akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Mustafa ULUSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa ULUSOY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2022 Çarşamba

Orta Asya Türk Tarihi 2. Bölüm

Mart 09, 2022 0

 



        Orta Asya Türk Tarihi konusunda uzman tarihçi Yazar Mustafa Ulusoy ile arkadaşımız Seda Özdemir'in yaptığı söyleşinin 2. Bölümü sayfamızda iyi seyirler.



Read More

11 Ekim 2021 Pazartesi

Orta Asya Türk Tarihi 1. Bölüm

Ekim 11, 2021 0







Tarihçi- Yazar Mustafa Ulusoy'un konuk olduğu Orta Asya Türk Tarihi Söyleşinin ilk bölümü yayında.








 

Read More

25 Ağustos 2020 Salı

Türkistan’da İki Eski Arkadaş Nikolas İlminski ve Ibıray Altınsarin

Ağustos 25, 2020 0

Nikolas İlminski ve Ibıray Altınsarin

 
Tarihçi - Yazar


Türkistan’da İki Eski Arkadaş Nikolas İlminski ve Ibıray Altınsarin

            İlminski’yi ve İlminski’nin şahsında Rusların eğitim siyasetini bilmeden hem Çarlık Rusya’nın hem de Sovyetlerin eğitim siyasetini anlamak zordur. Bu fikirle Nikolas İvanoviç İlminski’nin ve Kazak aydını Ibıray Altınsarin’in tanınmasından yanayım.

            İlminski Rusların 1860’tan sonraki yeni eğitim siyasetinin kurucusu olacaktı. “Protivomusulmanskoe Otdeleniye”nin (İslam karşıtlığı dairesi) başına geçtiğinde henüz 24 yaşındaydı. Akademide Tatarca ve Arapçanın yanı sıra teoloji derslerine girdi. 1847 yılında misyonerlik amacıyla kurulan Tercüme Komitesi’nin başkanlığına seçildi. Bu komitenin amacı Hıristiyanlıkla ilgili dini kitapları Rus olmayan halkların diline aktarmaktı. 1858 yılında Orenburg Bölge Komisyonluğu’na üye olarak seçildi.[1] 1858 yılında Ibıray Altınsarin ile tanıştı ve daha önce özellikle Kazan Tatarları ve Başkurtlar üzerine yoğunlaşan misyonerlik faaliyetlerinin mecranı Kazaklar üzerine değiştirdi. İlminski, bu durumun sebebi olarak Tatarlardan gerekli verim alamamayı ve diğer Türklerin daha az dindar olmalarını gösteriyordu. Bu yaklaşımda görülüyor ki Ibıray Altınsarin’in de hasbelkader rolü var. Bu tanışma faslını İlminski kendi hatıratında nakleder, özetle İlminski ve Altınsarin V. V. Grigoryev’in evinde tanışmışlardı. Ibıray’ın dedesi Balgoja Bey’in dostu olan Grigoryev, Ibıray için özel iltifatlar ederek onu İlminski’ye takdim etmişti. O zamana kadar Ibıray zaten Grigoryev’in yanında tercümanlık yapıyordu. Bu tanışma faslından sonra Ibıray’la İlminski’nin ilişkiler git gide ilerlemişti, hatta Ibıray İlminski’nin evinde her gün beş saat civarı misafir oluyordu ki İlminski de bunu hatıratında Ibıray için, evimde kalıcı misafir oldu diyerek anlatıyordu. Hatta İlminski ve çevresindekiler Ibıray’a İvan Alekseyeviç dediklerinden de bahseder.[2]

            1860’lı yıllar yeni eğitim sisteminin tatbiki için hareketliliğin yaşandığı dönemdi. Esas maksat Kazak bozkırlarında Tatarların etkisinin kırılması ve Rus etkisinin yerleştirilmesiydi. Ocak 1867’de Orenburg Genel Valisi Krıjanovski, İçisleri Bakanı Valuyev’e “Rusya’nın doğu kısmında İslam dininin yayılmasına karşı önlemler” konusunda bir rapor sunmuştu. Krıjanovski Türkistan’ın işgal edilmesi ile bu bölgede İslam’ın tesirinin artacağını öne sürüyordu. Bölge halkının büyük bir kısmının Buhara, Hive ve Hokand Hanlıkları ile ticari ilişki içinde olduğunun da altını çiziyordu. Krıjanovski’yi en çok rahatsız eden konulardan biri Tatarların Kazaklar üzerindeki etkisinin artması olmuştu.

            Krıjanovski’nin raporu Eğitim Bakanı Tolstoy’a ulaşır o da 1869’da değerlendirmesi için İlminski’ye gönderir. İlminski, Tolstoy’un talimatını yerine getirir ve “Kazakların Eğitimleri İçin Alınan Tedbirler Meselesi Konusunda Düşünceler” adlı bir rapor hazırlar. Ona göre Krıjanovski haklıdır. Kazaklar, Tatarca okumaktadır. Hatta Tatarların Kazaklar üzerindeki tesirine karşı yapılan çalışmalar bile Tatar dilinde yazılmaktadır.” İlminski şu tavsiyelerde bulunur: “Öncelikle Kazak okullarında Tatarca İslami eğitim değil, Kazakça-Rusça eğitim verilmeli. Daha sonra, bu okul öyle bir tarzda olmalı ki geniş bir kitleye hitap etmeli. Son olarak, bunun içinde, doğal olarak ana dil de olmalı ve muhteviyatı ilgi çekici ve yararlı olmalı.” İlminski, Kazak çocuklarının Rusça bilmeden Ruslar ile beraber okuyamayacaklarını bu yüzden başta Kazakların ayrı okumaları gerektiğinde ısrar eder. Var olan Kazak okullarını tekrar gözden geçirmek ve köylere yeni Kazak okullarını açmak gerekir. Orenburg’da bu işi üstlenecek hazır birinin olmadığını bu yüzden Kazan’a Altınsarin’i göndermelerini Tolstoy’dan rica eder. Bakan Tolstoy, Orenburg gezisi sırasında bir toplantıda “hükümetin en önemli amacı Kazakların Tatarlaşmalarına imkân vermemek” der. Tolstoy, Orenburg Genel Valisinin danışmanı ile beraber İlminski’ye şöyle bir teklifte bulunur: Tatar bilim adamları ile beraber Kazakça ancak Rus alfabeleri ile makale hazırlayıp, Kazak öğrencilere bu makaleyi okutmak gerekir, eğer okuyup anlayabiliyorlarsa Kazakça için Rus alfabesi kullanmak gerekir.[3]

            Bu arada “Tatarların etkisi” ifadesini de insanların kulaklarına almalıyız zira Ceditçilik hareketini başlatan da aslında İlminski’nin ve onun ardıllarının Kazak bozkırlarında yürüttükleri misyonerlik çalışmalarıdır.

            Etnojenetik açıdan dikkatimizi çeken bir şey oldu; İlminski, Kazakların Tatarlaşmaması için Ruslaşması gerektiğinden bahsediyor. Ne kadar enteresandır. Oysa Rusların okullarda “anadil”de eğitim verileceği belirtiliyor. Bu konuda okullarda Kazakça ders vermelerinin tek sebebi okulları cazip hale getirebilmekti. Plana göre bu okullarda okuyan çocuklar için zamanı geldiğinde Rusçadan başka bir dil olmayacaktı.[4]

            Sovyet döneminin üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen Rusça, Türkler arasında hala ortak iletişim ve bilim dili olma özelliğini korumaktadır. Bu bile Türklerin kendi aralarındaki ilişkinin boyutlarını gösterebilir. Çok değil daha yüzyıl önce Tatarca eğitim alan bu insanların, bugün birbirlerinin dillerinde konuşmaktan uzak durmaları üzerinde iyi durulması gereken bir başka sorundur. Bir de işi şu boyutu var, bu yıllarda Kıpçak Bozkırında, Kafkaslarda ve hatta Kazak Bozkırlarında Tatarca konuşmak kültür seviyesinin yüksekliğini ifade eder, bu hususta da Lev Nikolayeviç Tolstoy’un romanlarına bakmak yeterlidir.

            “Ruslaştırma” siyaseti kavram olarak yine Ruslar tarafından kullanılagelmiştir. Bunu biz bizzat Ruslardan öğreniyoruz, şöyle ki: “Ülkemizde yaşayan geri kalmış halkları eğitmekteki esas gaye, onların muhakkak Ruslaştırılması olmalıdır. Böylece onlar, Rus halkıyla karışıp, eriyip gideceklerdir.”[5] Bu ifadeler Çarlık Rusya’nın, dönemin eğitim bakanı Tolstoy’a ait. Açık şekilde görüldüğü gibi Ruslar da zaten bu maksatlarını hiçbir zaman saklamamışlardı.

            İlminski ile Ibıray’ın ilişkileri daha da gelişmişti bu sırada, beraberce Orenburg’a taşınmışlardı ve iki sene kadar orada yaşamışlardı. Ibıray İlminski için aslında pek çok şey demekti.

            Biraz Ibıray Altınsarin’den bahsetmek istiyorum. Altınsarin aslında kendi halkını çok seven biri, yani bir Kazak milliyetçisi ve bu doğrultuda tek isteği halkının gelişmesi. Su götürmez bir gerçek bu, ama Ibıray’ın belki de gözünü kör etmiş milliyetçiliği ve Rus hayranlığı sonradan pişman olmasına sebep olacaktı. Ibıray’ın halkına olan sevgisinin farkında olan İlminski Kazaklar hakkındaki siyasetini Ibıray üzerinden yürütmek arzusundaydı. Zaten Kazak köylerinde açılmasını tasarladığı okulları Ibıray’a mal ederek, işin içinde, halkın nefretini cezbedecek olan “Rus parmağı”nın fark edilmesini önlemek istiyordu. Bu şekilde Hıristiyanlaşan Kazaklar, Hıristiyanlığın terimlerini Kazakça olarak öğrenecekler ve açılacak olan yeni Rus-Kazak okullarında Hıristiyanlığın propagandasını yapabileceklerdi.[6]

            Kiril alfabesinin bu noktada ne kadar hayatiyet taşıdığını ayrıca anlatmanın elzem olduğu kanısındayım. Açılacak olan okullarda bir serbestlik olacaktı, bu da eğer veliler talep ederse okullarda İslam dini öğretilecekti. Ancak din derslerinin Tatarca olması lazımdı. İlminski, din derslerinin hiçbir zaman Kazakça yapılmamasına dikkat edilmesini istiyordu. Eğer din dersleri Kazakça yapılırsa bozkırda Kazak dili kuvvet kazanır, halk da İslamiyet’e karsı daha büyük ilgi göstermeye başlardı. Yani İlminski’nin planına göre bütün bölgede, şehir veya köy olsun, okullarda Kazak dili Kiril alfabesi kullanılarak okutulmaya başlanırsa Tatarca çabuk unutulur ve Tatarca okutan mollalar ne kadar İslamiyet’i öğretmeye çalışsalar da başarılı olamazlardı. Hem de kardeş Müslüman halkların arasındaki yazı birliği de ortadan kaldırılmış olurdu.[7] İlminski’nin eğitim planı çok yönlüydü ve ince ayrıntılarla bezenmişti.

 

Mehmet Saray, İlminski’nin maksatlarını maddeler halinde, şu şekilde vermiştir:

·         1. Kazakistan’daki Kazak okulları ile Rus okulları birleştirilecek ve karma eğitim yapılacak,

·         2. Bu karma okulların programları Rus papazları tarafından belirlenecek,

·         3. Rus papaz öğretmenlere Kazak gençleri yardımcı olacak, eğitim dili Tatarca ve Rusça olacak.

·         4. Yeni İslami okul açılmasına izin verilmeyecek,

·         5. Tatar ve Başkurt hocaların Kazak gençlerini okutmaları yasaklanacak,

·         6. İslami eğitim veren medreselerin kontrol altında tutulması sağlanacak.[8]

 

            Ama işler İlminski’nin istediği gibi gitmemişti bir türlü. Açılan okullar İlminski’nin maksadına hizmet etmemiş; bilakis Kazakların fikri yapısını güçlendirmiş, eğitim seviyesini geliştirmişti.

 

            Burada Ibıray Altınsarin’in pişmanlığından da bahsetmek gerekir. 1871 yılında Altınsarin, İlminski’ye yazdığı mektupta: “Siz bir mektubunuzda Kazaklar arasına Rus alfabesinin sokulması yönünde fikir zikretmişsiniz. Bu kesinlikle tartışılamayacak bir fikir. Yani, onu hayata geçirmek bence, çok büyük zorluklarla karşılaşır. Rus alfabesiyle yazılı kitaplar Kazaklar arasında tam bizim düşündüğümüz gibi kolay ve çabuk olacak bir iş değil. Arap harfli yazılan kitapları alacak olursak, eğer bu kitaplar faydalı kitaplar olursa, içeriği ilginç olursa mektepten halk arasına çabucak yayılıp Kazak gençlerini bilime yönlendirmeye yardımcı olur. İşin aslına bakacak olursak Kazakça kelimeler her ne kadar Rus alfabesiyle uygun yazılacak olsa da, Tatarca yazmak Kazak dilinin tazeliği ve bütünlüğüne zarar veriyor olsa da, çok uzun zaman boyunca Tatar alfabesini Kazaklardan ayırmanın mümkün olmayacağını bizim iyi anlamamız gerekiyor. Neden derseniz, Kazak’ın dini o alfabeyle yazıldı, Kazaklar Arapça ve Tatarca dua ederler. Önemli olan içeriğin çocukların ilgileneceği türden olması ve onların alışğı alfabeyle yazılması gerektiğidir. Bu arada, alfabenin Arapça veya Rusça olması, Arap harfinin dilimize zarar vermesi işimize o kadar engel olmaz” demektedir.[9]

 

            O dönemde Kazak bozkırlarında 160 civarında okul açılmıştı, ama Ruslar istedikleri ürünü bir türlü elde edememişlerdi. Bunun sebebi Ibıray’ın gerçeği görmesi ve Ibıray’la birlikte Abay gibi büyük bir filozofun Kazak dilinin geliştirerek Rusçanın Kazak bozkırlarında hâkim dil olmasını engellemiş olmalarıydı. Ayrıca Rusların baskısı da Kazakların milli şuurunu güçlendirmişti.

 

            Tüm bunlar olurken, İlminski metodunun ciddi bir sorun yarattığını gören Gaspıralı İsmail Bey duruma müdahil olmuş, eski okulların ıslah edilmesi ve yeni metotta eğitim verecek okulların açılması konusunda çalışmalara başlamıştı. Böylece İlminski, Gaspıralı’nın kurduğu “Tercüman” gazetesini ve Gaspıralı’yı Rus siyasetinin en büyük engeli olarak görmüştür. İlminski, yakın dostu, 1880–1905 arasında Rus Ortodoks kilisesinin başkanı ve bir ara Çar hükümetlerinin Eğitim Bakanı olan Pobedonostsev’e yazdığı mektupta söyle diyordu: “Gaspıralı’nın tek bir gayesi var. Rusya idaresinde yasayan milyonlarca Müslüman’ı birleştirmek, modern eğitimle ve Avrupa medeniyetinin imkânları ile daha kuvvetli hâle getirmek ve İstanbul’un bu konuda desteğini sağlamak. Bu bizim yaptıklarımıza ve yapmak istediklerimize ters düşğü gibi, Rus Ortodoksluğu için de büyük tehlike teşkil etmektedir. Bunun için Gaspıralı’nın ve gazetesinin susturulması gerek. Bunu temin için mutlaka hükümet ricali ile görüşmelisin ve gerekeni yaptırmalısın.” İlminski’nin “Kazak çocuklarına İslam dini hiçbir zaman Kazak dilinde öğretilmemelidir” fikrine karşı gelen Altınsarin, İslam’ın dinî esaslarını Kazak dilinde anlatan Seriatu’l İslam adlı kitabı yazmıştı. Kazak edebiyatçısı Mekemtas Mırzahmetov, Altınsarin’in bu kitabını, Rusların Kazakları Hıristiyanlaştırma amacıyla yürüttüğü misyonerlik faaliyetlerine karsı bir faaliyet olduğunu dile getirmiştir. Bu kitabın basılması için Altınsarin, İlminski’den izin almak zorunda kalmıştır. Çünkü o bölgenin bütün eğitim işleri İlminski’nin kontrolü altındaydı ve resmî olarak ondan izin alınması gerekiyordu. Ancak İlminski, kitabın yayınlanmasıyla İslam dininin bozkırda yayılacağından korkarak bu kitabı yayınlanmaktan çekinmişti. Dönemin ünlü misyonerlerinden Efimiy Malov’un şu itirafları bu noktada dikkat çekicidir: Altınsarin, İlminski’nin referansı üzerine Kazak Eğitim Müşaviri olarak tayin edilmişti. İlminski, Altınsarin konusunda yanıldığını, çünkü bir Müslüman adamın Hıristiyan dininin çıkarları için hiçbir zaman çalışmayacağını, bu yüzden kendilerinin şimdi Altınsarin’i bu görevden uzaklaştırmanın yollarını araştıracaklarını belirtmiştir.[10]

 

            Görülüyor ki İlminski kendi başına Çarlık Rusya’sının siyasetini belirlemiş ama hedefleri tutturmak şöyle dursun, işler tam tersi istikamette seyretmeye başlamıştı. İlminski hayatı boyunca kendi eğitim politikasını savunarak vaziyetin bu hale gelmesinden II Ekaterina’yı sorumlu tutmuştu. Tatarların Orta Asya’da etkin bir rol almasını anlatırken II Ekaterina’nın neler yaptığını da kabalama bir usulde yazmıştık. İlminski daha sonra Müslümanların tesirini kısmen de olsa kırabilmek için elinden gelen her şeyi yaptı, hatta 1884’teki müftü tayinine müdahale ederek bu makama en kabiliyetsiz kişinin getirilmesi için çalıştı.[11]

           

            İlminski, bu dönemde ne kadar başarısız olsa da Türklerin surunda bir gedik açmayı başarmıştı ve sonraki dönemde Sovyetler için ilham kaynağı olacaktı.

 



[1] Adilbayev Alau, agm, s. 70

[2] Ayan Ekrem, agm, s. 127,128,129

[3] Ayan Ekrem, agm, s. 130

[4] Adilbayev Alau, agm, s. 75

[5] Kesici Kayyum, “Bolşevik İhtilalinden Önce Kazak Türklerinde Eğitim, Kültür ve Fikir Hayatı”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, C. 19, Ankara 2002, s. 439

[6] Adilbayev Alau, agm, s. 72

[7] Adilbayev Alau, agm, s. 72,73

[8] Saray Mehmet, “Kazakların Uyanışı”, TİKA Yayınları, Ankara 2004, s. 108

[9] Ayan Ekrem, agm, s. 133

[10] Adilbayev Alau, agm, s. 74

[11] Ayan Ekrem, agm, s. 134


Read More

13 Temmuz 2020 Pazartesi

Türk-Türkî Çelişkisi (Paradoksu)

Temmuz 13, 2020 3


Türk ve Türkî kavramlarını bir değerlendirmeye tabi tutalım istiyoruz. Çünkü bugün Türk dünyasında karşılaşılan en bariz kavram kargaşalarından biridir bu. Türkî sözcüğü Türkçe değildir elbette ama Türkler arasında dahi bu iki kelime artık pek de öyle dikkat edilmeden kullanılmaya başlandı.







Mustafa ULUSOY
    Tarihçi-Yazar













Türk ve Türkî kavramlarını bir değerlendirmeye tabi tutalım istiyoruz. Çünkü bugün Türk dünyasında karşılaşılan en bariz kavram kargaşalarından biridir bu. Türkî sözcüğü Türkçe değildir elbette ama Türkler arasında dahi bu iki kelime artık pek de öyle dikkat edilmeden kullanılmaya başlandı.

Türk milletinin etnos (halk) tahlilini yaparken “Türk” kavramının nasıl kullanıldığını anlamaya çalışmalıyız. Bu durumda vatandaşlık esası olarak “Türk”, Türk antropolojik, etnografik olarak “Türk” kökenli olmayanların da anayasaya bağlanma durumu, ortak dili kullanma, ortak geçmişi sahiplenme, ortak hedefe yürüme ve ortak vatanda yaşama olarak tanımlanabilir ki burada hâkim bir Türk kültürü anlayışını yadsımak mümkün değildir. Bu durumun tarihi ve sosyolojik ve hatta siyasi boyutunu anlayabilmek adına tarihi bir gerçekliği bilmeliyiz. Türk İmparatorluklarının topraklarında yaşamayanlar için şöyle bir genelleme mevcuttur, Türk İmparatorluklarında yaşayan
her kim varsa, Türkçe konuşsun veya konuşmasın, inancı ne olursa olsun Türklere bağlı ve Türklerin halkından olduğu için yabancılar tarafından Türk olarak kabul edilir muhatap olunur ve ona Türk’müş gibi muamele edilirdi. Avrupalıların bu anlayışından dolayıdır ki Fransız İhtilali’nden sonra oluşmuş ulus devlet modelleri, benzer anlayışla kurulmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda da bu anlayışın tezahürlerini görüyoruz. “Türk”ün bütün bu kavramlarının yanı sıra bir de Türkiye’nin dışında yaşayan, ana Türkçenin değişik kollarında konuşan Türkler var. Kazaklar, Türkmenler, Karakalpaklar, Özbekler, Karaçaylar, Çuvaşlar, Sahalar…

 “Türk”, bizzat “Türk” manasında, ama “Türkî”, “Türk” olmayan fakat “Türk”e benzeyen (herhangi bir şeyiyle), “Türk”e ait olan “Türk” gibi manalar taşıyor. Bu kelimelerin İngilizcesi “Turkish ve Turkic”, Rusçası ise “турок ve тюрок, turok ve tyurok”, Türk ve Türkî ifadelerinin aynıları. Muhakkak ki topluluk adlandırmasının (etnonim) Türkler için neden böyle şekillendiğini bilmemiz gerekiyor.

Kavramların ne anlama geldiği veya gelmesi gerektiği konusunda kısa bir örnek vererek esas konumuza dönelim. Türkçe bazı metinlerde Türklerin “göçebe” olduğundan bahsedilir. Kelime Rusça’da “кочевой-кочевник, koçevoy-koçevnik”; İngilizce’de ise “nomad” olarak karşılanıyor ama burada bir sorun var gibi. Biliyoruz ki Çingeneler de göçebe yaşam tarzını benimsemişlerdir. Hal böyleyken Türkler ile Çingenelerin göçebeliği arasında bir fark olması gerekmez mi? Çünkü Çingenelerin göçebeliğinde “vatan” kavramı “karnın doyduğu” yerdir ve bu zaman kavramına bağlı olarak değişebilir. Dahası bu göçebelik pek düzenli değildir, gelişigüzeldir; ama Türklerin göçebeliğinde “vatan, yurt ve ülke” kavramları ve “disiplin” kendini iyiden iyiye hissettirir. O zaman neden iki göçme tarzının da ifadesi aynı? Kelimenin doğru kullanımı Türkler için “konar-göçer”dir ve bu kavramın tanımı biz yapmışızdır, çünkü nüansları biz görmüşüzdür.

Türkî kavramının nereden kaynaklandığı konusunda ise tam olarak bir bilgi sahibi değiliz ama “Türkî” ifadesinin sonundaki nispet “i”si kavramın Fars, Soğd, Hint veya bunlardan daha uzak bir olasılık olarak Arap kökenli olduğunu bize gösterir. Rusça ve İngilizceye bu kavramın yerleşmesi konusunda da bir tahmin yürütürsek muhtemeldir ki İngilizler Türk ve Türkî kavramlarını Ruslardan aldı; tam tersi de olabilir. Çünkü Ruslar uzun yıllar boyu doğu Türklüğü’nün Müslümanlık ve Türklük bilincini yıkmak için hem Çarlık döneminde hem Sovyet döneminde yıllarca uğraştı. Bu kavramın Rusça’ya nasıl geçtiğine dair bir tahminde bulunursak da Çarlık Rusya’da yaşayan İran kökenli kavimlerin etkisinden veyahut Çarlık Rusya ile Safevî Devleti arasındaki ilişkiden söz etmemiz mümkün gibidir. Bu varsayımlar üzerinden ulaştığımız yerden ardımıza dönüp baktığımızda Rusların Türk-Türkî kavramlarını amaçları doğrultusunda kullanma konusunda başarısız sayılmadıklarını göreceğiz.

 Bu konuyu bu noktada örneklendirelim. Gumilev’e göre: “VI. yüzyılda Altay ve Hanghai dağları arasında yaşayan küçük bir halka “Türkî” deniyordu. Bahsettiği Türkîler hiç şüphesiz Hunların varisi Göktürkler idi. “Türkîler” “birkaç” başarılı savaşın ardından kendi topraklarını Kingan’dan Azak Denizi’ne kadar genişlettiler. Daha sonra bu birkaç savaşla büyümüş devletin halkına, her biri etnik kimliklerini korumakla beraber “Türkî” denmeye başlandı. Araplar, Soğdların ülkesini istila ettiklerinde konar-göçerlerle karşılaştılar ve bundan dolayı da göçebelerin hepsini, Ugor-Madyarları da dâhil “Türkî” olarak kabul ettiler. Avrupalı bilim adamları ise XVIII. asra gelindiğinde bütün göçebeleri “Les Tatars” diye adlandırırlardı. XIX. asırda ise artık dil tasnifinin “moda” olduğu günlerde, “Türkî” kelimesi belli bir dil grubuna ıtlak edildi. Böylece daha önce Türklerin terkibine dâhil olmayan birçok halk, örneğin, Yakutlar, Çuvaşlar ve Osmanlı Türkleri de “Türkî” sınıfına dâhil edildiler.”[1] durum bundan ibarettir.

Bengi taşlardaki Türk kelimesiyle günümüzdeki Türk kelimesi arasında nasıl bir farkın olduğunun ortaya konulması lazım değil midir? Çuvaşlar, Yakutlar, Anadolu’daki Türkler; “Türkî” değildir. Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar Türkîdirler ibaresi ne kadar mantıklıdır? Dahası Göktürklerin kendilerine var oluşlarından itibaren “Türkî” diyebilme olasılığı ne kadar olabilir? Akla ilk gelen bilimsel anlamda kavram kargaşasına yol açmamak adına böyle bir adlandırmaya gidildiğini düşünmek pekâlâ mümkündür ve fakat zaten Gumilev’e göre sözgelimi Özbekler Türkçe konuşan Tacik topluluğu; Kazaklar ise Türkçe konuşan Moğollar topluluğudur. İşbu Rus Türkolojisinin bu kasıtlı ırkçılık ötesi yorumu zaten Rusların amaçlarını ortaya koymaktadır.

Rusların, doğu Türklüğü ile batı Türklüğü’nün birbirleriyle iletişimini koparacak bir belirsizlik içinde olmasını istediği için bu kavramları sunduğu rahatlıkla söylenebilir. Elbette Hazar’ın kuzey hattında Rusya’nın güney hattında Safevî ve diğer Türk hanedanlarının Türkistan ile Türkiye arasında aşılması zor engeller olmaları ve hatta Osmanlı ile Türkistan hanlıklarının birbirlerine kayıtsız kalmaları da bu çelişkinin oluşmasında etkilidir.  Fakat ne kadar olsa da XX. asrın başına kadar bilhassa doğu Türklerinin aydınları Türkçülük ve Turancılık için birçok şey söylemişlerdi. Hatta doğu Türklerinin edebi eserlerinde Türklük’ten ne anladıkları gayet açıktır. Bu meyanda ilk akla gelenlerden biri Mağcan Cumabay’ın meşhur Türkistan şiiridir yahut Alaş Orda marşıdır.

Biz ise durumun bir an için bilimsel olduğunu varsayalım. İlim adamları Hazar’ın doğusundaki ve batısındaki Türkleri birbirinden ilmi manada ayırt etmek için bu ifadeyi kullanıyorlar. Ama biz biliyoruz ki Ruslar Don Kazaklarıyla, Kazakları bir birinden ismen ayırt etmek için Kazaklara “Kırgız” demişti hatta Kırgızlar için de “Kara Kırgız” ifadesi kullanılıyordu[2]. Veya bugün Rusya’da yaşayan Sahalara “Yakut” denmesi de buna verilecek bir örnektir. Bu tip kullanımlar Rusların sosyal ilimler anlayışında sık sık görülür. Çünkü Ruslar, insanların bir yerden ilintiler ve ilişkiler keşfetmesini istemiyordu.

Başka bir ayrıntı da Rusların Türkiye’de yaşayan Türklerle, Orta Asya’da yaşayan Türkler arasında iletişimin olmasını hiç mi hiç istemedikleri gerçeğidir. Bu meyanda Step Genel valisi Karpov, Türkistan genel valisi Mayor Taube’ye yazdığı bir tavsiye mektubunda şöyle diyordu:
 “…Stepte Rusların faaliyetlerine isyan edenlerin Hükümet güçleri tarafından ağır şekilde cezalandırılmalı; bunun için bölgeye asker istenilmeli. Yeni camilerin inşa edilmesinin yasaklanmalı. Kazak çocuklar eğitimleri için İstanbul’a gönderilmemeli…”. Karpov’un bu mektupta ifade ettiği başka bir husus da bu tavsiyeleri verirken kendisinin bugüne kadar ne yaptığıydı. Karpov’un kendi beyanıyla yaptıkları arasında ilginç bir nokta; “…Bozkır’da Tatarların, Buharalıların (Özbekler) ve Türklerin İslam dini için var olan çabalarını engellemek…”ti[3]. Buradan İslam’a karşı alınan tedbirler ile birlikte görülmesi gereken başka bir nokta da o dönemde Anadolu Türkleriyle Orta Asya Türklüğü arasında bir iletişimin varlığının kabul edilmiş olmasıdır.  Bugün değerlendirdiğimizde Rusların, bu bağları koparmak için neler yaptığını ve bunları neden yaptığını anlama şansı bulmamız mümkündür.

Türk devletlerinin sadece Türkiye’yle değil kendi aralarındaki işbirliği de ümit edilen şekilde olmadı. Gregory Gleason yazdığı bir makalesinde bu durumu şöyle dillendiriyor: “1990 yazında Almatı’da yapılan ve kendisinden çok bahsedilen “zirve toplantısı”nın hemen sonrasında, beş Orta Asya cumhuriyetinin devlet başkanları alışılmışın dışında ve oldukça aydınlatıcı bir resmi bildiri yayınladı. Bildiri sitayişle, Orta Asya cumhuriyetlerinin coğrafyaları, birbiri ile alakalı ekonomileri ve ortak değerlerinin yakın aile ilişkisi, gelenekleri ve diğer kültürel adetleri vasıtasıyla birbirlerine kenetlenmiş oldukları görüşünü belirtti. Fakat bildiri, Orta Asya devletlerini çıkarları ve geçmişlerinin ortaklığının altını çizmekle beraber, Orta Asya cumhuriyetlerinin mevcut sınırlarının “dokunulamaz” ve diğer cumhuriyetlerin rızası olmaksızın “kimsenin arzusu” ile değiştirilemez olduğunu da resmiyetin dışında ekledi.”[4]

Gleason, meseleyi sınırlar açısından yorumlamış, sınırlar konusuna da yer verilebilirdi ama biz işin tarihi, kültürel ve mili pozisyonuna bakmak istiyoruz. Bildiride gözümüze çarpan kültürel ve tarihi bağlara atıflar yapılması, yani bildirinin hülasası biz aynı köklerden gelmiş toplumlarız. Aynı zamanda Orta Asya’da yaşayan Türkler için bir dil birliğinden de pekâlâ bahsedebiliriz. Somut bir örnekleme ile Kazakçayı ya da Kırgızcayı veya Özbekçeyi öğrenen herhangi biri, Orta Asya’da hatta Deşt-i Kıpçak’ta rahatça dolaşabilir, insanlarla sohbet edebilir. Demek ki bu insanlar arasında bir dil birliğinin varlığı somut olarak ortada durmaktadır. Yaşadıkları coğrafya’nın da aynı olduğunu düşünürsek; madem bu insanlar arasında dil, kültür (inanç) ve tarih birliği vardır;  o zaman tek bir millet olamayışlarının ya da neden bir birlik kurulamadığı sorularının cevabı geçmişte izlenen farklılaştırma politikaları ve burada kullanılan argümanlarda yatmaktadır.

Meselenin idrakinde en önemli rol oynayan şey kavramlar ve kavramları tanımlamak ise;  meseleyi başka bir açıdan değerlendirelim. Türkiye’de yaşayan birçok kavim vardır, Türkmenler, Tatarlar, Kürtler, Çerkezler, Kazaklar vs… Ama hepsinin birleştiği birkaç ortak nokta vardır. Bunlardan bir tanesi de “vatandaşlık bağıdır”. Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, kanun önünde etnisitesine bakılmaksızın eşittir ve “Türk”tür. Bunu bir Türk vatandaşının anlaması çok da zor değildir; ama bunu bir Kazak’a anlatmak çok güçtür. Çünkü bir Kazak’ın veya herhangi bir Sovyetler bakiyesi devletin herhangi bir vatandaşının terbiyesinde “millet” anlayışı yoktur, o insan için, ancak birlikte yaşayabilecek yeteneğe sahip etnisiteler vardır ve bir şekilde birlikte yaşarlar. Onun nazarında Türkiye’de yaşayan Kazak “Kazak”tır, “Türk” değildir, Uygur “Uygur”dur “Türk” değildir. Çünkü bir Sovyet insanı için “Türk” de bir etnisitedir.

Sonuç olarak Türk ve Türkî çelişkisi (paradoksu) Rusların hem Çarlık hem de Sovyetler döneminde yayılmacılık politikalarında önemli bir etmen olarak elde tutulmuş ve dahası Rusların yanlış “millet”leştirme politikası konusunda çok etkili bir argüman olarak kullanılmıştır. Görülüyor ki başarısız da olmamıştır. Bugün bir Karakalpak bir Nogay’la aynı dili konuştuğunun, aynı adetlere sahip olduğunun farkındadır. Ama bu onun için çok da bir şey ifade etmez. Bu durumu ona sorduğunuzda da biz hepimiz Türkîyiz gibi bir cevap alabilirsiniz. Türkî olmak ne demek bunu pek düşünmezler. Çünkü eğitim süreçlerinin çok önemli bir bölümünde etnojenezlerinin hangi açıdan farklı olduğun “bilimsel” olarak gösterilmiştir. Şüphesiz “Büyük Rus Halkı”nın gölgesi altındaki etnik gruplar olarak. Kaldı ki Türk-Türkî çelişkisi hal-i hazırda Türkiye’de yaşayan Türklerin de dillerine pelesenk olmuş durumdadır ve giderek yaygınlaşmaktadır. Önü alınamazsa da doğu Türklüğüyle batı Türklüğü arasında zihinlerde ve gönüllerde yeni ve büyük bir uçurum daha oluşacaktır.


[1] Gumilyöv Lev Nikolayeviç, çev. Ahsen Batur; Etnogenez Halkların Şekillenişi Yükseliş ve Düşüşleri, Selenge Yayınları, İstanbul 2003, s. 109
[2] http://yordam.manas.kg/ekitap/pdf/Manasdergi/sbd/sbd4/sbd-401.pdf
[3] Adilbayev Alau, “Çarlık Döneminde Kazak Topraklarında Yürütülen Ruslaştırma Faaliyetleri”, Bilig, S. 23, 2002 Güz, s. 71
[4] Gleason Gregory, “Orta Asya’da 1924 Sınır Düzenlemeleri: Modern Sınır İlişkilerinin Tarihi Boyutları”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, cilt 18, s.854, Ankara 2002

Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot