akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Zehra Şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zehra Şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2021 Perşembe

Çölde Bir Aslan: FAHRETTİN PAŞA

Aralık 02, 2021 0


 Çölde Bir Aslan: FAHRETTİN PAŞA


Hazırlayanlar
İbrahim GÜLEŞEN
Zehra ŞAHİN


    Fahreddin Paşa, I. Cihan Harbin’de Suriye-Filistin cephesinde vazife görmüş, muhtemel Şerif Hüseyin ayaklanmasına binaen Medine’ye gönderilmiş ve buradaki müdafaasıyla şöhret kazanmıştır. Paşa, cehennemî çöl sıcakları altında, silah ve erzak yetersizliği gibi imkânsızlar içinde -iki buçuk sene- direnmiş ve nihayet yanındaki bazı neferlerin, âsiler tarafına geçmesi yüzünden teslime mecbur olmuştur. Fakat bu şanlı direniş ona cihan çapında bir şöhret kazandırmıştır. İşte I. Cihan Harbi’nin mühim bir safhası olan Suriye-Filistin Cephesini, Hicaz Harbi ve Medine Müdafaasını hakkıyla anlayabilmek için de Fahreddin Paşa’nın hayatını çok iyi bilmeye mecburuz. Üzerinde asırların yorgunluğunu hisseden Devlet-i Aliy’ye artık yükünü taşıyamaz hâle gelmişti. Her tarafta inkıraz ve çözülme alâmetleri görülürken halkın -maşerî vicdanı- bir ümit ışığı beklemekteydi. Fakat beklenen bir türlü gerçekleşmedi. Evvela Trablusgarb ve Balkan Harpleri ardından I. Cihan Harbi’nin ilanı… Daimî savaş hali, her cinsten milleti yormuş ve bezdirmişti… Aziz vatan müdafaaya muhtaçtı ve ne pahasına olursa olsun müdafaa edilmeliydi. Devlet-i Aliy’ye pek çok cephede aynı anda savaşmaya mecburdu. Zaten iktisadî durumun kötü olduğu bir zamanda bir de savaşa dâhil olmak, devletin mali vaziyetini iyiden iyiye bozmuştu. Pek çok askerî birlikte silah ve erzak yetersizdi. Karargâh-ı Umumîye bunların temini için her gün sayısız telgraf geliyordu. Telgraf alınan yerlerden birisi de Medine’ydi. Devlet zaten dışarıda düşman ile uğraşırken bir de içte Şerif Hüseyin’in isyanıyla karşılaşıldı. Bu isyana karşı Medine’yi müdafaa vazifesi ise Fahreddin Paşa’ya verilmişti. Fahreddin Paşa neye mâl olursa olsun Medine’yi müdafaaya ve âsilere teslim etmemeye kararlıydı. Ve Paşa bu kararlılığını iki sene altı ay boyunca sürdürdüğü [1]müdafaayla bütün dünyaya ispat etti. O, Cihan Harbi’nin sonunda¸ bütün Anadolu’nun “Eyvah bunca şehitlere¸ bunca fedakârlığa rağmen¸ artık her şey bitti.” feryadıyla karanlıklara gömüldüğü günlerde¸ uzaklardan¸ Ravza-i Mutahhara’dan bir fecir yıldızı gibi parlamıştır.

 

    Çocukluğu ve Tahsili

    Fahreddin Paşa’nın asıl adı Ömer’dir. Kuzey Bulgaristan’da yer alan Rusçuk’da[2] 1868’de dünyaya gelmiştir. Dedesi III. Selim’in (1789-1808) kurduğu Nizam-ı Cedid Ordusunda topçu başı olarak vazife yapmış olan Ömer Ağa’dır. Babası Mehmed Nahid 1833 senesinde İstanbul, Cihangir’de doğmuştur. Mehmed Bey bir müddet Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müdürlüğü yapmış, 1897’de Yemen’e sürgün edilmiş ve 1914’de vefat etmiştir.[3] Ömer Fahreddin’in annesi Rusçuklu Fatma Âdile Hanım (ölm.1887) Mohaç Meydan Muharebesi’nin (29 Ağustos 1526) kazanılmasında mühim payı olan Akıncı Bali Bey (Balioğulları) soyundan gelmektedir. [4] Ömer Fahreddin tahsiline Rusçuk’ta başlamıştır. 93 Harbi diye meşhur olan[5] 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ruhunda asker olmak arzusu uyandırmıştır. 93 Harbi’nden sonra ailesi ile beraber pek çok Müslüman Türk gibi o da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Harp Okuluna kaydolmuş ve 1888’de buradan birincilikte Süvari Mülazımı(Teğmen)olarak mezun olmuştur. [6] Daha sonra Erkan-ı Harbiye Mektebine devam ederek buranın birinci sınıfını başarıyla ikmal etmiş, bir intihab name ile Meclis-i Maarif- i Askeriyye tarafından Saray’a takdim edilmiştir. Saray’ın tasdikiyle Başkumandanlık kendisine mülazım-ı evvellik (üst teğmen) rütbesini tevcih etmiştir. Erkan-ı Harp Mektebi’ni on mevcutlu sınıfının beşincisi olarak bitiren (24Mayıs1891) Fahreddin Efendi, Erkan-ı Harp (Kurmay)Yüzbaşısı olarak mezun olmuştur.[7] Fahreddin Paşa tahsili sırasında çalışkanlığı, disiplini, ahlakı ve efendiliği ile temayüz etmiş bir kimsedir. Ve bu vasıflarını hayatının sonuna kadar nefsinde taşımaya devam etmiştir. Kendisinin tarihte iz bırakabilmesindeki esas unsurlardan birisi de bu faziletleridir.

    1 Ocak 1894’de IV. Ordu Erkan-ı Harbiyesine gönderilmiştir.[8] 19 Kasım 1901’de binbaşı olmuş ve 12 Ekim 1903’de Birinci Hudud Komiserliği’ne tayin edilmiştir. 1904 ’de Türk-Rus sınırında, piyade taburumuza baskın yapan Ermeni çetelerini, bir süvari bölüğü ile Rus topraklarından geçerek çevirmiş ve bunları yok etmiştir.[9] 15 Kasım 1897’de Kaimmakam olmuş, bu sırada Türk-Rus Hudud Komisyonu’nun başkanlığını yapmıştır. 27 Ocak 1908’de 7. Tümen’de vazifeli iken IV. Ordu Erkan-ı Harbiyesi’ne nakledilmiş ve aynı yılın 25 Temmuzunda hudud nişan taşları tayinine memur edilmiştir. 2 Mayıs 1909’da “31 Mart” ayaklanmasının bastırılmasında vazife alarak hadise ile alakalı ihbarların tetkiki komisyonunda çalışmıştır.

    20 Haziran 1909’de Ayvalık’daki Rum ayaklanması sırasında Divan-ı Harb-i Örfî Reisliği’nde bulundu. 1910’da miralay rütbesine yükseltilen Fahri Bey Tekirdağ’da İkinci Fırka Erkan-ı Harbiye Reisliği’ne getirildi. 1911- 1912 yılında meydana gelen Trablusgarb harbinde İtalyanlarla çarpıştı. Bu devrin bütün subayleri gibi Fahri Bey de cepheden cepheye koştu. 26 Mayıs 1913’de tekrar Osmanlı- Rus Hudud Arazi İşareti Komisyonu birinci azalığına, 4 Ocak’da mürettep tümen komutanlığına, 13 Şubat’ta Harput Tümeni Komutanlığı’na ve 16 Şubat’ta 31. Tümen Komutanlığı’na getirilmiştir. Balkan Harbi’ne (1912-13) bu vazifede iken Hurşid Paşa’nın 10. Kolordusuna bağlı olarak katılan Fahri Bey harbin sonlarına doğru Çatalca mevkiinde köprübaşı taarruzunu yapan Enver Bey’in (Paşa) öncü kumandanlığında Edirne’nin geri alınmasında mühim bir rol oynamıştır. 6 Ocak 1913’de 7. Tümen komutanlığına tayin edilmiş, 29 Şubat’ta kıdemine iki sene zam yapılmıştır. 17 Ağustos 1914’de IV. Ordu’ya bağlı 12. Kolordu Kumandanlığına tayin edildi. Bu sırada miralay rütbesinde bulunan Fahri Bey, 25 Kasım 1914’de Mirlivalığa terfi ettirilmiştir. 11 Kasım 1914’de Osmanlı Devleti, Harb-i Umumîye girdiği zaman Fahri Paşa 12. Kolordu Kumandı olarak Musul’da bulunuyordu. Bu kolordu Ağustos ayında Enver Paşa’nın emri ile Musul’dan Haleb’e gelmişti. Fahri Paşa’ya 26 Ocak 1915’de 12. Kolordu Kumandanlığına ilaveten bir de 4.Ordu Kumandan vekilliği vazifesi verilmiştir. Bu sırada 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa’ydı.

    Hicaz Günleri

    Hicaz’daki hareketlenmeyi haber alan Cemal Paşa endişelenmişti. Zaten kendisine daha evvel de bir isyan olacağına dair malumat gelmişti. Bunun üzerine Cemal Paşa her türlü ihtimale karşı maiyetindeki 12. Kolordu Kumandanı Fahreddin Paşa’yı Medine’ye göndermeye karar verdi. Böylece Fahreddin Paşa 23 Mayıs 1916 tarihli bir emirle geçici ve gizli olarak Medine’ye gitme emrini aldı. Fahreddin Paşa’nın esas vazifesi uzak bir ihtimal olarak gözükse de şayet devlete karşı bir isyan vuku bulacak olursa buna karşı şiddetli tedbirler almaktı. Medine Muhafızı Basri Paşa, cesur, namuslu, hamiyetli ve Medine Araplarını iyi tanıyan birisiydi fakat kafi miktarda tecrübeli olmadığı için şiddetli tedbirler almakta zorlanabilirdi. Paşa 31 Mayıs’ta Medine’ye ulaştı. Medine’deki birliklerin kumandasını ele alır ve 4. Ordu’dan da acilen takviye kuvvetler gönderilmesini ister. Gelen yeni takviye kuvvetler de mevcut birliklere ilave edilerek Hicaz Kuvve-i Seferiyye’si teşkil edilmiştir.

    Medine ile Suriye’nin irtibatını koparmak için demiryoluna saldıran asiler, 3-5 Haziran arasında Hediye-Medine, Ebu’n-Naam-Cidde arasındaki demiryolunu, ayrıca haberleşmenin kesilmesi için de Ebu’n-Naam-Buvata arasında 140 kadar telgraf direğini tahrip etmişlerdir. 5-6 Haziran gecesi Medine karakollarına saldırdılarsa da başarılı olamadılar. Âsilerin Medine çevresindeki ilk hücumları, Paşa’nın yerinde tedbirleri sayesinde başarısız olmuştur. İlk taarruzlarında muvaffak olamayan âsiler Medine etrafındaki bazı stratejik mevkileri ele geçirmeye çalışınca Paşa hemen harekete geçerek Biriali, El-ilave, Birimaşi, mevkilerindeki asileri mağlup etti. (27 Haziran 1916) Böylece Medine’nin etrafı bir hayli temizlenmiş oldu. Bu durum, Medine’nin kolayca teslim alınacağını düşünen Şerif Hüseyin için bu büyük bir hayal kırıklığı idi. Fahreddin Paşa’ya karşı olan bu başarısızlık Arap isyanının propaganda safhasında da büyük zararlara sebeb olmuştur. Esasen âsiler harbin sonuna kadar şehri ele geçirememişler ancak harekâttaki bazı gecikmeler, geri hizmetlerin zorluğu ve kuvvet yetersizliği yüzünden âsilerin tamamen yok edilmesi sağlanamamıştır. Fahreddin Paşa bu başarılarından dolayı 15 Temmuz 1916 tarihinde Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanlığına tayin edilmiştir. Nihayet 10 Haziran’da isyan Cidde, Mekke ve Taif’e yayıldı. Bu yerler arasındaki telgraf telleri İngilizler tarafından kesilmişti. Yedi günlük kuşatma neticesinde Cidde (16 Haziran 1916), iki gün sonra Mekke (12 Haziran 1916) ve bir müddet mukavemet edildikten sonra (20 Eylül 1916) Taif düşmüştür. Mekke’nin düşmesinden sonra burayı yeniden almak için bir -Mekke seferi- düşünülmüş fakat sonrasında bunun yapılamayacağı görüldüğü için vazgeçilmiştir. Fahreddin Paşa’nın müdafaa ettiği Medine haricindeki hemen hemen bütün büyük bölgeler asilerin eline geçmişti. Mekke’nin kaybedilmesinden sonra Hz. Peygamber’in kabrinin bulunduğu Medine’nin elde tutulması düşüncesi ağırlık kazandı ve bu politika savaşın sonuna kadar devam etti. Hicaz’ın terk edilmesi, Hükümet aleyhinde büyük bir kampanyaya neden olabileceği gibi, Arap isyanının geniş bir alana yayılmasına neden olabilirdi. Hicaz’daki kuvvetlerin en önemli problemlerinden birisi de iaşe ihtiyacıydı.

    Hicaz’ın terk edilmesi düşüncesi Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle birlikte gündeme gelmişse de 1917 yılına kadar herhangi bir adım atılmamıştı. Şerif Hüseyin’in isyan etmesi ve isyanın Hicaz’da yayılmaya başlaması, Hicaz’daki kuvvetlerin yetersizliğini ortaya koydu. Bu kuvvetlerin isyanın yayılmasını engellemek, Medine’yi korumak ve Medine-Şam demiryolunu kontrol altında tutmak gibi çok önemli görevleri vardı. Tahliye ile birlikte çevredeki kabileler ayaklanabilir ve Arap isyanı daha geniş bir alana yayılabilirdi. Burada dikkate alınan önemli bir husus, dini duygulardı.

    Paşa elindeki imkanlarla Medine’yi iki yıl yedi ay müdafaa etti. Evvela Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Aşar Boğazı, Biriderviş, Biriabbas ve Birireha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Ağustos 1916’da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirilmiş oldu. Fahreddin Paşa devamlı takviye kuvvet istiyor fakat hükümet isteklere cevap veremeyecek durumda olduğunu söylüyordu. 1916 yılında Şerif Hüseyin’in isyan etmesiyle Hicaz’daki Osmanlı kuvvetleri çok zor duruma düştüler. Başlangıçta Mekke’nin kurtarılmasına yönelik planlar yapıldıysa da daha sonra bundan vazgeçilerek savaş boyunca Medine ve demiryolu hattını korunması kararlaştırıldı. Bu nedenlerle, hattın korunması Hicaz savunmasının en önemli esaslarından birisi oldu. İngilizler ise asi Araplarla beraber devamlı olarak demiryolu hattını hedef aldılar. Bomba ve dinamit kullanarak, bazen rayları söktürerek, bazen de ani baskınlar yaparak hattın işlemesini engellemeye çalıştılar.

    Sonuç olarak 1917 yılında Hicaz’da; aşiretlerin asilerin tarafına geçmeye başladıkları, isyanın sadece Hicaz’la sınırlı kalmayıp Suriye’ye ulaştığı bir gerçektir. Ancak birçok olumsuzluklara ve bütün zorluklara rağmen Medine ve demiryolu hattı kaybedilmemiştir. Medine ve demiryolu hattındaki savunma tedbirleri ile isyancılar 1917 yılı boyunca oyalanmış ve daha kuzeye çıkmaları geciktirilmiştir.

    Suriye cephesinde Cemal Paşa, Enver Paşa’ya 1917 yılı Ocak ayında Arap isyanının yayılma belirtileriyle birlikte burada daha fazla kuvvet bulundurmak gerekeceğinden hareketle, bundan sonra Hicaz’a ilave kuvvet göndermeyeceğini belirtti. Cemal Paşa bir durum değerlendirmesi yapmış ve Hicaz’ın zamanında tahliye edilmesinin Filistin’i de kurtaracağına karar vermişti. Cemal Paşa Enver Paşa’ya Hicaz’da zamanın aleyhte işlediğini, sadece askeri yönden bile düşünüldüğünde Hicaz’ın tahliyesinin zorunlu olduğunu, tahliye için en az doksan güne ihtiyaç olduğunu bildiriyordu. Bütün bunlara rağmen Hükümet bir tercih yapmak durumundaydı.

Filistin cephesindeki yenilginin Suriye’nin kaybına, ardından İtilaf devletleri kuvvetlerinin Anadolu’ya kadar gelmelerine zemin hazırlayacağından endişe ediliyordu. Zaten Hükümet ve Enver Paşa, Hicaz savunmasını ikinci derecede bir cephe olarak görmekteydi. Enver Paşa 2 Mart 1917 tarihinde 4. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği şifrede; Cemal Paşa’nın teklifi doğrultusunda Hicaz’da görev yapan birliklerin bir kısmının Filistin’de görevlendirilmeleri amacıyla geri alınmalarının kararlaştırıldığını bildiriyordu. Bunun anlamı Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nin merkezi durumunda olan Medine’deki bazı birliklerin tahliye edilmesi ve Arap Yarımadası’nın tamamının savunulmasından vazgeçilmesiydi.

    Cemal Paşa bu emirleri tebliğ ederken Fahreddin Paşa’ya, “Ancak, bu telgrafı alınca ağlamamanızı rica ederim. Ne yazık ki, Medine, bugün İslam vücudunun kangren olmuş bir uzvudur. Anavatanı kaybetmemek için, bu uzvu geçici olarak feda edeceğiz.” diyordu. Fahreddin Paşa cevabında telgrafı ağlamaktan okuyamadığını belirtiyor, eğer henüz çok kötü bir durum yoksa Medine’de en azından yeteri kadar erzak, altın ve takviye edilmiş bir piyade alayının bırakılmasını teklif ediyordu. Fahreddin Paşa’nın ailesinin de bu sırada Medine’de bulunduğu, eşinin çeşitli yardım kuruluşlarında çalışmalar yaptığı ve orduya büyük yardımı olduğu anlaşılmaktadır. Fahreddin Paşa’nın eşine bu faaliyetlerinden dolayı “ikinci dereceden şefkat nişanı” verilmesi kararlaştırılmıştı Bu süreçte Paşa, Harem-i Şerif’te bulunan Mukaddes Emanetlerin, İngilizlerin veya âsilerin eline geçmesi ihtimaline binaen tedbir olarak İstanbul’a nakledilmesini sağlamıştır. Bir komisyon kurarak tek tek kontrol ettirdiği mukaddes emanetleri 2000 askerin koruması altında İstanbul’a gönderir. Emanetler 25 Mayıs 1917’de payitahta ulaşır.

    Hicaz kaynakları Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerinin ihtiyacını karşılama noktasında yeterli değildi. Bu kuvvetlerin iaşesi için demiryolunun açık tutulması zorunluydu. İngilizler ve Arap isyancılar bu durumun bilincinde olarak demiryolunu çalışmaz hale getirmek istiyorlardı. Bu arada tahliyenin gündeme gelmesi ve bazı kuvvetlerin kuzeye çekilmeye başlaması, isyancı Arapların saldırılarını artırmalarına neden olmuş ve saldırılar özellikle demiryolu hattında yoğunlaşmıştır. Bunun üzerine Medine’nin tahliyesine karar verildi. Devlet Şerif Hüseyin isyanını haber alır almaz siyasî bir tedbir olarak yerine Ali Haydar’ı Mekke emirliğine tayin etmişti. (1 Temmuz 1916) Bunun çok faydalı olacağı zannedilmiş ve lakin ciddi bir tesiri olmamıştı.  Evvela yeni tayin edilmiş olan Mekke Emiri Şerif Haydar Paşa ailesiyle birlikte Medine’den ayrıldı. Onları 3000-4000 kişilik yerli halk takip etti. Paşa az bir kuvvetle müdafaaya devam etmek durumundaydı. Hicaz demiryolunun Medine’ye yakın olan Tebük- Medain arasındaki Müdevvere İstasyonu’nun düşman eline geçmesinden sonra Medine kalesi asiler tarafından kuşatıldı. Kuşatmadan önce kaleyi tahliye etmesini teklif eden İstanbul Hükümetine şu cevabı vermişti:

    “Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem, eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin.”

    Şehrin kuşatması uzadıkça erzak sıkıntısı daha da hissedilmeye başlanmıştı. Bu yüzden askere verilen günlük iaşe miktarı bir hayli azaltıldı. Hatta bir ara Fahreddin Paşa, çekirge yenilmesini emretmek mecburiyetinde kalmıştı. Paşa, cehennemî sıcaklar altında her türlü fedakârlığı gösteren Müdafilerin, muhasara psikolojisinden uzaklaşıp, zihnini meşgul etmek için günlük emirler çıkartıp, muhtelif müsabakalar tertip ediyordu. Mesela bir gün “Osmanlı Sancağı” hakkında bir yazı müsabakası açmıştı.   Paşa, müdafaa süresince Medine’nin imarıyla da meşgul olmuştur. Yeni su kuyuları açmış, demiryolundan Harem-i Şerif’e kadar uzanan düz ve geniş bir yol yaptırmıştır.   Fahreddin Paşa ve Medine müdafileri bir taraftan düşmanla diğer taraftan cehennemî sıcaklar, açlık ve hastalıklarla mücadele ederken Kanal Harekâtı felaketle bitmiş, Filistin elden çıkmış ve en yakın Osmanlı kuvvetleri 1300 km. uzakta kalmıştı. Devlet mağlup olmuş ve Mondros Mütarekesi’ni imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.(30 Ekim 1918) Mütarekenin 16. maddesine göre şehri teslime mecbur olan Paşa buna yanaşmadı. Kızıldeniz’de demirleyen bir İngiliz torpidosunun mütareke şartlarını bildirmesine rağmen Paşa buna cevap vermedi. Dahası Babıali’nin Mondros Mütarekesini tebliğ etmek üzere gönderdiği Yüzbaşı Ziya Bey’i hapsederek İstanbul’u da cevapsız bıraktı. Babıali İngilizlerin de baskısı üzerine bu defa padişahın imzasını taşıyan bir teslim emrini Adliye Nazırı Haydar Molla ile Medine’ye gönderdi. Fakat Paşa bu emri de dinlemedi. Fahri Paşa imkânlarının sonuna kadar direnmeye, müdafaaya kararlıydı. Fakat nihayet yanındaki bir takım subayların ihanetiyle karşılaştı ve bu subayların tazyikiyle teslime mecbur oldu. Anlaşma gereği yirmi dört saat zarfında Haşimî Karargâhına gitmesi gerekiyordu. Fakat o Ravza-ı Mutahhara’nın yakınındaki bir medreseye giderek burada kalacağını söyledi. Fakat Paşa’nın mücavir sıfatıyla da Medine’de kalmasına müsaade edilmedi. Fahreddin Paşa Medine Müdafaası sırasında 12. Kolordu Kumandanı sıfatıyla10 Mayıs 1918’de, 1911-12’de basılan Harp Madalyasını almış ve Mirliva (tuğgeneral) rütbesiyle taltif edilmişti. 28 Temmuz’da ise Ferik rütbesine yükseltilmiştir. Yine müdafaa sırasında Almanlar kendisine Demir-Haç Nişanı vermişlerdir. Akıbet kendisiyle görüşmeye gelen Necib Bey ve etrafındakiler tarafından tutulup Haşimi karargâhında hazır olan çadıra götürüldü. Anlaşma gereği Şerif Abdullah’ın kuvvetleri 13 Şubat 1919’da şehre girdi. Böylece şehir mütarekeden yetmiş iki gün sonra teslim oldu. Türk askerinin şehri teslimi ile dört asırlık şanlı bir devre kapanmış oluyordu.

    Esaret Hayatı

    İngilizler Paşa’yı mütareke hükümlerine uymamakla suçlayarak Kasr-ı Nil kışlasına hapsettiler. Yedi ay burada kalan Paşa’nın daha sonra harp suçlusu olarak Malta’ya sürgün edilmesine karar verildi. Paşa 8 Ağustos 1919’da Malta’daki Salvator kalesine doğru yola çıkarıldı. Malta’ya ilk gelen 73 kişi ile birlikte A blokuna yerleştirilmiş ve kendisine verilen sürgün numarası 2752’dir. Diğer mahkûmlar gibi Fahri Paşa da günlerini kitap okuyarak, resim yaparak ve çiçek yetiştirerek geçirmeye çalışıyordu. Paşa burada tutuklu bulunurken İstanbul’un işgaliyle tesis edilen Divanı harb’te ölüme mahkûm edilmiştir. Ayrıca ailesine verilen maaş da kesilmişti. Bu durum ailesinin zor günler yaşamasına sebep olmuştu. 7 Mart 1921’de başlayan müzakereler neticesinde Ankara Hükümeti ile İngiltere arasında Londra Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile esirlerin bırakılması sağlanmış oluyordu. Fahreddin Paşa da bu cümleden olarak 8 Nisan 1921’de kayıtsız şartsız serbest bırakıldığında 2 sene 33 gün tutuklu kalmış bulunuyordu.

    Paşa evvela Almanya’ya geçerek Berlin’e geldi. Burada bulunan Talat, Enver ve Cemal Paşa’lar ile görüştü. Akabinde Enver Paşa’nın davetiyle Moskova’ya geçti. Moskova’da İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı Kongresi’ne katıldı. Aynı süreçte Ankara Hükümeti sefiri Ali Fuad Bey (Cebesoy) ile görüşmüş ve ondan bir mektup almasından sonra Milli Mücadele’ye iştirak gayesiyle Batum’a gelmiştir. Batum’dan 2 Ağustos 1921’de Kars’a geçen Paşa böylece vatanına kavuşmuş olur.

    Milli Mücadeleye iştirak için Erzurum’a hareket etmiş olan Paşa, Sakarya muharebesine yetişememişti. 24 Eylül’de Ankara’da Mustafa Kemal’le görüştükten sonra Fahri Paşa, 1 Mart 1921’de Moskova’da Afgan heyeti ile Türk sefaret heyeti arasından imzalanan Türk-Afgan ittifakı gereğince bir müddet sonra TBMM’nin Kabil Sefirliğine tayin edildi. (9 Kasım 1921) Ayrıca sefirliği sayesinden Türk- Afgan dostluğunun pekişmesinde mühim rol oynamış, Ruslarla mücadele eden Başkırdistan Cumhurbaşkanı Zeki Velidi Togan’a yardım etmiştir. Paşa Kabil sefirliğini 12 Mayıs 1926’ya kadar devam ettirmiştir. 31 Aralık 1932’de Divan-ı Askeri Temyiz azalığına, 3 Ocak 1932’ de ise Askeri Temyiz reisliğine tayin edilmiştir. Kanunî hizmet süresini doldurduktan sonra 5 Şubat 1936’da tekaüd oldu ve muhtelif muharebelerdeki hizmetlerine mukabil nişan, madalya ve kıdem zammı ile taltif edilmiştir. 22 Kasım 1948’de vefat etmiş, vasiyeti üzerine Rumeli Hisarı’na defnedilmiştir.



[1] Şerif Hüseyin isyanı 5 Haziran 1916 da başlamış ve Medine 13 Ocak 1919 de âsilere teslim edilmiştir.

 [2] Bulgaristan’da tarihî bir şehir olan Rusçuk eski Tuna Vilayetinin merkeziydi. Kozmopolit bir yapısı vardı. Bugünde Bulgaristan’ın dördüncü büyük şehri (Ruse/Russe) olup önemli bir sanayi ve kültür merkezidir. Tafsilat için bkz: Machiel Kiel, “Rusçuk”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008

[3] Naci Kaşif Kıcıman, Medine Müdâfaası – Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı?, İstanbul 1994, s.20

[4] Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, c. II, İstanbul 1996, s. 3. [5] Mahir Aydın, “Doksan üç Harbi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul 1994.

[5] Bu savaş Osmanlı tarihinde bir dönüm noktasıdır. Balkanların büyük kısmı kaybedilmiştir. Binlerce Müslüman Türk Balkanlardan, Anadoluya hicret etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu hicretin mahiyetini ve yaşanan felaketlerin tafsilatı için bkz:

H. Yıldırım Ağanoğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanların Makûs Talihi: Göç, İstanbul

[6] Süleyman Yatak, Fahreddin Paşa, s. 43 vd.

 [8] Yatak, a.g.e., s. 45

[9]  Kıcıman, Medine Müdafaası, s. 20.

Read More

27 Ekim 2020 Salı

Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Ekim 27, 2020 0



Atatürk'ün Milliyetçilik Anlayışı

Zehra Şahin
Kırıkkale Üniversitesi Öğrencisi


Akademi Tarih Bloger sayfası siz değerli okurlarını bilgilendirmeye devam ediyor . Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı hakkında bilgi vermeden önce çok kısa şunları dile getirmek istiyorum.


Milliyetçilik  her insanda ve toplumda olması gereken bir düşünce yapısıdır. Her toplumun kendi milletini sevmesi, bağlı kalması o toplumu daha ileri seviyeye götürecek, dış güçlere karşı bir kalkan oluşturmasını sağlayacaktır. Türk Tarihini okuduğumuz zaman alınan tüm zaferlerin, verilen tüm mücadelelerin temelinde milliyetçilik anlayışının olduğunu görmekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşuna baktığımızda ise Atatürk ilkeleri arasında milliyetçiliği görmüş oluyoruz . Bu yüzden  Milliyetçilik devletin istikbali için önemli bir ilkedir diyebiliriz.


Türkler akım olarak Milliyetçiliği 19. Y.Y’ da tanımışlardır. Akım olarak belirtmemin sebebi ise Türkler; milletini seven, milletine sadık , milletinin çıkarını kendi çıkarından üstün tutan, devleti için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır  bir millet oldukları için yüzyıllardır içlerinde milliyetçilik duygusunun yattığını söylemek mümkündür. 19. Y.Y’ da Fransız İhtilali ile Osmanlı Devleti’ne de etki eden Milliyetçilik akımı devletin zor zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Çünkü Osmanlı Devlet'i  çok uluslu bir devlet yapısına sahiptir. Her milletten insanın bulunduğu bu topraklarda milliyetçilik, iç karışıklıklara sebebiyet vermiştir. Bunun sonucunda birçok akım öne sürülmüş toplumun bütünlüğünün korunması ve devletin dağılmaması için uğraşmışlardır. Fakat çıkarmış oldukları akımlar etkili olmamıştır. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında Fransa’dan gelen milliyetçilik akımının hayli etkisi olmuştur.


Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı bireyin tarihi olaylardan güç alması ve kendi milletinin tarihiyle gurur duymasıdır. Bununla birlikte diğer devletleri küçümsemez, ırkçılığı reddeden bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Birey çıkarı değil millet çıkarı ön plandadır. Emperyalist güçlere karşıdır. Atatürk’ü milliyetçilik anlayışı durağan değil aktiftir. Çağdaşlaşmaya açık bilim ve teknik nerede ise alınması gerektiğini savunur. Milliyetçilik ilkesi doğrultusunda Milli bir Türk devletinin kurulması, TBMM’nin açılması, kabotaj kanunu çıkarılması, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumlarının kurulması milli inkılaplar arasında yer almaktadır.


Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı milletlerin bağımsızlık kazanmalarına yöneliktir.  Mazlum milletler Atatürk'ün ulusal bağımsızlık mücadelesinin kendilerine örnek edinmişlerdir . Giriştikleri bağımsızlık savaşlarında ise başarılı olmuşlardır. Bu yüzden Atatürk’ün milliyetçilik  anlayışı  Orta ve Uzak Doğu’da, Afrika’da Rusya’nın güneyinde ki mazlum milletlere ışık olmuştur.  Atatürk sadece Türk milletinin değil bütün mazlum milletlerin yanında olmuştur ve 1922 yılında bizzat kendisi bunu şöyle ifade etmişti:  “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye büyük ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye  kadar Türkiye,  kendisi ile beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.”


Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerinden de anladığımız gibi Türk Milletinin yanında olan mazlum milletlerin yanında olacağız. Yakın tarihe baktığımızda 26 Şubat 1992 tarihinde  Karabağ bölgesinde Hocalı kasabasında yaşanan  katliamı üzüntülü bir şekilde hatırlamak durumundayız. Bütün dünyanın sesiz kaldığı bu katliama Türkiye o zaman da sesiz kalmadı ve o günü hiç unutmadı. Bugüne baktığımızda ise Karabağ bölgesinde tarihin tekerrür ettiğini görüyoruz . Ermeni istilasına maruz kalan Azerbaycan sıkıntılı ve sancılı günler geçirmektedir.  Türkiye,  Azerbaycan’ın derdini kendine dert edinmekte yapılan katliamlara karşı tepkisiz kalmamaktadır.  Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçilik anlayışı işte burada kendini belli etmektedir. Türk  Tarihinde sadece bu değil milliyetçiliğe dair bir çok örnek bulunmaktadır. En büyük örnek olarak da milli mücadele dönemini söyleyebiliriz. Genç, yaşlı, kadın, erkek demeden bu dönemde Türk milleti savaşlara bizzat katılmışlardır. Bu ilke sayesinde Kurtuluş savaşı kazanılmış, iç ve dış tehditlere karşı ülke bütünlüğü kurulmuş, birlik ve beraberliğin oluşmasına zemin hazırlamıştır.


Sözlerime son vermeden önce kıymetli kardeşimin yazdığı şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ben Türk Milliyetçisiyim

Cihana yayıldı şöhretim şanım

Fark etmez erkeğim, kadınım, yaşım.

Düşmanın gözbebeğine Turan’ı ben yazdım

Asil milletin ferdi ben Türk Milliyetçisiyim

 

Dilimde Öz Türkçem bir ümidim bu memlekette

En önde ben varım vatanıma hizmette

Başım dik, dostum Türk, kanım asil elbette

Asil milletin ferdi ben Türk Milliyetçisiyim

 

Olsak da Çerkez yahut Boşnak

Amaç değil midir birlikte koşmak

Irkçılık denen şey bizden çok uzak

Asil Milletin ferdi ben Türk Milliyetçisiyim

 

Benim yozlaşan kültüre dur diyecek!

Milli kültür deryasının şavkına yüz sürecek

Edep haya iffetle faziletlenecek

Asil milletin ferdi ben Türk Milliyetçisiyim

Nefise Aydın


 Ben de Türk milliyetçisi olarak bugünkü yazımı  geçmiş ve bugün  olduğu gibi gelecekte ise şüphesiz yanlarında olacağımız Azerbaycan Türk’ü kardeşlerimize armağan etmek istiyorum... Bu arada Vefatının sene-i devriyesini yaşadığımız büyük fikir adamı Ziya Gökalp’i de rahmetle anıyorum.

İki Devlet Tek Millet Yaşa Azerbaycan!!!

 

 

 

Kaynak

SÜRGEVİL Sabri , ÖZGÜN Cihan, ORTAÇ Hilal, YAPUCU Olcay , Türkiye Tarihi ve Uygarlıkları , Değişim Sürecinde Türkiye (1908-2010) , İlya İzmir Yayınevi ,2017/İzmir

BUDAK Ömer, DOĞAN Hakan , Milli Mücadele'den Cumhuriyet'e Türkiye Tarihi , Anadolu Okul Yayınları , Anakara /2019

AVCI Cemal, Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı

KESKİN Fatih, Hocalıdan Günümüze Karabağ Meselesi, Ülkü Ocakları Dergisi, S:34

YÜCEL Özkaya, Altı İlke

TURHAN Feyzioğlu,  Atatürk ve milliyetçilik

 



Read More

6 Ekim 2020 Salı

KAHVEYİ İÇİYORUZ, KAHVEHANEYE GİDİYORUZ PEKİ TARİHİNİ BİLİYOR MUYUZ?

Ekim 06, 2020 0


 


KAHVEYİ İÇİYORUZ, KAHVEHANEYE GİDİYORUZ PEKİ TARİHİNİ BİLİYOR MUYUZ?



Zehra ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi





Bugün sizlerle kahvenin kısaca tarihi ve Türklerde kahvehane kültürü hakkında biraz sohbet etmek istedim.  Sohbetlerin en güzelinin kahvelerin yudumlanırken  yapıldığına inananlardanım. Kahvemi aldım, sizde kahvelerinizi aldıysanız sohbetimize başlayabiliriz.

Yüzyıllar boyunca geniş coğrafyalarda bulunan Türkler gerek yabancı seyyah ve yazarların gerek fetih ve savaşların sayesinde Türk mutfağının zenginliklerini anlatmış ve dünyanın en zengin mutfağına sahip 3 ülkeden biri olmuştur. Türk mutfağının zenginlik sebebi yiyecek ve içeceklerimiz in hammaddesinde ki çeşitlilik ve bolluktan gelmektedir. Bir diğeri ise milletimizin derin bir tarih ve uygarlığa sahip oluşudur. Türkler birçok millete komşuluk etmiş ve  milletlere kültürümüzü tanıma fırsatında bulunmuştur.

Türk mutfağımızın bir diğer zenginliği ise Türk kahvesi dir. Aslına bakılırsa kahve bitkisi Türkiye'de değil Habeşistan’da  yetişmektedir. Kahvenin Türklere gelişi hakkında kaynaklarda pek fazla bir bilgi bulunmamakla birlikte, tarihçiler tarafından ilk defa 1519 yılında I. Selim'in Mısır seferinden sonra İstanbul'a geldiği belirtilmektedir.

Kahve Türklerde yapılışı ve sunumu ile farklılık göstermiştir. Osmanlı döneminde kahvenin uzun saplı cezvelerde yapılması, sunumu yapılırken yanına su, lokum, kolonya konulması ve servis edilirken törene benzeyen bir havayla misafirlere sunulması, kahvenin zenginleştirilmesi Türklere özgü bir şey olduğu için ismi Türk kahvesi olmuştur. Kahvenin yanında suyun ikram edilmesi misafirin aç veya tok olduğunu anlamak içindir. Misafir ilk önce suyu içerse karnının aç olduğunu anlarlar ve hemen çeşitli yemeklerle misafire ikram ederlerdi. Türkler kahveyi öylesine benimsemişlerdir ki sarayda kahvecibaşı denilen makamlar oluşturmuşlardır. Türklerin kahveyi bu kadar sahiplenip ve zenginleştirmesi kahvenin artık “ Türk'ün Kahvesi” olarak anılmasını sağlamıştır.

Şimdi gelelim Türklerde kahvehane kültürüne.  16.yy'da Mekke, Kahire ve Şam’da çıkmıştır. Osmanlıya ise 16.yy ortalarında gelmiştir. İlk olarak 1554-1555 tarihlerinde Halepli Hakem ve Şamlı Şems Tahtakale de bir Kahvehane açmışlardır. Tarihte ilk kahvehane olarak bilinmektedir.  Devlet memurlarının, halkın toplanma yeri olmuştur. Misafirler artık evde değil kahvehanelerde ağırlanmaya başlanmıştır. Kahve içme bahanesiyle evrelerinden çıkan adamlar orada oturur dönemin eleştirilerini yaparlardı. Hal böyle olunca dedikodu da çokça artmaya başlamıştı.  Dönemin yöneticisi bu durumdan hiç hoşnut olmamış ve bu sebeple kahvehaneleri kapatmış kahvehanecileri de idam ettirmişti. 1826 yılında yeni çeri ocağının kaldırılmasıyla birlikte kahvelerde teker teker yıkılmıştır.

17. Yy da kahvehaneler tekrardan gündelik hayatta yerini almıştır. Her mahallede yeniçeri yerine tulumbacılar bulunmaktaydı. Tulumbacılar kahvehaneleri tekrardan açmıştır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde devlet memurlarının, halkın sürekli gittikleri sohbet ettikleri en ünlü yer Fevziye Kıraathanesi olmuştur.

Şimdi sizlere ünlü edebiyatçılarımızın sürekli gittikleri edebiyatımıza renk veren yazıların kaleme alındığı, hangi Edebiyatçımızın  hangi kahvehanelere gittiklerini çok kısa  sizlere aktarmak  istiyorum.

 Tanzimat  döneminden  sonra artık kahvehaneler edebiyat, sanat yuvası olmuştu. Bu dönemlerde en ünlü kahvehane Arşap ve Kafe Flyin di . Şinasi, Abdülhak Hamit  gibi dönemin ünlü edebiyatçılarının uğrak yeri olmuştur. 19.yy da İstanbul boydan boya kahvehanelerle dolmuştu. Özellikle Tophane ve Galata yabancı yazarların dikkatini çekiyordu. Bilim adamlarının, edebiyatçıların, sanatçıların gittiği bir diğer Kahvehane de Çiçek Kahvehanesidir. Bu mekana da ünlü edebiyatçılarımızdan Muallim Naci ve Şeyh Basvi  gitmekteydi.  Kahvehaneler öyle güzel insanlarla dolmuştu ki , Dar-ül Talim Kahvehanesinde  Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü eserinin romandaki karakterlerinin bir bölümünü buradan esinlenmiştir.  

Kahvehaneler Ramazan aylarında ise  başka güzel olurdu. Okçular başında ki Şerafim Efendi’nin Uzun Kahvehanesi ramazan ayında şiir edebiyat yuvası olmuştu. Bu dönemde ise sürekli orda bulanan edebiyatçılarımız Namık Kemal, Hasan Suphi idi. Bu kahvehanenin başka bir özelliği ise kitap satışının olması ve yazarlara gelen mektupların okunup cevaplanmasıydı.

1930 yılında Beyazıt da  bulunan Küllük Kahvehanesi ‘nin de ayrı bir anlamı bulunmaktaydı. Adına şiir yazılan, dergi çıkarılan bir Kahvehaneydi. Yahya Kemal’in kaleminden bir çok şiir burada yazılmıştır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Abdülbolu Gülpınar da bu kahvehaneyi mesken tutanlardandı.

1940ların başında Beyazıt’ta  ki Ünlü Marmara Kahvehanesi 1959-1974 yıllarında en yoğun zamanlarını yaşamıştır. Sağ sol çatışmalarının çok fazla olduğu bu dönemde sağcıların uğradığı bir yer olmuştu.  Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç gibi edebiyatçılarımız da burada görünürdü.

Son olarak bahsedeceğim kahvehane de Yeni Kapı Kemal bey Kahvehanesi dir. Bu kahvehanenin en sevdiğim özelliği ise bir kitap okuma odasının bulunmuş olmasıdır. Bu şekilde insanları kitap okumaya teşvik etmiş olmaları Taktire şayandır. Bu güzel kahvehanede de yeni yeni ünlenen yeşil çam oyuncuları görülmektedir.

Tarihimizde kahvehanelere geniş baktığımız zaman kaliteli zamanların geçirildiği, kaliteli insanların bulunduğu, eğitim yuvası, ilim irfan sahibi insanların çokça bulunduğu  bir yer olduğunu görüyoruz. Şimdi ise bununla ilgisi dahi olmayan kahvehanelerle karşılaşmış bulunmaktayız. 12 Eylül darbesinden sonra değişen kahvehaneler artık eğitim yuvasından ziyade oyun yuvası olmuştur.

Bu zamana kadar kahve kültürümüzü koruyabildiğimiz kadar keşke  kahvehane kültürümüzü de koruyabilseydik

Sağlıcakla Kalın.. 



Kaynak

SÜREN Tufan , BULDUK Sıdıka , Türk Mutfak Kültüründe Kahve 










Read More

15 Eylül 2020 Salı

HALİFELİK Mİ? SİYASAL GÜÇ MÜ?

Eylül 15, 2020 0

 

Son Halife ve Kızı





Zehra ŞAHİN

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi




Geçmişten Günümüze Halifelik!

Akademi Tarih Bloger sayfası sizleri bilgilendirmeye devam ediyor. Öneri ve istek üzerine halifelik meselesini kaleme almış bulunmaktayım. Siz değerli okurlarımıza keyifli okumalar dilerim.

Geçmişten günümüze birçok tartışmaya konu olan “Halifelik” meselesi nasıl ortaya çıktı? TBMM halifeliği neden kaldırdı? Gelin hep birlikte belgeler ve kaynaklar ışığında bu konuya bir açıklık getirelim.

“ Halef “ kelime olarak kendinden önce görev yapan kimsenin yerine geçmek onun yerini doldurmak anlamına gelir. “Hilafet” halef kelimesinden türetilmiştir.


NE KAVGASI DİN Mİ YOKSA STATÜKO MU?

İslam’ın doğduğu topraklar Hazret-i Muhammed’e peygamberlik verilinceye kadar bir devlet otoritesi ile karşılaşmamıştır. Güçlünün hakim olduğu, töre hukuku dediğimiz aslında güçlünün hukuku ile kabileler halinde yönetilmiştir. Yapılan çalışmalar devlet olmayınca adaletten de söz edilmediğini ortaya çıkarmıştır. Hatta Peygamberin çağrısına büyük muhalefet edilmesi de mevcut statükonun korunma çalışmalarıdır. Arap yarımadasına hakim aileler ellerinde ki siyasal ve ekonomik gücü kaybetme endişesiyle Hazret-i Muhammed ve onun getirdiği adalet dinine karşı son derece sert direnç göstermişlerdir. Zaten bakıldığı zaman ilk Müslümanların genellikle toplumun ezilen sınıflarından olan vatandaşlar olduğu göze çarpar. İşin aslı mesele müşrikler için dini inançtan ziyade ekonomik ve sosyal kast sisteminin elden gitme endişesidir. Bu sistemin sıkıntıları ve aşırı kavim sevicilik Peygamberin vefatından sonra İslam dünyasının arasında en büyük fitneye sebep olacaktır.


İLK OTORİTE MEDİNE DEVLETİ

Hazret-i Peygamberin Medine’de oluşturduğu ilk İslam Devleti küçük bir şehir devleti olmasına rağmen Arap Yarımadasın da ilk devlet örneği ve otorite olması açısından önemlidir. Daha sonra gelen İslam Devletleri bu dönemden bazı dersler alarak kendileri de uygulamışlardır. Müslümanlar arasında kardeşlik hukuku, Medine’de yaşayan Yahudilerle yapılan anlaşma ile bir nevi uluslararası hukuk aynı zamanda savaş hukukunun da temelleri bu dönemde atılır. Bu dönem bir şehir devleti olmasına rağmen bölgedeki kardeş kavgalarına son verdiği gibi tarihi yarımadada kabileler arasında yaşanan savaşlara son vermiş, adeta kast sistemi şeklinde yaşayan Arapları da eşit seviyeye getirmiştir.


SİYASİ KAVGALAR

Hz Peygamber’in 632 yılında vefat etmesinden sonra ilk sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır. Medine ahalisinin Hilafeti istemesi Müslümanlar arasında sıkıntıya yol açmış ardından Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ebu Bekir’i aday göstermesi ve toplumun da Hazret-i Ebu Bekir’e sevgisi ve onun Peygamberin hastalığında yerine bakması Müslümanlar arasında ki yaşanacak kavgayı ertelemiştir. Hz. Ebubekir 2 yıl, Ömer bin Hattap 10 yıl, Osman bin Haffan 12 yıl, Ali bin Ebu Talib 5 yıl halife olarak görev yapar. Bu dönemde İslam Devleti toprakları batıda Trablusgarp doğuda Horasan ve kuzeyde Kafkasya kadar genişletilmiştir. İslamiyet iyice yaygınlaşır. Asya ve Afrika’daki çeşitli kavimler İslam’ı benimser. Topraklar büyüdükçe yeni kural ve kaidelere ihtiyaç duyulur. Bugün şerri hüküm dediğimiz birçok uygulamaların temeli bu dönemde atılır. Hilafet makamı dini ve siyasi özelliğini bu dönemde birlikte yürütür.


SİYASET HİLAFETİN ÖNÜNE GEÇİYOR

Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesiyle birlikte ertelenen siyasal güç kapma yarışı ve Arapların genlerinde bulunan kavmiyetçilik Hazret-i Osman’ın iktidarında yeniden gündeme gelir. Önce Hz. Osman’ın şehit edilmesi ve ardından Hz. Ali’nin iktidarında yaşanan olaylar Halifelik makamını tamamen dini liderlikten çıkarır ve siyasal güç kapma yarışına sokar. Öyle ki aradan geçen binlerce yıla rağmen hala İslam dünyası bu siyasi kavganın ve bölünmenin sıkıntısını yaşamaktadır. Kamel ve Kerbela hadiselerinden sonra Halifeliğe artık dini makam demek mümkün değildir. Çünkü Emevilerle birlikte dünyanın bilinen en faşizan yönetimi iktidara geldiği gibi başta Hazret-i Peygamber’in torunları olmak üzere çok sayıda Müslüman kılıçtan geçirilmiştir. Yine Halifelik siyasete alet edilmiş ve Emevi Camilerinde Ehli Beyt’e[1] hakaretler edildiği birçok kaynakta geçmektedir. Hoş görü dini olan İslam’ın temsilcilerinin bunu İslam adına yaptıklarını söylemesi de “Dinin siyasete alet edilmesinin ilk ve en acı örneği olarak tarihteki yerini almaktadır. Halifelik artık dini bir makam değil gücün ve siyasetin aracı olarak kullanılmıştır.


TÜRKLER VE HALİFELİK

Emeviler döneminden sonra güç kimdeyse halife odur mantığı ortaya çıkmıştır. Bazı Emevi ve Abbasi halifelerinin tebaya zulüm ettiği, alkol ve eğlenceye düşkün olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Türkler İslami unsurlarla özellikle Abbasiler döneminde iç içe olmuşlar Abbasilerin güçsüz düştüğü dönemde önce Gazneliler ardından da Selçuklular hem İslam’ın hem de Halifenin koruyucusu olmuşlardır. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdat’a geldiğinde kendisini karşılayan Abbasi Halifesine “Sen dünyalık işlere karışma o benim işim. Sen insanların imanını kurtar” diyerek Türk Devlet geleneğinde her zaman olan Din- Devlet ayrımını uygulamıştır. Yani bugün Laiklik olarak bildiğimiz anlayışı ortaya koymuştur. Selçuklunun güçsüz düşmesinden sonra başta Fatimiler olmak üzere halifelik güçlülerin elinde gezmiş durmuştur. Hatta Endülüs Emeviler döneminde biri Mısır’da biri Endülüs’te iki İslam Halifesi bulunmaktadır. Buda Halifeliğin dini bir otoriteden ziyade siyasi bir güç kapma yarışı olduğunu gösterir.


OSMANLI VE HALİFELİK

Tarih kitaplarımızda sürekli karşılaştığımız “Halifelik Mısır’ın Fethi ile Osmanlı’ya Sultan Selim döneminde bir törenle geçmiştir” bilgisi çok da doğru bir bilgi değildir. Yavuzdan önce halife unvanını kullanan Türk hükümdarlar da bulunmaktadır. Osmanlı padişahlarının halifelik unvanı Mısır’ın Fethinden çok sonra sınırları dışında ki Müslümanlar üzerine etki oluşturmak amaçlı ön plana çıkarmıştır. Yavuz Sultan Selim Mısır’ın Fethinden 2,5 asır sonra törenle alındığına dair söylentiler ortaya atılmıştır. Geçmişte hilafet bir hükümranlık ifadesi olarak kullanılmıştır ve meseleye şerri dayanak bulmak için “hakka riayette adaleti yerine getiren ve Şeriatı uygulayan sultanlar kendi ülkelerinde halife sıfatını kullanabilir” şeklinde yorumlar yapılmıştır.

Bu konuyla iki büyük Tarih otoritesinin açıklamaları şöyledir. Porf. Dr. Halil İnalcık;

“ Abbasi halifesi el-Mütevekkil’ İstanbul Ayasofya Caminde resmi bir törenle halifeliğin bütün haklarını Sultan Selim'e devrettiği söylentisinin tarihi bir dayanağı yoktur.”

Prof. Dr. İlber Ortaylı da konuyla ilgili şu açıklamaları yapar;

“ Halifelik Osmanlı Sultan Selim döneminde geçmemiştir. Halifelik papalık gibi ruhani bir kurum değildir. Yaşanan devirde İslam’ın komutanı kim ise Halife odur. Fatih’te halifeydi” şeklinde konuyu özetlemektedir.

Lütfü Paşa’nın konuyla ilgili yazdığı bir risalede Osmanlı Devleti gaza kılıcını elinde tuttuğu için İslam âleminin hamisi olduğu tezi ön plana çıkarır. "I. Süleyman'a kadar olan süreçte halifeliğin önemi çok fazla olmuştur. Fakat I. Süleyman dan sonra hilafet makamına ilgi duyan başka bir Sultan daha olmamıştır. Böylece halifelik unvanı ve hilâfet makamı uzunca bir süre işlevsiz kalmıştır. Çünkü Devlet o dönemin en büyük gücüdür ve Halifeliğin kendine getirecek bir siyasi gücü yoktur."


II. ABDÜLHAMİD’İN KEŞFİ

Osmanlı Devletinin gücünü kaybettiği dönemlerde meseleye İngilizler ve Almanlar el atmış güçsüz Osmanlı üzerinden İslam dünyasını sömürme girişiminde bulunmuşlardır. Çünkü Osmanlı Padişahları her ne kadar Halife olsalar da İslami konularda kararı Şeyhül İslam makamı vermektedir. Halife şerri konularda Şeyhül İslam’ın verdiği kararlara uymaktadır. Eğer Halifelik dini bir makamsa kararı dini konularda neden bir başkası veriyor bunu anlamak mümkün değildir. Bu da hilafet makamının dini değil siyasi bir alan olduğunun başka bir göstergesidir. Neyse konumuzu fazla dağıtmadan gelelim asıl meseleye.

Osmanlı 18. Yüz Yılda yok olmaktan kurtulmak için birçok ideolojiye sarılır. Bunlardan bir tanesi de ümmetçiliktir. 1774 yılında Küçük Kaynarca Anlaşmasında Rusya’nın Osmanlı Topraklarında bulunan Ortodoksların hakkını istemesi ve onların koruyucusu olacağını söylemesi üzerine II. Abdülhamid yüzlerce yıl sonra Halifeliği keşif etmiş ve antlaşmaya “kendisinin İslam halifesi olduğunu ve Rusya topraklarında bulunan Müslümanların ‘da kendisinin koruması altında olduğunu” söyleyerek maddelere ekletmiştir. Böylece ilk defa uluslararası bir antlaşmada Osmanlı Padişahının Müslümanların halifesi olduğu metni geçmiş olmuştur.

 

Aynı Abdülhamid Fethi Okyar’a Halifeliğin sadece adının olduğunu devletin içinde bulunan ulemanın dinen çok cahil olduğunu ve devletin bilimsel olarak gelişmesini engellediklerini söyler. Okyar Sultan’ın kendisine “Bu adamlar çiçek aşısına gerek yok biz dua ederiz” dediğini söyleyip “ah çektikten sonra bunları ülke dışına göndermekten korktum. O kadar cahillerdi ki İslam’a da devlete de büyük zarar vereceklerdi” şeklinde kendisine dert yandığını söyler. Şimdi düşünün Halife yani bugün ki anlayışla dini lider emrinde bulunan ulemaya güç yetiremiyor. Siyasi bir makam olan Halifeliği II. Abdülhamid’ten sonra, Mehmet Reşat Birinci Cihan Harbinde düşmanlara karşı kullanmak istemiş İslam dünyası oralı bile olmadığı gibi Şerif Hüseyin İngilizlerle birlikte olarak İslam Halifesine karşı bayrak açıp savaşmıştır.


Halifeliği kullanan son Padişah Vahdettin olmuştur. Yalnız o yani literatüre göre Hz. Peygamber’in makamında oturan Halife İngiliz, Fransız, İtalyanların isteği doğrultusunda Anadolu’da İslam’ın onurunu kurtarmak isteyen Atatürk ve arkadaşları için kullanmıştır. Ancak halifelik makamını kimse takmamış hatta başta Hindistan ve Kafkasya Müslümanları olmak üzere çok sayıda Müslüman milletler İslam Halifesinin “katli vaciptir dediği” Atatürk ve arkadaşlarına maddi manevi yardımda bulunmuştur. Libya’dan gelen Atatürk’ün yakın dostu Şeyh Sunisi TBMM’de birde konuşma yaparak Milli Mücadeleye destek vermiştir. Buna rağmen Atatürk birçok defalar mücadelenin hilafeti kurtarmak olduğunu ifade etmiştir. Örnek vermek gerekirse;


23 Temmuzda 1919 da Erzurum itilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal ettikleri milli onurumuzun, hilâfet ve saltanat makamının, hükümetin haysiyetinin saldırıya uğradığını belirten konuşmanın sonunda şu dua da bulunur.

“ En son duam şudur ki, istekleri gerçekleştiren Büyük Allah, sevdiği Hz. Muhammed hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu, kıyamete kadar Hz Muhammed’in dinin en sadık koruyucusu olan necip milletin ile saltanat ve yüce hilafeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle sorumlu olan heyetimizi başarılı kılsın!”  

TBMM açıldıktan sonra Halife ve Hilafetle ilgili konuşması şöyledir;

 “ İstanbul düşmanın resmen ve fiilen işgali altındadır. Bu gün İstanbul demekle Londra arasında hiçbir fark yoktur. İşte Londra durumunda olan İstanbul da ne yazık ki bütün İslam âleminin taparcasına bağlı olduğu halifemiz ve büyük ecdadımız bize en kıymetli armağanı olan Padişahımız kalmış oluyor.”

Meclis başkanı seçildikten sonra yaptığı meclis konuşmasında:

“ İnşallah âlemin sığınağı padişah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve afiyetlerle her türlü yabancı kayıtlardan uzak olarak kutlu tahtlarında sürekli kalmasını Allah’tan tazarru       ( yalvarma) eylerim” der.

 

NÜ RESİM YAPAN HALİFE

Hilafet makamının Türk kurtuluş savaşına karşı düşmanca tutum sergilemesi ve Vahdettin’in İngilizlere hayatının tehlikede olduğu ve sığınma hakkı isteyen telgrafı bardağı taşıran son damla olmuştur. İki başlılık özellikle İngilizlerin işine gelmektedir.  Bu iki başlılığı ortadan kaldırmak için TBMM hükümeti 1 Kasım 1922'de TBMM iki farklı kanunla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak önce saltanatı kaldırır. Halifeliğe iyi bir ressam olan aynı zamanda Milli Mücadeleye gizliden destek veren Abdülmecid Efendi getirilir. İslam Halifesi olan görevlendirilen Abdülmecid Efendi özellikle NÜ resimleriyle ünlü bir sanatçıdır. Neyse konuyu fazla dağıtmadan artık bitirelim.

Abdülmecid Efendi’nin siyasi otorite olmadan sadece dini lider olması her ne kadar İslam tarihinde bir ilk gibi görünse de yukarda Tuğrul Bey döneminde hatırlattığımız dönemde de siyasi ve dini iktidar farklı kişilerin elindedir ve Halifenin hiçbir siyasi yaptırım gücü yoktur. Yani Selçuklu dönemine kesin dönüş yapılmıştır. Abdülmecid Efendiye halife olmak yetmemiştir. O gösterişli selamlık törenleri yapmaya başlamış, Ankara ile eskisine göre ihtilaflı konulara girmiş, mali sıkıntıları için sürekli ek para istemesi Ankara tarafından hoş artık karşılanmaz. Her ne kadar çift başlılık ortadan kaldırılmak istense de Abdülmecit Efendi’nin tutumları buna müsaade etmez.

Atatürk bu durumu düzeltmek gerektiğini arkadaşlarıyla uzun süre tartışır. Sonun da bu çift başlılığın ortadan kalkması gerektiği, meclisin şahsında Hilafetin de meclise geçmesi gerektiği oy birliği ile kabul edilir. Artık hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin elindedir. 3 Mart 1924’de Hilafetin ilgasına ve Hanedan- ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun TBMM de kabul edilmesi üzerine hilafet kaldırılır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dini ihtiyaçlarına cevap vermek için dini görevleri ile ilgilenmesi için Diyanet İşleri Bakanlığı kurulur. Böylece gerçekte var olan din ve devlet işlerinin farklı uygulaması resmiyet kazanır.


Kaynakça

BUZPINAR Tufan, Osmanlı Hilafeti Meselesi Araştırmaları Literatür Dergisi, cilt2 say:1 2004, 113-131

AVCI Casim, TDV İslam Ansiklopedisi

ORTAYLI İlber, Hürriyet Gazetesi, Halifelik 2019

BOZKURT Hakan, Osmanlı Sultanının Halifeliği Meselesi, Bir Gün Dergisi, 2019

İNALCIK Halil, Sabah Gazetesi, 2019

Hilafetin Osmanlı' ya Geçişi ve Halifelik Unvanının Osmanlı’da Kullanımına Dair, Malumofuruş Dergisi, 2018

YANARDAR Merdan, Hilafet Osmanlıya Geçti mi ? Abdülhamit Halife miydi? , Tele1 Dergisi

DEDE Muhammed, Devlet-i Aliyye' de Halifelik Sorunu, Millet Blog, 2014

BOYACI Ramazan, Atatürk' ün Hilafetle ilgili Görüşleri

KAŞALI Ali Rıza, Halifelik, Merve Yayınları

AYTEPE Oğuz, Yeni Belgelerin Işığında Halifeliğin Kaldırılması ve Hanedan üyelerinin Yurtdışı Çıkmaları, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk Yolu Dergisi, s. 29-30, Mayıs – Kasım 2002

Okyar Fethi, 3 Devir 1 Adam, Tercüman Yayınları, 1980, İstanbul

İbnü’l Esir, İslam Tarihi, El Kamil Fi't Tarih, 2008, İstanbul



[1] Ehli Beyt: Hazret-i Muhammed’in ailesi.


Read More

29 Ağustos 2020 Cumartesi

BİZ ONU DEMİRYOLCU BİLİRDİK: BEHİÇ ERKİN

Ağustos 29, 2020 0


Behiç Erkin Kimdir?

Duygu KARAKAŞ
Koray Murat TURAL
Zehra ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Bir Demir Yolu Aşığı BEHİÇ ERKİN 1876-1961

Behiç Bey Milli mücadele tarihimizde çok bilinen kahramanlardan değildir. O sadece demiryollarını millileştirmemiş Hitler Almanya’sından binlerce insanı kurtaran insanlık kahramanıdır. Akademi tarih olarak bugün sizlere her yönüyle bir kahramandan söz edeceğiz.


Behiç Bey 1876’da İstanbul’da doğdu. 1898’de Harp okulunu, 1901’de Harp Akademisini bitirdi.1904’den sonra kurmay yüzbaşı olarak Selanik-İstanbul demiryolu muhafız kuvvetleri müfettişliği görevine atandı. Meşrutiyet devrinde 1910’da aynı hatta yeni kurulmuş olan askeri komiserliği görevine getirildi. 1912 yılında Balkan Savaşı’nda Yunanlılara esir düştü. Kurtulduktan sonra Erkanı Harbiye’de görev aldı ve demiryollarının ordu hizmetinde çalıştırılmasını sağladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında demiryolu kuruluşu ve işletmesi konusunda deneyimlerini aktardığı ‘Demiryolunun Askerlik Nazarından Tarihi, İstimali ve Teşkilatı’ isimli kitabını yayınladı.


İstanbul’un 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince işgal edilmesinden sonra, İngilizler tarafından arandığı sırada Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katıldı. Behiç Bey, Milli Kuvvetlere katılmak üzere 5 Temmuz 1920’de Ankara’ya ulaştığında Erkan-ı harp Miralay(Kurmay Albay) rütbesini taşıyordu. Ertesi gün Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey’den (İnönü) ikinci başkanlık teklifini aldı. Birkaç gün içinde Nafia Vekili(Bayındırlık Bakanı) İsmail Fazıl Paşa tarafından başka bir teklif yapıldı kendine. Anadolu Şimdendifer Kumpanyası Müdürlüğü. İki teklif üzerinde düşünürken Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle demiryollarının başına geçmeye karar verdi.


Modern Demiryollarının Kurdu

Behiç Bey 16 Temmuz 1920’de başladığı bu görevi başarıyla sürdürdü. Şirket demiryollarının çok üstünde ve en ilerici ülkeler demiryolları seviyesinde bir demiryolu işletmeciliğini sağlayarak, ülkemizde modern demiryollarının ilk kurucusu oldu. Kurtuluş savaşı sonrasında bir süre işbaşında kalan ve tam anlamıyla bir teşkilatçı ve devlet adamı olan Behiç Bey 14 Ocak 1926’da Bayındırlık Bakanlığı’na seçildi. 11 Kasım 1961’de ölen Behiç Erkin ilk Genel Müdürlük görevini aldığı İzmir İstanbul Ankara hatlarının birleştiği Eskişehir(Enveriye) istasyonundaki üçgende defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ölüm tarihinden bir süre sonra TCDD Genel Müdürlüğünce yaptırılan kabire nakledilerek vasiyeti yerine getirilmiştir.


Behiç Erkin’in Başarıları

Çanakkale Savaşı’nın lojistiğini gerçekleştiren kişi olarak tarihe geçmiştir. Mustafa Kemal’in ‘Siz orduyu cepheye taşımakta başarılı olursanız, ben cephede ne yapılacağını çok iyi biliyorum’ diyerek kendisine verdiği Kurtuluş Savaşımızın lojistiğini başarıyla tamamlamıştır. Demiryollarını hiç bir Türk işletemez diyen yabancılara ders vermiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra demiryollarını yabancı işletmelere geri vermek isteyenlere karşı gelerek, millileştirilmesini sağlamıştır. Gerek demiryollarının işletme lisanını, gerekse İTÜ’nün derslerini Türkçeleştirerek başka bir ilke imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa özerkleştirmeyi getirmiş ve İTÜ’yü özerkleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde ilk kamu müzesini kurmuştur. Yine Behiç Bey Türkiye Cumhuriyetinde ilk demiryolları mektebini kurmuştur. Behiç Bey’in bu yönü çok bilinmez ama O, Milli istihbarat teşkilatımızın fikir babası ve Atatürk’le beraber kurucu 13 imzadan birinin sahibidir. TCDD’nin ilk Genel Müdürü, demiryolculuğun babasıdır. Behiç Bey TBMM’nin ilk milletvekillerinden ve İlk Bayındırlık Bakanlarından, Fransa’da Büyükelçiliği döneminde Nazi Almanya’sı ve ortağı Fransa’nın Yahudi soykırımından 20 bin Türk Vatandaşı Yahudi’yi büyük diplomasi dehasıyla kurtaran kişidir.

 

KAYNAKLAR

Hatırat 1876-1958 Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu 2010, Ankara

Kurtuluş Savaşı’nda Demiryolculuk, Ziya Gürel, 2011, Ankara

Dilaver Dinç, Behiç Erkin ve Demiryollarının Kuruluşu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2009


 

Read More

18 Ağustos 2020 Salı

ATATÜRK’ÜN LAİKLİK İLKESİ ve DİN ANLAYIŞI

Ağustos 18, 2020 5

 

Atatürk'ün Laiklik ve Din Anlayışı
Zehra ŞAHİN

Zehra ŞAHİN
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi


                     ATATÜRK’ÜN LAİKLİK İLKESİ

Giriş

Geçmişten bu güne ve bugün de hâlâ konusu ele alınan, birçok farklı görüş içinde olan laiklik ilkesini ele almış bulunmaktayım. Bizim toplumumuz bu konuya hassasiyetle yaklaşması dini değerlerin yok edileceği düşüncesi ile çok fazla üstüne gidilen, tartışma konusu olan laiklik hakkında tam anlamıyla bir bilgi sahibi olmadığımızı görüyorum. Konu dine geldiği zaman insanımız çelikten bir zırhla savunmaya geçmektedir. Konunun içinde din olması kişinin at gözlüğü takması kaçınılmaz olmuştur. Biz Türkler örf ve adetlerimize ne kadar düşkünsek dinimize de bir o kadar düşkün ve hassas bir milletiz. Bu durumu asla eleştirme durumunda değilim. Sadece yakındığım üzüldüğüm tek bir nokta vardır ki o da araştırmadan, bilgi sahibi olmadan bu konular hakkında tartışmalara girilmesidir. Tarih değiştirilemez ve kendi yorumlarımızla bir tarih yazamayız. Tarihi yorumlar ve anlatımlar objektif olmak zorundadır. Toplumumuzda üzgünüm ki bu durum çok az görülmektedir. Söyle bir zihniyetin olduğunu düşünüyorum. Tarafsız bir duruma bakamıyoruz. Birinden biri tutulur ve tarih bu şekilde anlatmaya çalışılır. Objektif olsak işimiz daha kolay olmakla birlikte doğru bir tarih anlatmış olacağız.

 

 

Laiklik ortaokul düzeyinde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak gösterilmiş ve küçük yaştan bu zamana kadar sadece kafamızda oluşan bilgi bu olmaktadır ve bu yeterli bir bilgi değildir. Konunu derinlemesine ele alındığında sadece bu olmadığını, dini değerlerin korunmaya çalışıldığı bir ilke olduğunu çok sonradan anlamış oluyoruz. Atatürk'e karşı alınan gard da bundan kaynaklanmaktadır. “ Atatürk’ün dini yönü nasıldır? Atatürk’ün dine bakış açısı nedir?”  Atatürk hakkında tartışılan konuların yarısından çoğu Atatürk’ün İslami yönünü ve laikliği ele almıştır. İlber Ortaylı bu konu hakkında çok güzel bir tutumla tarafsız bir şekilde bu konuya açıklık getirmiştir. Bir televizyon programında İlber hocaya “ Atatürk’ün din karşıtlığı var mıydı? “ diye bir soru yöneltmişlerdir. İlber Hoca muazzam bir tutum ile

“İç dünyasını, içini hiç merak etmiyorum.  Ne kadar dindar ne kadar değil bilemem hiç kimse de bilemez, merak da edilmez yani. Atatürk uçuk değildi. Dine karşı olacak, Rizit Pozitifzim uygulayacak biri değildi, gülünç olurdu buna hiç gitmez hiç girecek bir insan değildi. Tutun ki daha muhafazakâr olduğunu düşün o karakterde birinin çok mu dindar olacağını zannediyordun. O karakterde birinin böyle davranması beklenmez çünkü realist bir insandır.  Uçmuş insan tipi lider tipi değildir. Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yanında çok bilgili dindar çok bilen hemde küllihine inerek bilen insanlar bulundurmuştur. Öyleleri var ki Farsça ve yanında da Pahlavi bile biliyor tam böyle hafız şer edecek kadar İslami kültürü ve bilgisi derin insanlar yanında bulunduruyordu. “İlber Hocanın da dediğinden anladığımız kadarıyla Atatürk din düşmanı değildir.  

Laiklik ilkesine daha geniş bakış açısı ile baktığımızda din ve vicdan özgürlüğünün aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesini, yeni devlet toplumda ki tüm katmanlara eşit mesafe de durmak zorundadır. Görüldüğü gibi laiklik bireyden topluma, toplumdan devlete uzanan ve tüm bunları kapsayan derinlikte ve boyuttadır. Laiklik ilkesi olduğu için Atatürk dinsiz, ateist, din düşmanı denmesi hiç de doğru bir tutum değildir. Atatürk Dinin sömürülmesine, politikaya karıştırılmasına ve devlet ilkesi haline getirilmesine karşıdır. O’nun karşı olduğu kişiler, İslâm dinince de red edilen yobazlar, bağnazlar, hurafeciler, din simsar ve aktörleridir.

Örneğin Atatürk Din ve laiklik konusunda şöyle söylüyor:

“Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek bin bir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için, dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dâhil ve hariçte mevcudiyeti, bizi bu zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette din hakkında ihtisas ve vukuf, her türlü hurafelerden tecerrüd ederek, hakiki ulum ve fünun nurlarıyla musaffa mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.” (1923)

“Türk devleti laiktir. Her reşit, dinini intihapta serbesttir.”(1930)

Atatürk bazı sözlerinde ise Allah’tan İslam’dan dinden saygıyla bahsetmektedir.

“Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dîndir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık sınıfı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır….”

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî çıkar temin edenler, iğrenç kimselerdir”.

“… Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor…”

 

Görüldüğü gibi laik bir devlet dine karşı olan bir devlet değildir. Dinin kullanılmasına karşı olan, din adına insanlara baskı uygulanmasına izin vermeyen ve dinin kişilere, özel yaşamlarına yaşantılarına has bir şey olduğunu savunan bir devlettir.

 

                                        Kaynakça

YAŞAR Yücel, Atatürk İlkeleri Türk Tarih Kurumu:  Belleten Dergisi, Kasım 1988, cilt L II, say 204, sayfa 810-824

TAYHANI İhsan, Türkiye Cumhuriyetinin Temeli: Laiklik, Ankara üniversitesi, Türk İnkılap Tarihî Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi 543, Bahar 2009, s 577-528


Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot