphesiz bozkır yaşamının zorlukları ve gereklilikleri etkili olmuştur. 
Bozkırın zor iklim şartları, bozkır göçebeliğinin disiplin ve çeviklik gerektirmesi gibi durumlar, Türkleri askerî alanda teşkilatlanmaya, askerî disiplin ve çeviklik çerçevesinde yaşamaya yönlendirmiştir. 

Öyle ki Türkler için askerlik bir meslek yahut sınırlı bir görev değildir. Her an savaşa hazır, çevik, disiplinli bir teşkilatlanma içerisindedirler. Bu sebepledir ki, Türkler için söylenen “Her Türk asker doğar.” cümlesi pek de yanlış bir cümle değildir. 

1) Türk Ordusunun Kuruluşu

    Ordu, “ortu” (orta) sözünden gelmektedir. Moğolcaya da “orda” şekliyle geçmiştir. Türkçede, karargâh, otağ yeri ve bazen de başşehir anlamında kullanılıyordu.  (Ordu Balık gibi.) 
M.Ö. 209 yılında Büyük Hun Kağanı Mete-Han tarafından ilk düzenli ordu kurulmuştur. Bu tarih, Türk ordusunun ve Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Kurulan bu düzenli ordu, “Onlu Sistem” adı verilen, onlu teşkilat sistemine göre oluşturulmuştur. Bu teşkilatta bulunan en büyük birlik 10.000 kişiden oluşmaktadır. Bu birliğe “Tümen” adı verilir. Tümenler, binli, yüzlü ve onlu olacak şekilde kademeli olarak küçülmektedir. Onlu Sistem, sonrasında değişikliklere uğramış olsa dahi Türk devletlerinde varlığını sürdürmüş ve yüzyıllarca devam etmiştir. 
Her on askerin başında sorumlu olarak bir “Onbaşı” bulunur. Onlu askerlerin on tanesi bir araya gelerek yüz asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Yüzbaşı” bulunur. Yüzlü askerlerin on tanesi bir araya gelerek bin asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Binbaşı” bulunur. Binli askerlerin on tanesi bir araya gelerek on bin asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Tümgeneral” bulunur. Ordunun bütününü ise “Başkomutan” yönetmektedir. 
Onlu Sistem içerisinde geliştirilen bu hiyerarşi, savaş başlangıcında yahut savaş esnasında orduya hız kazandırır ve ordu sistematik biçimde hareket eder. Başkomutanın diğer komutanlara verdiği emirler, onlu sistemin düzeni sayesinde askerlere daha hızlı ulaşır ve iletişim kopukluğu olmaz. Bu sayede savaş öncesinde ya da savaş esnasında düzen ve iletişim açısından herhangi bir sorun yaşanmaz. 

2) Askerî Kavram ve Unvanlar 

    Eski Türklerin kültüründe askeri yapı çok önemli bir yer tutuyordu. Çünkü askerlik ve ordu düzeni en sistemleşmiş toplumlar onlardı. Bu bağlamda çok sayıda kavram kullanılıyordu. Bunlardan bir kısmı askeri teşkilatla ilgili bir kısmı ise teşkilat yapılanması dışındaki kavramlardı. Bunların bu denli çok kavramının oluşu, Türklerin hayatında askerlik ve ordunun önemini ortaya koymaktaydı. 
En eski kavramlardan biri “sü” idi. Bu kelime “asker” karşılığında kullanılıyordu. Sü kelimesi aynı zamanda “ordu” anlamına da geliyordu. Çeriğ kelimesinin anlamı da “asker” idi. Urungu kelimesi ise, aynı şekilde “savaşçı” anlamına gelmekteydi. Bu kelimelerden askeri teşkilatı aydınlatacak kavramlar da üretilmişti. Bunlardan biri “Sü-başı= Sübaşı idi. Bu ise “ordu başı, ordu komutanı” anlamına geliyordu. Sü kelimesi ile birlikte bey kelimesi de kullanılmıştır. Bey boyun başında bulunan yönetici idi. İdari yöneticiler, aynı zamanda askeri yöneticiler de olduklarından sü-beyi, “ordu başı” anlamına da geliyordu. Çerig başı da aynı anlamı taşıyordu. Buradan başkomutan ve komutanların unvanları da ortaya çıkmaktadır. 

    Bozkır çevresinde uruş “savaş, mücadele” anlamına geliyordu. Aynı şekilde tütüş kelimesi de “savaş, harp, mücadele” anlamında kullanılıyordu. Uruğ kelimesi ise “döğüş, vuruş” karşılığında kullanılıyordu. Süngüş, kavram olarak “savaş, muharebe, savaşta saldırma” olarak biliniyordu. Yagıladaçı kelimesi de “mücahit, savaşkan, mücadeleci, savaşçı” anlamında idi. Akınçı ise “akıncı, geceleyin düşmanı basan asker” anlamına geliyordu. Basığ ise “gece baskını yapılacak olan ve ansızın düşmanın yakalanacağı yer” anlamında kullanılıyordu. Ilgar veya yılgar ise “baskın, hücum, akın, atlı hücum, dörtnala hücum” manasındaydı. 

    Yezek, yizek “asker öncüsü” anlamına geliyordu. Yelme “izci, keşşaf, piştar, öncül” anlamında kullanılıyordu. Yorçu “usta kılavuz” karşılığındaydı. Yirçi ve yirtçi de kavram olarak “rehber, kılavuz, yer gösteren” anlamındaydı. Tıngçı “haberci” idi. Körüg kelimesi ise “casus” için kullanılıyordu. 
Yağı, kavram olarak “düşman” karşılığındaydı. Kır-yağı ise “gizli düşman” anlamına geliyordu. Tutgun ve tutuğ “esir, tutsak, rehin” anlamlarında kullanılıyordu. Askeri unvanlardan biri de çabış, yani çavuş idi. Bu kavram için “savaşta safları düzelten, savaş olmadığı zaman da askeri zulmetmeye bırakmayan kimse” denilmektedir. Bu bilgiden, çavuşun önemli bir unvan olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ordunun savaş düzenine sokulması, safların karışmamasının sağlaması bakımından ordu içinde yetkin ve etkin olduğu görülmektedir. Bu işten sorumlu ne kadar görevlinin olduğu tam bilinmemekle birlikte her askeri birlik için birer çavuşun varlığı düşünülebilir. Bozkır çevresinde askerlik ve ordu büyük önem taşıdığından kahramanlık ve savaşla ilgili birçok kavram oluşturulmuştur. Bu kavramlar askeri yapıyı anlamaya büyük ölçüde imkân sağlamaktadır. En sık kullanılan kavramlar arasında kahramanlıkla ilgili olanlar dikkati çekmektedir. Bu bağlamda “alp, alpagut, er, tonga, sökmen” gibi adlandırmalar vb. çok sayıda terim bozkır çevresinde kullanılıp karşılık bulmuştur.

    Alp kelimesi eski ve yeni birçok Türk lehçesinde “kahraman, cesur, yiğit, zorlu” manalarına gelmektedir. Bu kelime şahıs adı olarak kullanıldığı gibi, bir sıfat, bir unvan ve boy teşkilatı içinde bir asalet zümresinin adı olarak da ortaya çıkmaktadır. Türkçe sözlüklerde alp kelimesinin karşılığı “yiğit, kahraman, bahadır, cesur, zorlu” şeklinde geçmektedir. Bu kelimeden “alpagut, alpırkanmak, alpırkamak, alp yol” gibi kelimeler de türetilmiştir. Alpagut bir rütbedir. Alpırkanmak “yorulmadan ısrarla bir şey üzerinde çalışmak ve kahramanca davranmak” anlamına gelmektedir. Alpırkamak “kendisine yiğit süsü vermek, sebatla çalışmak” manasında kullanılmaktadır. Alp yol ise “tehlikeli, çetin yol” demektir. Alperen ise, “yiğit, bahadır” anlamındadır. Alplık “kahramanlık” olup, alplık etmek ise, “cesaret göstermek” anlamına gelmektedir. 

    Alp kelimesi ile aynı anlama gelen bagatur ve sökmen kelimeleri de bulunmaktadır. Bagatur kelimesi “bahadır, kahraman” anlamındadır. Sökmen kelimesi de “yiğit, kahraman” anlamına gelmekteydi. Ancak bu kelimeler Türk kültür çevresinde tek başlarına ya da diğer kelimelerle birlikte “alp” kelimesi kadar yer almamışlardır. Alp kelimesinin tek başına ya da diğer isimlerle birlikte uzun zaman diliminde yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir. 
Er kelimesi de Türk kültür çevresinde uzun zaman diliminde yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kelimenin sözlük anlamı “erkek, kahraman, yiğit, asker, nefer, işini iyi bilen, yetenekli, koca” olarak yer almaktadır.
 
    Er kelimesiyle birlikte kelimeler de kullanılmaktadır. Bunlar arasında “er adam, er kardaş, er oğlan, er oğlu” vb. kelimeler sayılabilir. Er adam “erkek”, er kardaş “erkek kardeş”, er oğlan “erkek çocuk”, er oğlu “asilzade” anlamlarına gelmektedir. Er kelimesi Türk kültür çevresinde yoğun kullanım alanı bulmuştur. Tek başına kullanıldığı gibi, başka isimlerle de kullanılmıştır. Bunlar arasında Er Basgan, Er Beg, Er Boz, Er Doğan, Er Doğmuş, Er Guş, Er Oğlı, Er Sığın, Er Taş, Er Tigin, Er Tokuş ve Er Tuğrul gibi isimler sayılabilir. 
Tonga kelimesi de Türk kültür çevresinde kullanılmıştır. Tonga “yiğit, kahraman, kuvvetli, şevketli” anlamlarına gelmektedir. Aynı zamanda rütbe ve unvan olarak da yer almaktadır. Bu kelimeden tongalık kelimesi de türetilmiş olup, bunun karşılığı “güçlü, kuvvetli” şeklindedir. Tonga, Bebür’e verilen addır. Bebür, kaplan cinsinden bir hayvan adıdır. Türkler arasında eskiden beri kullanılan bu kelime çok yaygın olarak bulunmamaktadır. Bu çerçevede Türk kültür çevresinde Alp Er Tonga, Alp Kılıç Tonga, Tonga, Tonga Alp Er, Tonga Tigin ve Tonga Tonga adları yer almaktadır. 

3) Askerî Teşkilât

    Eski Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Eski Türk devlet teşkilâtında, özellikle sulh zamanlarında, sivil ve ordu düzeni diye bir ayrım yoktu. Ordu, bir halk ve halk da bir ordu düzeninde yaşardı. Türklere göre Türk ordusu kurt gibi, düşmanınki ise koyun gibi idi. Fakat her Türk de diğer Türkler için bir kurttan farksızdılar. 
Atlı baskınlar, bir saat gibi kısa bir süre içinde olur ve sonuçlanırlardı. Bu sebeple Türk ailesi, “Dikkatli ol!” anlamına gelen eski bir deyimle, her an için “Sek” yani uyanık ve dikkatli olmak zorundaydı.     Bugün de Anadolu’da “Seh ol!” denir. Türklerin bir çeyrek saat içinde uyanıp, atlanıp, yerlerini almaları gerekiyordu. Çünkü, Türklerin savaş anlayışına göre baskın, ancak karşı baskınla durdurulabilirdi. 
İşte, bütün bu sebeplerden dolayı, boylar ve hatta küçük aileler bile uyurken, “Kargu” yani gözcüler ile “Yelme” denen öncüler çıkarmak zorundaydılar. Baskın haberi gelince, herkes yerlerini otomatik olarak alırdı. Çünkü yüzyılların meydana getirdiği “Orun” yani yer alma düzenleri ile diğer töreler, bunu kişilerin benlik ve iradelerine kadar sindirmişlerdi. Devlet içinde de durum aynıydı. Her büyük memur ve vali, aynı zamanda bir komutandı. 
    Ordu düzeninden boylar, boy düzeninden de ordu doğuyordu. Batı Göktürk Devleti, “On-Boy” Türklerinden meydana gelmişlerdi. Türklüğün en soylu ve en ileri kitleleri olan bu boylar, doğu ve batıda beşer tane olmak üzere, ikiye bölünmüşlerdi. Türk yazıtları ise bu boylara “On Ok” adını veriyorlardı. Boylar için, böyle bir ok deyiminin niçin kullanıldığı önemlidir. 
Çok eski Göktürk efsaneleri, Türk adlı bir ata ile onun on oğlundan söz açıyorlardı. Türklerin inancına göre On Oklar, bu on çocuktan türemişlerdi. Büyük Hun Devleti ile Attila Hunlarının ordu teşkilâtı da 24 Oğuz boyunun düzenini andırıyordu. 24 Oğuz boylarının bölümlere ayrılmasında ikili, dörtlü, altılı ve yirmi dörtlü bir bölüm düzeni vardı. 

    Oğuz boyları, “Boz Ok” ve “Üç Ok” olmak üzere, iki bölüme ayrılıyorlardı. Mete’nin kurduğu devlet teşkilâtında ise “sol ve sağ bilgeliği” diye ikili bir düzen vardı. Oğuz Han’ın altı oğlu vardı. Bu çocukların üçü “Boz Okları” ve diğer üçü de “Üç Okları” meydana getiriyorlardı. Mete’nin devletinde ise ordu, “Sol” ve “Sağ” bölümlerinin emri altında bulunan “Altı Boynuza” bölünmüştü. Oğuz Han’ın altı oğlundan her birinin dörder oğlu vardı. Mete’nin ordusuna gelince, orada da bunların yerini “Dört Köşeler” alıyorlardı. Oğuz Han’ın 24 torunu vardı. Bu torunların her birinden de birer boy türemişti. Mete’nin ordusunun tümü ise “24 tümenden” meydana geliyordu. 
Aslında “2, 4, 6, 12, 24” sayıları, birer takvim rakamları ile zaman birimlerinden başka bir şey değildiler. Bundan da anlaşılıyor ki, eski Türk devlet düzeni ile ordu düzeni, aritmetik rakamlar üzerine kurulmuşlar ve böyle işlemişlerdi. 
Eski Türk devletlerinde askerî teşkilât, boy veya bölge beyleri ile sınır garnizonları olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Eski Türklerde ordu komutanları, esas itibari ile Kağanların küçük kardeşleri olan “Şadlar” idiler. Fakat geniş bölgelerde birçok Şad bulunur ve bunların başına da “Yabgu”, “Kül-Çur”, “Apa-Tarkan” gibi büyük Başkomutanlar getirilirlerdi. Sınır garnizonlarını ise bağımsız Şadlar idare ederlerdi. Fakat bu sınır komutanları, doğrudan doğruya Kağan’a bağlı idiler. Moğolistan ve Batı Mançurya sınır Şadları ise “Küçük Kağan” emrinde idiler.
Boy ve bölge beyleri, sulh zamanında kendi bölümlerini idare ederler ve savaşta da askerleri ile Kağan’ın ordusuna katılırlardı. Bu düzen, eski Türk hayatında çok önemli bir kaide idi. Gerçi devletin toprakları, Kağan’ın akrabaları ile başarılı komutanları arasında bölünmüşlerdi. Fakat her bölgeyi idare eden beylerin tek amacı, kağanlarını desteklemek ve onun komutası altında ordunun bir parçasını teşkil etmekti. 

4) Savaş ve Fetih ile İlgili İsimler ve Unvanlar

    Üstün nitelikli savaşçılar, özellikle silah kullanmada, düşmana baskın yapmada, düşmanı pusuya düşürmede, düşman safları yarıp parçalamada, düşman kuvvetlerini kuşatmada ve imha etmede son derece ustadırlar. Başka bir deyişle onlar, yüksek savaşçılık yetenekleriyle savaşları ve akınları zafere ulaştırırlar. Türklerde böyle kişiler kahraman olarak vasıflandırılır ve onlara karşı büyük saygı ve hayranlık duyulurdu. Yeni doğan çocuklara da onların savaşta gösterdikleri başarılarıyla ilgili birer isim verilirdi.
Meselâ “Yağı Basan” (düşmana baskın yapan), “Yağı Bastı-Yağı Sıyan” (düşmanı basan, düşmanı kıran), “Sü Sıyan” (asker kıran), “Er Basgan” (düşman askerlerine baskın düzenleyen), “Er Biçen” (asker doğrayan), “İl Gazi” (İl=Devlet), “İl Almış”, “İl Aldı Bey”, “İl Basmış”, “İl Katmış”, “İl Basar Bey”, “İl Urmuş” (ülke zeptetmiş), “Sancar” (mızrak saplayan), “Bozan” (düşman ordusunu bozan), “Çalık” (vurucu, kırıcı, zarar verici) gibi isimler, hep savaşlarda, akınlarda ve çarpışmalarda gösterilen başarılarla ilgilidir. 
Türkler, zafer kazanan ve ülkeler fetheden fatih komutanlar için de “Kapgan” veya “Kapan” unvanını kullanmaktaydılar. “Kapgan” veya “Kapan” sözü, Türkçe “kapmak” fiilinin köküne geniş zaman eki getirilmek suretiyle yapılmış bir isimdir. “Kapan, alıp kaçan, elde eden, fetheden” anlamına gelmektedir. Arapça kökenli “Fatih” sözünün tam bir karşılığıdır.  




Sonuç

    Türkler, tarih boyunca kurdukları devletleri, fethettikleri bölgeleri ve halkın güvenliğini askerî teşkilatlanma sayesinde koruyabilmiş ve geliştirmişlerdir. Farklı kavimlere örnek olmaları bir yana, kendilerinden sonra kurulacak olan Türk devletlerinin ve Müslüman-Türk devletlerinin askerî teşkilatlanmalarına da örnek teşkil etmişlerdir. 
Farklı kavimlerin aksine, Türk ordu ve askerî teşkilâtında ücretli yahut sınırlı askerlik yapılmamıştır. Ordu halk, halk ordu olmuştur. Ordu sistematik hesaplamalar ve stratejik planlar ile yönetilmiş, askerlik ise tam disiplin ile yürütülmüştür. Ordu içerisinde oluşturulan hiyerarşik düzen, askeri teşkilâtlanmanın neredeyse temelini oluşturmuş ve sonraki dönemlerde geliştirilmiştir. 
Türklerde askerî teşkilât hiçbir zaman pasif kalmamış, her zaman dinamik, hazır ve çevik durumda bulunmuştur. Savaşlarda ve baskınlarda kahramanlık gösteren askerler, yüce ve kutlu unvanlar ile onurlandırılmıştır. Adları, sonraki nesillere miras misali verilmiş ve birçoğu günümüze kadar aktarılmıştır. 
Şanlı Türk ordusunun yüce neferlerinin her birine, tarihin her döneminde müteşekkir olduk ve olmaya da devam edeceğiz. 






KAYNAKÇA

DURMUŞ, Eda, Eski Türklerde Askerî Yapı, Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, IV. Cilt, 2020.
KOCA, Salim, Selçuklular’da Ordu ve Askerî Kültür, Berikan Yayınevi, Ankara, 2005.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara, 1979.
TEKİNOĞLU, Hüseyin, Hun Türkleri, Kamer Yayınları, İstanbul, 2017.





Read More

9 Kasım 2020 Pazartesi

ESKİ TÜRKLER VE DİN

Kasım 09, 2020 3

 

Eski Türkler ve Din

Elif H. PAMUK
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Akademi Tarih Blog sayfası geleceğin tarih araştırmacılarına destek vermeye devam ediyor. Elif Pamuk'la Orta Asya Türklerinin inanç sistemine bilimsel yolculuk yapıyoruz.



Eski Türkler, çok geniş sahalara yayılarak hudut bölgelerinde yabancı din ve kültürlerin tesirlerine maruz kalmakla beraber, XI. asırda İslâmiyet, umumî ve milli bir din haline gelinceye kadar Şamanîlik büyük göçebe kitleler arasında hâkim bulunuyordu. Heredot’un belirttiği bazı inanç ve merasimlere bakılırsa, Şamanîliğin tarihini M.Ö. VI. asra kadar çıkarmak da mümkündür. Hunlar devrinde “Tanrı” kelimesi hem göğü, hem de ulûhiyeti ifade ediyordu. Bu devrin hükümdarlarına verilen “Tanrı kut” unvanı da, Türklerin ilâhı hâkimiyet telâkkisinin başlangıcını, gökle alâkalı olduğunu ve tek Allah inancına doğru bir tekâmülün mevcudiyetini gösterir. Nitekim Göktürkler devrinde, gökle alâkalı olmakla beraber, mücerret manası ile tek bir “Tanrı” varlığı inancı meydana çıkmıştı.[1]


Türkler yere, yalnızca atlarının ayakları ile bağlı idiler. Onlar kendilerini, yağız yer ile masmavi gök arasında asılmış ve boşlukta yürür gibi düşünürlerdi. Türk’ün başı, gökteydi. Onun zihnini yoran ve kalbini dolduran tek şey, üzerini kaplayan sonsuz mavilikti. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi, onun düşüncelerini birleştiren ve tek amaca yönelten önemli bir sebepti. Tıpkı ailesini, kendi başkanlığında toplayan kubbeli otağı, evi gibi. Otağın altında bir ailesi reisi, gök kubbenin altında da bir Türk Kağanı vardı. Elbette ki bu sonsuz ve mavi kubbenin, onun üstünde dolaşan Güneş, Ay ile yıldızların da, bir sahibi ve hakanı olacaktı. Her şeyi o yaratmış ve yaratıklara da yaşasınlar diye yerler ile suları o vermişti. İşte Türklerin çok erken çağlarda, “Tek Tanrı’ya” inanmış olmalarının başlıca sebebi bu idi. İnanç ve düşüncelerdeki birlik, toplumda da dirlik ve düzen doğurmuştu. Tek Tanrılı dinler, ancak yüksek içtimaî bir seviyeye erişmiş milletlerde görülürdü.

Türklerde “Tanrı anlayışı” da, gelişmiş bir seviyede idi. Tanrının şekli ve biçimi hakkındaki tasavvurlar, zihinlerden silinmiş ve manevî bir ruh anlamına girilmişti. Türklerin, Tanrı’nın şekil ve biçimini, nasıl düşündüklerini, yine en iyi olarak Göktürk yazıtlarında bulabiliyoruz. Onlara göre Tanrı, “Tengriteg Tengri”  yani “Tanrıya benzer Tanrı” ya da “Kendine benzer Tanrı” idi.


Türklerde, yeri ve göğü yaratan tek ve büyük bir yaratıcı vardı. Ayrıca yer ile gök, her ikisi de birbirine bağlı, kutsal varlıklardı. Yer ve gök insanlara, özellikle Türklere iyilik getirirlerdi. Türkler, yardım isteyecekleri zaman hem gökten hem de yerden, her ikisinden birden yardım dilenirlerdi. Ant ve yemin içerlerken de, gökle beraber, yer üzerine de yemin ederlerdi. Aslında tek bir gök değil, birçok “Gökler” vardı. Güneş, Ay ile yıldızların dolaştıkları gökler de, hep birbirinden ayrı göklerdi. Yer ve göğü yaratan büyük yaratıcı ise, bütün göklerin üstünde, kendi göğünde oturuyordu. Ama bütün bu göklerin hepsi de tek deyimle, yani “Tengri” sözünde toplanıyorlardı.


Türkler, yer ve yeraltı âleminin bütününe “ Yağız Yer”, yeryüzündeki kutsallıklara da “Yer ve Su’lar” derlerdi. Eski Türkler, yere de büyük önem veriyordu. Çünkü bütün varlıkların oluş nedeni ve beslenmesi yerden geliyordu. Ölen ve yok olanları bağrına alan da, yine yer idi. Yerin rengi yağızdı. Onun için, özellikle yeraltı korkunçtu.


Türkler, “Yağız Yer” derler iken, yerin sonsuz derinliklerini ve karanlıklarını da düşünürlerdi. Bu düşünce onlara, korku ile karışık bir ürperme verirdi. Yeryüzü ise, Türklerin “Yer-Su” dedikleri kutsallıklar ile dolu idi. Birbirinden ayrılmayan ve her zaman beraberce söylenen bu iki kutsal varlık, Tanrı ve Gök gibi, insanların kaderlerini de çizebiliyorlardı.  Türklerin üzerlerinde yaşadıkları yer ve sular, aynı zamanda Türklerin koruyucusu idiler. Tıpkı “Türk Tanrısı” gibi, bir de “Türk Yer ve Suları” vardı. Yer ve Sular Tanrı değil, sadece birer kutsallık idiler.


Türkler, “Güneş” ve Güneş’in doğduğu “Doğu’ya” da saygı gösterirlerdi. Doğu, Güneş’in doğduğu yöndü. Bu sebeple, Türkler doğuya büyük önem verirlerdi. Batı ise, Ay’ın bir sembolü halinde idi. Türklerde Güneş, Ay’dan daha önemliydi. Güneş doğarken diz çökerek, Güneş’e selâm vermek veya güneşten yardım dilenmek gibi istek ve saygı hareketleri, Türk tarihinde çok görülen olaylardı. Türkler bu nedenle, ölülerinin başları ile evlerinin kapılarını da, doğuya çevirirlerdi. Yön tayin ederken de, yüzlerini yine doğuya dönerlerdi. Yüzlerini doğuya dönen Türkler, doğu yönüne “ileri” derlerdi. İleri yerine, bazen “gündoğusu” deyimini kullanırlardı. Doğunun sembolik rengi, Türklere göre mavi veya yeşildi. Kır ve demirî kır atlar da bu yönün sembolü idiler.


Güney, Doğu’dan sonra önemli ikinci yön idi. Güney, “Güneş’in gezindiği” bir yön idi. Türkler güneye “Kün Ortası”, yani “Gün Ortası”  derlerdi.  Güneyin sembolik rengi kırmızı idi. Atları ise, al ile doru atlardı. Batı, üçüncü yöndü. Batı, yüzleri Güneş’e dönük Türklerin arkasına düşüyordu. Bu sebeple, Türkler batıya, “arka” veya ‘arkaya’ anlamına gelen “kurı” deyimini kullanırlardı. Batıya, “Gün Batısı” da denirdi. Batının sembolik rengi beyaz ve atları ise ak atlardı. Kuzey, Türklerin en son saydıkları bir yöndü. Eski Türkler, kuzeye ‘sol’ anlamına gelen “yarı” diyorlardı. Bu söz, biraz da uzaklıkla ilgili idi. Kuzeyin sembolik rengi kara ve atları siyah atlardı.

Türklere göre Güney gündüzün, Kuzey ise gecenin yönü idiler. Eski Türkler, gece ile gündüzün tıpkı Güneş gibi doğup battığına da inanırlardı. Bunun için de tam kuzeye “Tün ortası” ve güneye de “Kün ortası” derlerdi. Dünya’yı yuvarlak bir tepsi hâyâl edersek, bunun yarısı gece ve yarısı da gündüz idi. Tepsi, kendi ekseninde döndükçe, gece ile gündüz yer değiştiriyorlardı. (Altay dağlarındaki kurganlarda, bu düşünceyi temsil eden bazı resimler de ele geçmiştir.)[2]


Türkler, Tanrı'nın ölümsüz olduğuna inanırlar. Onların arasında ahiret, mahşer günü, hesapların görülmesi, cennet ve cehennem inancı bulunmaktadır. Türkler, bugün "Münker ve Nekir" denilen iki meleğin varlığına ve onların insanı, bütün hayatı boyunca takip ettiklerine inanmaktadır. İnsanın sağında bulunana " Yayuçi" solunda bulunana da "Körmös" derler. Ayrıca Türkler, ruhların ebedîliğini, iyi ve kötü ruhların bulunduğunu kabul ederler.


         Türklerde "yuğ" denilen cenaze merasimleri son derece önemlidir. Ölenin sosyal durumuna ve yörelere göre, yuğ farklılık arz eder. Ölülerin yakıldığı yönünde bazı rivayetler olsa da, onların kefenlenerek gömülmesi geleneği vardır. Öldükten sonraki hayatlarının rahat olması inancıyla, bazı yörelerde, erkek ölülerin silahları, kıymetli eşyaları ve tam teçhizatlı atları; kadınların da mücevherleri ile birlikte gömüldüklerine dair bilgiler bulunmaktadır.


Ölenin yeri belli olsun diye, kurgan inşa ederler, mezarların üstünü tümsek yaparlar ve geniş daireler şeklinde taş yığarlar. Ata ruhlarına saygı gösterirler. Ölen atalar için at, sığır ve koyun kurban ederler. "Ölü aşı" denilen ziyafetler verirler.


Dağlar, Tanrı'nın makamı sayılırlar. Bunun dışında ateş kültürünün onlar arasında önemli bir yeri vardır. Onun maddi ve manevi kirleri temizlediğine inanırlar. Türkler arasında kendisine kutsallık atfedilenlerden birisi de, Umay'dır. Dişi bir tanrıça olarak nitelenen veya koruyucu ruh olduğu vurgulanan Umay, genellikle çocukların koruyucusu ve hamisi olarak telakki edilmektedir. Bugün bazı Türk toplulukları arasında "Umay Ana" şeklinde bu inanç varlığını sürdürmektedir. (Ancak, tarihi süreç içinde bazı değişikliklere uğrayan bu inanış, özellikle Anadolu Türkleri arasında, menşeine ters bir anlam kazanarak, "Umacı" adıyla çocuklan korkutan bir karakter kazanmıştır.)


Geleneksel Türk dini inanışında, ibadet karşılığında "alkış", "yükünme" ve "ötünme" gibi kelimeler kullanılmıştır. Tek Tanrı'ya inanan Türklerde, ibadetin merkezi Tanrı'dır ve O'nun rızasını kazanmadır. Türklerin günlük ibadet ve ibadethaneleri olduğu konusu, pek açık değildir. İbadet, resmi ibadet ve halk ibadeti şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Resmi ibadet, baş "din adamı" sıfatıyla Hakan'ın yönettiği ibadettir. Devlet törenlerini olduğu gibi, dini törenleri yönetmek de Hakan'a aittir. Türklerde ibadetler genellikle ilkbahar, yaz ve sonbaharda yapılır. Ayrıca, tesadüfen belirli bir zamana bağlı olmadan yapılanlar da vardır. Bayram ve ayinlerde, kurban takdim edilir. Kurbanlar ve dini törenlerde "Kam" denilen dini kişilerden de yararlanılır. Kurbanların en önemlisi attır. Bunun yanında koyun ve sığır da kurban edilmektedir.[3]


Çağdaş Bizans tarihçisi Theophylaktos; Türklerin, toprağı, suyu, ateşi ve havayı (dört unsuru) takdis etmekle beraber, sadece yerlerin ve göklerin hâliki bir Tanrı’ya taptıklarını, ona at, sığır ve koyun kurban ettiklerini, istikbali haber veren kâhinler (kam)  olduğunu söyler.


Eski Türk dininde, (Şamanilikte) bir peygamber ve mukaddes kitap olmadığı için, kamların (şaman) birçok vazifeleri ve büyük nüfuzları vardı. Bu kamlar arasında, Oğuzların destanı, Korkud-Atası, Çingiz Han'ın tarihi Gökçe’si çok kudretli şahsiyetler idi. Gerçekten bunlar, Tanrı’nın, cihân hâkimiyetini Oğuz Han’a ve evlâtlarına Çingiz Han’a ihsân ettiğini müjdelemişlerdir.


        Göktürk Kitabeleri, Şamanlar hakkında bir şey söylemiyorsa da, Çin, Bizans, İslâm ve Hıristiyan kaynakları, Şamanların çeşitli dini vazifeleri ve tesirleri hakkında dikkate şayân bilgiler verirler. Çağdaş İranlı tarihçi Cüveyni: “Uygurlar'da sihir ilmini bilenlere ‘Kam’ derler. Bunlar, şeytanlara hükmettiklerini iddia ederler. Bugün şehzâdeler onların söz ve dualarına çok itimad ederler ve fikirlerini almadan bir işe teşebbüs etmezler. Hastaları da Kamlar tedavi eder.” der.

Müslüman ve Hıristiyan anlayışından farklı olarak, kamların Tanrı ile münasebetlerine dair inanışlar mevcuttu. Cüveynî, Çingiz adının menşeini izah ederken “Muteber Moğollar’dan işittim ki, şiddetli bir kışta, çıplak olarak, dağlara giden bir kimse vardı. O, Tanrı ile konuştum, buyurdu ki, yeryüzünü Timuçin'e ve oğullarına verdim. Adını da Çingiz Han koydum” demiş. Bununla, kamların Tanrı ile münasebette bulunduğu inancı yaşıyordu.


Reşideddin de “Gökçe’nin göğe çıktığından, Tanrı ile görüştüğünden ve daima Çingiz Han'ın yanına gelip, onun dünya hükümdarı olacağından bahsederdi.”  kaydı ile bu hususu teyit eder.


Kırgızların yılın muayyen bir gününde toplandıkları, musiki-şinasları ve şarkı âletleri hazırlandıktan sonra, içmeye ve raks etmeye başlayan kamların kendinden geçtiği, bu esnada ona istikbâlde vuku bulacak hâdiseler hakkında sual sordukları, onun da o yıl zarfında bolluk-kıtlık, yağmur-kuraklık, hastalık, emniyet-düşman durumu hakkında haberler verdiği ve bunların doğru çıkacağına inanıldığı rivayet ediliyor.


Tarihçi Cüveynî, kamların istikbale ait haberlerini nücûm ile iştigallerine atfeder. Rubruck'a göre onlar, astronomiden anlar; husuf ve küsuf hâdiselerini önceden haber verirler. Ay ve gün tutulunca, halk, evinde ayakta bekler ve bir kimse dışarı çıkmaz. Tutulma hâdisesi sona erince de, halk içki ve müziğe başlar ve eğlenir. Şamanlar onlara istikbâlin iyi ve kötü hâdiselerini bildirirler. Kamların tavsiyeleri olmadan orduyu toplamaz ve savaşa girişmezlerdi. Nitekim kâhinler müsaade etmediği için, Moğollar uzun zaman bekledikten sonra Macaristan’a dönmüşlerdir.


Türk-Moğol Şamanîliği arasında bazı farklar gözüküyorsa da, bunları ayırmak kolay değildir. Söylendiği gibi kamların Ay ve gün tutulmaları hakkındaki bilgileri muhtemel olarak Uygur medeniyeti ile temastan sonra, astronomlara ait bulunmak icab eder. Moğollar, İslâm memleketlerini istilâ edince de, riyaziye ve heyet âlimlerini kıtaldan istisna etmişler ve onları yanlarına alarak istikbali keşfe çalışmışlardır. Mengü Han’ın sarayı karşısında baş şamanın ikametgâhı bulunurdu. Han, onların sözlerinin yapılması lüzumunu belirtirdi.


Kumanlar da kamlara çok itibar eder; kehanetlerine, tebşirlerine ve sihirlerine itimat eder ve verdikleri haberlerin Tanrı’dan geldiğine inanırlardı. Şamanlar, geceleyin dûa ve sihri faaliyetlerini yapar; ellerindeki davulları şiddetle yere vurur, nihayet hiddetlenir ve bizzat kendisini bağlar. Bundan sonra karanlıkta rûh gelir ve haberler verir.


Rivayete göre bir Macar, böyle bir merasim esnasında aralarında gizlenmiş. Çadırın üstünde bulunan rûh, içeride Hıristiyan olduğu için gelemeyeceğini haykırmış. Bunu işiten Macar da, süratle oradan kaçmıştır.


         Şamanlar hasta olunca da çağrılır; o da büyüye başlar ve hastalığın tabiî veya cin eseri olduğunu söyler ve tedaviye girişirdi. Kamlar, çocukların doğuşunda da onların kaderlerini haber verirlerdi. Nitekim Dede Korkut da, çocuk doğunca dâvet edilir; o da dûa eder; ismini koyar ve “Adını ben verdim, ömrünü Tanrı vere.” dileğiyle vazifesini bitirirdi.


Kamların hastalık ve ölüm zamanlarında vazifeleri çok ehemmiyet kazanırdı. Bir kimse hasta olunca, ona evinin yakınında bir çadır kurulur; hastalık fena rûhların eseri olduğu için hizmetine köle ve câriyeler bakar, çadır üzerine işaret konularak başkalarının yaklaşmamaları belirtilirdi. Sadece kam hastanın yanına gider; kendisine göre dûa ve vasıtalarla tedâviye başlar, akrabası iyileşinceye kadar kendi hastasını görmez ve ölünce de orada merasimle defnedilirdi.


Türklerin ölüm ve defin merasimleri de ruhun ebediyetine ve ahirete inanışın bir icabı olup bu hususta çok zengin tarihî malzeme vardır. Göktürklerde, ölünün cesedi çadırın içinde yatırılır; akrabaları kendisine at ve koyun kurban ederlerdi. Hepsi ata biner, çadırı yedi defa dolaşır ve feryada başlarlardı. Çadırın kapısına geldikleri zaman bıçakla yanaklarını yaralar; kan gözyaşlarına karışırdı. Cesedin defni, mevsime göre, yaprakların yeşermesi veya dökülmesi zamanına kadar, yâni ilk ve son bahara değin, bekletilirdi. Defin esnasında da aynı mâtem merasimi yapılırdı. Ceset ölünün silâhları ve kurban edilen atının külleri ile birlikte gömülür ve bu ata binerek cennete gideceğine inanırlardı.


Esasen han ve beylerin atları da semavî bir menşeden gelirdi. Bu yüksek şahsiyetlerin mâtem merasimlerine yabancı devlet elçileri de katılır ve onlar da Türkler gibi yüzlerini yaralamağa ve aynı şeyleri yapmağa mecbur edilirdi. 572 de gelen Çin, 576 da gelen Bizans elçileri Mukan ve İstemi hanların matemlerine katılmağa zorlandıkları zaman, bunu garip karşılamışlar; fakat nihayet sakallarını tıraş ederek mâteme iştirak etmişlerdir. Türkler, bu mâtem merasimine «Yuğ» adını verirdi ki Türkçe “yığla” (ağlamak) da buradan gelir. Bizans kaynakları, bu mâteme “dohıya” denildiğini söylerler.


Eskiden, ölenlerin cesetleri yakıldığı halde, bilâhare gömüldüklerine dair de bazı işaretler vardır. Ölen hükümdar ve kahramanların mezarları üzerine, öldürdükleri düşmanların taştan balbal denilen heykelleri konur ve bunların ahirette kendilerine hizmet edeceğine inanılırdı. İslâmiyet, nasıl zaruret halinde cihadın farz ve sevap olduğunu emrediyorsa, eski Türk dini de böylece savaşı dinî bir müdafaa vazifesi sayıyordu. Bu sebepledir ki, ömrünü muharebe ve fetihlere ayıran Oğuz Han “Çok savaştım; Tanrı’ya borcumu ödedim.” diyordu.


Göktürk han ve beylerinin mezarları üzerine tuğladan bir bark yapılır, içerisinde duvarlarına ölünün resmi ve yaptığı savaşların tasvirleri de çizilirdi. Avrupalı seyyahlar, Tuna boylarından Altaylara kadar, Kıpçak ve Kanglıların “Kurgan” denilen tepe gibi mezarlarını ve üzerlerinde ölülerin heykellerini görmüşlerdi. Sonraları taş-nine denilen bu Kıpçak mezarlarına ait heykellerin (Sin-taş) başları kırılmış bulunuyordu. W. Barthold, bu heykellerin kırılışını İslâm taassubuna değil, Moğollara atfediyor. Zira ona göre Moğollar, eski insan resimlerini hayattaki kimselere zarar vereceği itikadında idiler ki bu münasebetle de Türk ve Moğol inanışlarında bir fark daha kaydedilmiş oluyor.


         Türklerin mâtem esnasında yaptıkları merâsim ve âdetlerden bazıları İslâm devrinde de devam etmiş ve Selçuklular zamanında türlü şekilleri ile yaşamıştır. Hastaların ayrı bir çadırda tutulması ve kimse ile temas ettirilmemesi, bulaşıcı hastalıklara karşı sıhhat kaidelerine uygun bir tecrübenin, dinî bir inanış haline geldiğini göstermektedir.


Göktürkler ve halefleri yabancıların, beraberlerinde zararlı ruhları getirdiklerine veya sihir yaptıklarına inandıkları için hudutlarda ve hakanların huzuruna girişlerinde, kamlar tarafından iki ateş arasından geçirilmek suretiyle bir merasime tabi tutuluyor ve temizleniyorlardı. Ateş fenalıkları temizlediği için, ölülerin eşyaları da onunla temizlenmeden önce kullanılmazdı. Bu da, tecrübelerle mikroba karşı müdafaanın nasıl bir dinî inanış haline geldiğini gösterir.


Şamanların dûa ve ilâhileri tespit edilememiştir. Zira bu dûalar, onların istiğrak halinde bulunduğu zaman irticalî olarak okunur ve bu esnada kendilerinden geçmiş bulundukları için de hatırlanamazlar. Yalnız Tanrı ile insanlar arasındaki münasebetlere dair haberler bize kadar intikal ettiğinden, bunların böyle bir ruh haleti dışında olduğu anlaşılıyor.


Türkler arasında yağmur ve kar yağdırmaya dair inanış ve faaliyetler hakkında hikâyeler çok eski olup, İslâm devrinde de devam etmiştir. İslâm müelliflerine göre; Nuh Peygamber Türkistan’ı oğlu Yâfes’e verdiği zaman, o bu kurak ülkede ne yapacağını sorar. Babası da, oğluna yağmur yağdırma kudretini bahşeder ve üzerinde dûa (îsm-i âzam) yazılı olan bir taş (tılsım) verir. İhtiyaç halinde, bu yazılı taş ile Allah’a dûa edilerek yağmur yağdırılırdı. Buna “Yâda taşı” adı verilirdi. Rivayete göre bu taş Oğuzlar eline geçtiği için, onlarla Karluk, Hazar ve diğer Türkler arasında, buna sahip olmak maksadı ile savaşlar eksik olmazdı. Türklerin ecdâdına Allah’ın yağmur yağdırma kabiliyeti verdiği rivâyeti Çin, İslam ve Hıristiyan kaynaklarında sık sık zikredilmiştir. Çin kaynakları, Göktürk devleti kurulmadan önce, Apangu’nun kardeşi tabiat-üstü kuvvetlere hükmediyor ve istediği zaman rüzgâr estirip yağmur ve kar yağdırabiliyordu bilgisini verirler. Bu da onlara ataları Kunlardan geliyordu.


Zira Kunlar, düşmanlarına karşı yağmur, dolu ve kar yağdırarak veya fırtına ve rüzgâr çıkararak onları mağlûp ediyor ve bunu yapan kâhinlere sahip bulunuyorlardı. V. asırda kuvvetlenen Cücenlerin (Avar), bir istilâsına karşı kendilerini bu sayede korudukları da kaydedilmiştir. Böylece Yada Taşı’nın hem kuraklığa, hem de düşmana karşı kullanıldığı rivayet edilmektedir. Eski Arap seyyahı Temîn bin Bahr, Dokuz Oğuzlara (Uygurlara) gitmiş; “Onların beldelerinde garip bir taş olup, bununla istedikleri zaman yağmur, dolu ve kar yağdırıyorlardı. Bu mesele onlar arasında çok yaygın ve meşhur olup, kimse bunu inkâr etmez.” der.


Türkler, birçok eski kavimler gibi, meselâ Orhun Kitâbeleri’nde kaydedildiği üzere Kağan ve beyler ölünce ruhlarının bir kuş gibi göğe, Tanrının yanına uçtuğunu (uça-bardı) kabul ediyorlardı. Eski Türkçede “uçmak” kelimesinin aynı zamanda, cennet manasına gelmesi ve İslâm devrinde bu mefhumu ifade için kullanılması sebebi de budur. Bunun gibi kötü ruhlar da yer altına gider ki buraya da "tamu" deniliyordu ve İslâm devrinde cehennem karşılığı olarak kullanılıyordu.


         Göklere çıkan iyi ruhlar, dünyadaki akrabaları için Tanrı nezdinde şefaatçi bulunuyor ve yeraltına giden kütü ruhlar da, insanlara fenalık yapıyorlardı. Türkler, kıyamet gününe de “Uluğ Gün” adını veriyordu. Altaylıların yaratılış efsanesine göre,  Tanrı Kara Han, yerleri ve gökleri “Kişi” den sonra yaratmıştır.


Kişi de, bu esnada yaratmak kudretine erişmek isteyince, Tanrı onu ışık âleminden yeraltı karanlık diyarına almış; başka yeni bir kişi yaratmıştır. “Erlik” adını alan bu ilk kişi ve onun kandırdığı kötü ruhlar da, düşman oldukları insanları fenalıklara sevk etmiştir.[4]


Her ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, eski Türk inançlarının bazıları günümüze kadar doğru veya yanlış gelebilmiştir. Bu durumda Türklerin başka medeniyet ve kültürler ile karşılaşmasının, ayrıca günümüze kadar ulaşabilmiş destanlarda, dini motiflerin ve inanışlarının bulunmasının da etkisi büyüktür. Birebir aynı olarak inanılmıyor ve uygulanmıyor olsa da, eski Türk dininin ve inançlarının, bizdeki etkilerinin yok olmadığı aşikârdır. Hala belirli bölgelerimizde (Örn. Anadolu) bu inanç ve uygulamalar içerik, anlam ve isim olarak değişmişse de, sıklıkla rastlanmaktadır.

 

 

KAYNAKLAR

 

ÖGEL Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara, 1979.

ERDEM Mustafa, Geleneksel Türk Dini ve İslam, Dinî Araştırmalar Dergisi I. Cilt II. Sayı, 1998.

TURAN Osman, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969.

 

 



[1] TURAN, Osman, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s. 48

[2] ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara, 1979, s.311-312-313-314-315-316-317.

[3] ERDEM, Mustafa, Geleneksel Türk Dini ve İslam, Dinî Araştırmalar Dergisi I. Cilt II. Sayı, 1998, s.82-83.

[4] TURAN, Osman, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s. 48-50-51-52-54-55-56-57-58-59.



Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot