akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
İbrahim Güleşen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Güleşen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2021 Perşembe

Çölde Bir Aslan: FAHRETTİN PAŞA

Aralık 02, 2021 0


 Çölde Bir Aslan: FAHRETTİN PAŞA


Hazırlayanlar
İbrahim GÜLEŞEN
Zehra ŞAHİN


    Fahreddin Paşa, I. Cihan Harbin’de Suriye-Filistin cephesinde vazife görmüş, muhtemel Şerif Hüseyin ayaklanmasına binaen Medine’ye gönderilmiş ve buradaki müdafaasıyla şöhret kazanmıştır. Paşa, cehennemî çöl sıcakları altında, silah ve erzak yetersizliği gibi imkânsızlar içinde -iki buçuk sene- direnmiş ve nihayet yanındaki bazı neferlerin, âsiler tarafına geçmesi yüzünden teslime mecbur olmuştur. Fakat bu şanlı direniş ona cihan çapında bir şöhret kazandırmıştır. İşte I. Cihan Harbi’nin mühim bir safhası olan Suriye-Filistin Cephesini, Hicaz Harbi ve Medine Müdafaasını hakkıyla anlayabilmek için de Fahreddin Paşa’nın hayatını çok iyi bilmeye mecburuz. Üzerinde asırların yorgunluğunu hisseden Devlet-i Aliy’ye artık yükünü taşıyamaz hâle gelmişti. Her tarafta inkıraz ve çözülme alâmetleri görülürken halkın -maşerî vicdanı- bir ümit ışığı beklemekteydi. Fakat beklenen bir türlü gerçekleşmedi. Evvela Trablusgarb ve Balkan Harpleri ardından I. Cihan Harbi’nin ilanı… Daimî savaş hali, her cinsten milleti yormuş ve bezdirmişti… Aziz vatan müdafaaya muhtaçtı ve ne pahasına olursa olsun müdafaa edilmeliydi. Devlet-i Aliy’ye pek çok cephede aynı anda savaşmaya mecburdu. Zaten iktisadî durumun kötü olduğu bir zamanda bir de savaşa dâhil olmak, devletin mali vaziyetini iyiden iyiye bozmuştu. Pek çok askerî birlikte silah ve erzak yetersizdi. Karargâh-ı Umumîye bunların temini için her gün sayısız telgraf geliyordu. Telgraf alınan yerlerden birisi de Medine’ydi. Devlet zaten dışarıda düşman ile uğraşırken bir de içte Şerif Hüseyin’in isyanıyla karşılaşıldı. Bu isyana karşı Medine’yi müdafaa vazifesi ise Fahreddin Paşa’ya verilmişti. Fahreddin Paşa neye mâl olursa olsun Medine’yi müdafaaya ve âsilere teslim etmemeye kararlıydı. Ve Paşa bu kararlılığını iki sene altı ay boyunca sürdürdüğü [1]müdafaayla bütün dünyaya ispat etti. O, Cihan Harbi’nin sonunda¸ bütün Anadolu’nun “Eyvah bunca şehitlere¸ bunca fedakârlığa rağmen¸ artık her şey bitti.” feryadıyla karanlıklara gömüldüğü günlerde¸ uzaklardan¸ Ravza-i Mutahhara’dan bir fecir yıldızı gibi parlamıştır.

 

    Çocukluğu ve Tahsili

    Fahreddin Paşa’nın asıl adı Ömer’dir. Kuzey Bulgaristan’da yer alan Rusçuk’da[2] 1868’de dünyaya gelmiştir. Dedesi III. Selim’in (1789-1808) kurduğu Nizam-ı Cedid Ordusunda topçu başı olarak vazife yapmış olan Ömer Ağa’dır. Babası Mehmed Nahid 1833 senesinde İstanbul, Cihangir’de doğmuştur. Mehmed Bey bir müddet Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müdürlüğü yapmış, 1897’de Yemen’e sürgün edilmiş ve 1914’de vefat etmiştir.[3] Ömer Fahreddin’in annesi Rusçuklu Fatma Âdile Hanım (ölm.1887) Mohaç Meydan Muharebesi’nin (29 Ağustos 1526) kazanılmasında mühim payı olan Akıncı Bali Bey (Balioğulları) soyundan gelmektedir. [4] Ömer Fahreddin tahsiline Rusçuk’ta başlamıştır. 93 Harbi diye meşhur olan[5] 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ruhunda asker olmak arzusu uyandırmıştır. 93 Harbi’nden sonra ailesi ile beraber pek çok Müslüman Türk gibi o da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Harp Okuluna kaydolmuş ve 1888’de buradan birincilikte Süvari Mülazımı(Teğmen)olarak mezun olmuştur. [6] Daha sonra Erkan-ı Harbiye Mektebine devam ederek buranın birinci sınıfını başarıyla ikmal etmiş, bir intihab name ile Meclis-i Maarif- i Askeriyye tarafından Saray’a takdim edilmiştir. Saray’ın tasdikiyle Başkumandanlık kendisine mülazım-ı evvellik (üst teğmen) rütbesini tevcih etmiştir. Erkan-ı Harp Mektebi’ni on mevcutlu sınıfının beşincisi olarak bitiren (24Mayıs1891) Fahreddin Efendi, Erkan-ı Harp (Kurmay)Yüzbaşısı olarak mezun olmuştur.[7] Fahreddin Paşa tahsili sırasında çalışkanlığı, disiplini, ahlakı ve efendiliği ile temayüz etmiş bir kimsedir. Ve bu vasıflarını hayatının sonuna kadar nefsinde taşımaya devam etmiştir. Kendisinin tarihte iz bırakabilmesindeki esas unsurlardan birisi de bu faziletleridir.

    1 Ocak 1894’de IV. Ordu Erkan-ı Harbiyesine gönderilmiştir.[8] 19 Kasım 1901’de binbaşı olmuş ve 12 Ekim 1903’de Birinci Hudud Komiserliği’ne tayin edilmiştir. 1904 ’de Türk-Rus sınırında, piyade taburumuza baskın yapan Ermeni çetelerini, bir süvari bölüğü ile Rus topraklarından geçerek çevirmiş ve bunları yok etmiştir.[9] 15 Kasım 1897’de Kaimmakam olmuş, bu sırada Türk-Rus Hudud Komisyonu’nun başkanlığını yapmıştır. 27 Ocak 1908’de 7. Tümen’de vazifeli iken IV. Ordu Erkan-ı Harbiyesi’ne nakledilmiş ve aynı yılın 25 Temmuzunda hudud nişan taşları tayinine memur edilmiştir. 2 Mayıs 1909’da “31 Mart” ayaklanmasının bastırılmasında vazife alarak hadise ile alakalı ihbarların tetkiki komisyonunda çalışmıştır.

    20 Haziran 1909’de Ayvalık’daki Rum ayaklanması sırasında Divan-ı Harb-i Örfî Reisliği’nde bulundu. 1910’da miralay rütbesine yükseltilen Fahri Bey Tekirdağ’da İkinci Fırka Erkan-ı Harbiye Reisliği’ne getirildi. 1911- 1912 yılında meydana gelen Trablusgarb harbinde İtalyanlarla çarpıştı. Bu devrin bütün subayleri gibi Fahri Bey de cepheden cepheye koştu. 26 Mayıs 1913’de tekrar Osmanlı- Rus Hudud Arazi İşareti Komisyonu birinci azalığına, 4 Ocak’da mürettep tümen komutanlığına, 13 Şubat’ta Harput Tümeni Komutanlığı’na ve 16 Şubat’ta 31. Tümen Komutanlığı’na getirilmiştir. Balkan Harbi’ne (1912-13) bu vazifede iken Hurşid Paşa’nın 10. Kolordusuna bağlı olarak katılan Fahri Bey harbin sonlarına doğru Çatalca mevkiinde köprübaşı taarruzunu yapan Enver Bey’in (Paşa) öncü kumandanlığında Edirne’nin geri alınmasında mühim bir rol oynamıştır. 6 Ocak 1913’de 7. Tümen komutanlığına tayin edilmiş, 29 Şubat’ta kıdemine iki sene zam yapılmıştır. 17 Ağustos 1914’de IV. Ordu’ya bağlı 12. Kolordu Kumandanlığına tayin edildi. Bu sırada miralay rütbesinde bulunan Fahri Bey, 25 Kasım 1914’de Mirlivalığa terfi ettirilmiştir. 11 Kasım 1914’de Osmanlı Devleti, Harb-i Umumîye girdiği zaman Fahri Paşa 12. Kolordu Kumandı olarak Musul’da bulunuyordu. Bu kolordu Ağustos ayında Enver Paşa’nın emri ile Musul’dan Haleb’e gelmişti. Fahri Paşa’ya 26 Ocak 1915’de 12. Kolordu Kumandanlığına ilaveten bir de 4.Ordu Kumandan vekilliği vazifesi verilmiştir. Bu sırada 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa’ydı.

    Hicaz Günleri

    Hicaz’daki hareketlenmeyi haber alan Cemal Paşa endişelenmişti. Zaten kendisine daha evvel de bir isyan olacağına dair malumat gelmişti. Bunun üzerine Cemal Paşa her türlü ihtimale karşı maiyetindeki 12. Kolordu Kumandanı Fahreddin Paşa’yı Medine’ye göndermeye karar verdi. Böylece Fahreddin Paşa 23 Mayıs 1916 tarihli bir emirle geçici ve gizli olarak Medine’ye gitme emrini aldı. Fahreddin Paşa’nın esas vazifesi uzak bir ihtimal olarak gözükse de şayet devlete karşı bir isyan vuku bulacak olursa buna karşı şiddetli tedbirler almaktı. Medine Muhafızı Basri Paşa, cesur, namuslu, hamiyetli ve Medine Araplarını iyi tanıyan birisiydi fakat kafi miktarda tecrübeli olmadığı için şiddetli tedbirler almakta zorlanabilirdi. Paşa 31 Mayıs’ta Medine’ye ulaştı. Medine’deki birliklerin kumandasını ele alır ve 4. Ordu’dan da acilen takviye kuvvetler gönderilmesini ister. Gelen yeni takviye kuvvetler de mevcut birliklere ilave edilerek Hicaz Kuvve-i Seferiyye’si teşkil edilmiştir.

    Medine ile Suriye’nin irtibatını koparmak için demiryoluna saldıran asiler, 3-5 Haziran arasında Hediye-Medine, Ebu’n-Naam-Cidde arasındaki demiryolunu, ayrıca haberleşmenin kesilmesi için de Ebu’n-Naam-Buvata arasında 140 kadar telgraf direğini tahrip etmişlerdir. 5-6 Haziran gecesi Medine karakollarına saldırdılarsa da başarılı olamadılar. Âsilerin Medine çevresindeki ilk hücumları, Paşa’nın yerinde tedbirleri sayesinde başarısız olmuştur. İlk taarruzlarında muvaffak olamayan âsiler Medine etrafındaki bazı stratejik mevkileri ele geçirmeye çalışınca Paşa hemen harekete geçerek Biriali, El-ilave, Birimaşi, mevkilerindeki asileri mağlup etti. (27 Haziran 1916) Böylece Medine’nin etrafı bir hayli temizlenmiş oldu. Bu durum, Medine’nin kolayca teslim alınacağını düşünen Şerif Hüseyin için bu büyük bir hayal kırıklığı idi. Fahreddin Paşa’ya karşı olan bu başarısızlık Arap isyanının propaganda safhasında da büyük zararlara sebeb olmuştur. Esasen âsiler harbin sonuna kadar şehri ele geçirememişler ancak harekâttaki bazı gecikmeler, geri hizmetlerin zorluğu ve kuvvet yetersizliği yüzünden âsilerin tamamen yok edilmesi sağlanamamıştır. Fahreddin Paşa bu başarılarından dolayı 15 Temmuz 1916 tarihinde Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanlığına tayin edilmiştir. Nihayet 10 Haziran’da isyan Cidde, Mekke ve Taif’e yayıldı. Bu yerler arasındaki telgraf telleri İngilizler tarafından kesilmişti. Yedi günlük kuşatma neticesinde Cidde (16 Haziran 1916), iki gün sonra Mekke (12 Haziran 1916) ve bir müddet mukavemet edildikten sonra (20 Eylül 1916) Taif düşmüştür. Mekke’nin düşmesinden sonra burayı yeniden almak için bir -Mekke seferi- düşünülmüş fakat sonrasında bunun yapılamayacağı görüldüğü için vazgeçilmiştir. Fahreddin Paşa’nın müdafaa ettiği Medine haricindeki hemen hemen bütün büyük bölgeler asilerin eline geçmişti. Mekke’nin kaybedilmesinden sonra Hz. Peygamber’in kabrinin bulunduğu Medine’nin elde tutulması düşüncesi ağırlık kazandı ve bu politika savaşın sonuna kadar devam etti. Hicaz’ın terk edilmesi, Hükümet aleyhinde büyük bir kampanyaya neden olabileceği gibi, Arap isyanının geniş bir alana yayılmasına neden olabilirdi. Hicaz’daki kuvvetlerin en önemli problemlerinden birisi de iaşe ihtiyacıydı.

    Hicaz’ın terk edilmesi düşüncesi Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle birlikte gündeme gelmişse de 1917 yılına kadar herhangi bir adım atılmamıştı. Şerif Hüseyin’in isyan etmesi ve isyanın Hicaz’da yayılmaya başlaması, Hicaz’daki kuvvetlerin yetersizliğini ortaya koydu. Bu kuvvetlerin isyanın yayılmasını engellemek, Medine’yi korumak ve Medine-Şam demiryolunu kontrol altında tutmak gibi çok önemli görevleri vardı. Tahliye ile birlikte çevredeki kabileler ayaklanabilir ve Arap isyanı daha geniş bir alana yayılabilirdi. Burada dikkate alınan önemli bir husus, dini duygulardı.

    Paşa elindeki imkanlarla Medine’yi iki yıl yedi ay müdafaa etti. Evvela Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Aşar Boğazı, Biriderviş, Biriabbas ve Birireha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Ağustos 1916’da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirilmiş oldu. Fahreddin Paşa devamlı takviye kuvvet istiyor fakat hükümet isteklere cevap veremeyecek durumda olduğunu söylüyordu. 1916 yılında Şerif Hüseyin’in isyan etmesiyle Hicaz’daki Osmanlı kuvvetleri çok zor duruma düştüler. Başlangıçta Mekke’nin kurtarılmasına yönelik planlar yapıldıysa da daha sonra bundan vazgeçilerek savaş boyunca Medine ve demiryolu hattını korunması kararlaştırıldı. Bu nedenlerle, hattın korunması Hicaz savunmasının en önemli esaslarından birisi oldu. İngilizler ise asi Araplarla beraber devamlı olarak demiryolu hattını hedef aldılar. Bomba ve dinamit kullanarak, bazen rayları söktürerek, bazen de ani baskınlar yaparak hattın işlemesini engellemeye çalıştılar.

    Sonuç olarak 1917 yılında Hicaz’da; aşiretlerin asilerin tarafına geçmeye başladıkları, isyanın sadece Hicaz’la sınırlı kalmayıp Suriye’ye ulaştığı bir gerçektir. Ancak birçok olumsuzluklara ve bütün zorluklara rağmen Medine ve demiryolu hattı kaybedilmemiştir. Medine ve demiryolu hattındaki savunma tedbirleri ile isyancılar 1917 yılı boyunca oyalanmış ve daha kuzeye çıkmaları geciktirilmiştir.

    Suriye cephesinde Cemal Paşa, Enver Paşa’ya 1917 yılı Ocak ayında Arap isyanının yayılma belirtileriyle birlikte burada daha fazla kuvvet bulundurmak gerekeceğinden hareketle, bundan sonra Hicaz’a ilave kuvvet göndermeyeceğini belirtti. Cemal Paşa bir durum değerlendirmesi yapmış ve Hicaz’ın zamanında tahliye edilmesinin Filistin’i de kurtaracağına karar vermişti. Cemal Paşa Enver Paşa’ya Hicaz’da zamanın aleyhte işlediğini, sadece askeri yönden bile düşünüldüğünde Hicaz’ın tahliyesinin zorunlu olduğunu, tahliye için en az doksan güne ihtiyaç olduğunu bildiriyordu. Bütün bunlara rağmen Hükümet bir tercih yapmak durumundaydı.

Filistin cephesindeki yenilginin Suriye’nin kaybına, ardından İtilaf devletleri kuvvetlerinin Anadolu’ya kadar gelmelerine zemin hazırlayacağından endişe ediliyordu. Zaten Hükümet ve Enver Paşa, Hicaz savunmasını ikinci derecede bir cephe olarak görmekteydi. Enver Paşa 2 Mart 1917 tarihinde 4. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği şifrede; Cemal Paşa’nın teklifi doğrultusunda Hicaz’da görev yapan birliklerin bir kısmının Filistin’de görevlendirilmeleri amacıyla geri alınmalarının kararlaştırıldığını bildiriyordu. Bunun anlamı Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nin merkezi durumunda olan Medine’deki bazı birliklerin tahliye edilmesi ve Arap Yarımadası’nın tamamının savunulmasından vazgeçilmesiydi.

    Cemal Paşa bu emirleri tebliğ ederken Fahreddin Paşa’ya, “Ancak, bu telgrafı alınca ağlamamanızı rica ederim. Ne yazık ki, Medine, bugün İslam vücudunun kangren olmuş bir uzvudur. Anavatanı kaybetmemek için, bu uzvu geçici olarak feda edeceğiz.” diyordu. Fahreddin Paşa cevabında telgrafı ağlamaktan okuyamadığını belirtiyor, eğer henüz çok kötü bir durum yoksa Medine’de en azından yeteri kadar erzak, altın ve takviye edilmiş bir piyade alayının bırakılmasını teklif ediyordu. Fahreddin Paşa’nın ailesinin de bu sırada Medine’de bulunduğu, eşinin çeşitli yardım kuruluşlarında çalışmalar yaptığı ve orduya büyük yardımı olduğu anlaşılmaktadır. Fahreddin Paşa’nın eşine bu faaliyetlerinden dolayı “ikinci dereceden şefkat nişanı” verilmesi kararlaştırılmıştı Bu süreçte Paşa, Harem-i Şerif’te bulunan Mukaddes Emanetlerin, İngilizlerin veya âsilerin eline geçmesi ihtimaline binaen tedbir olarak İstanbul’a nakledilmesini sağlamıştır. Bir komisyon kurarak tek tek kontrol ettirdiği mukaddes emanetleri 2000 askerin koruması altında İstanbul’a gönderir. Emanetler 25 Mayıs 1917’de payitahta ulaşır.

    Hicaz kaynakları Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerinin ihtiyacını karşılama noktasında yeterli değildi. Bu kuvvetlerin iaşesi için demiryolunun açık tutulması zorunluydu. İngilizler ve Arap isyancılar bu durumun bilincinde olarak demiryolunu çalışmaz hale getirmek istiyorlardı. Bu arada tahliyenin gündeme gelmesi ve bazı kuvvetlerin kuzeye çekilmeye başlaması, isyancı Arapların saldırılarını artırmalarına neden olmuş ve saldırılar özellikle demiryolu hattında yoğunlaşmıştır. Bunun üzerine Medine’nin tahliyesine karar verildi. Devlet Şerif Hüseyin isyanını haber alır almaz siyasî bir tedbir olarak yerine Ali Haydar’ı Mekke emirliğine tayin etmişti. (1 Temmuz 1916) Bunun çok faydalı olacağı zannedilmiş ve lakin ciddi bir tesiri olmamıştı.  Evvela yeni tayin edilmiş olan Mekke Emiri Şerif Haydar Paşa ailesiyle birlikte Medine’den ayrıldı. Onları 3000-4000 kişilik yerli halk takip etti. Paşa az bir kuvvetle müdafaaya devam etmek durumundaydı. Hicaz demiryolunun Medine’ye yakın olan Tebük- Medain arasındaki Müdevvere İstasyonu’nun düşman eline geçmesinden sonra Medine kalesi asiler tarafından kuşatıldı. Kuşatmadan önce kaleyi tahliye etmesini teklif eden İstanbul Hükümetine şu cevabı vermişti:

    “Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem, eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin.”

    Şehrin kuşatması uzadıkça erzak sıkıntısı daha da hissedilmeye başlanmıştı. Bu yüzden askere verilen günlük iaşe miktarı bir hayli azaltıldı. Hatta bir ara Fahreddin Paşa, çekirge yenilmesini emretmek mecburiyetinde kalmıştı. Paşa, cehennemî sıcaklar altında her türlü fedakârlığı gösteren Müdafilerin, muhasara psikolojisinden uzaklaşıp, zihnini meşgul etmek için günlük emirler çıkartıp, muhtelif müsabakalar tertip ediyordu. Mesela bir gün “Osmanlı Sancağı” hakkında bir yazı müsabakası açmıştı.   Paşa, müdafaa süresince Medine’nin imarıyla da meşgul olmuştur. Yeni su kuyuları açmış, demiryolundan Harem-i Şerif’e kadar uzanan düz ve geniş bir yol yaptırmıştır.   Fahreddin Paşa ve Medine müdafileri bir taraftan düşmanla diğer taraftan cehennemî sıcaklar, açlık ve hastalıklarla mücadele ederken Kanal Harekâtı felaketle bitmiş, Filistin elden çıkmış ve en yakın Osmanlı kuvvetleri 1300 km. uzakta kalmıştı. Devlet mağlup olmuş ve Mondros Mütarekesi’ni imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.(30 Ekim 1918) Mütarekenin 16. maddesine göre şehri teslime mecbur olan Paşa buna yanaşmadı. Kızıldeniz’de demirleyen bir İngiliz torpidosunun mütareke şartlarını bildirmesine rağmen Paşa buna cevap vermedi. Dahası Babıali’nin Mondros Mütarekesini tebliğ etmek üzere gönderdiği Yüzbaşı Ziya Bey’i hapsederek İstanbul’u da cevapsız bıraktı. Babıali İngilizlerin de baskısı üzerine bu defa padişahın imzasını taşıyan bir teslim emrini Adliye Nazırı Haydar Molla ile Medine’ye gönderdi. Fakat Paşa bu emri de dinlemedi. Fahri Paşa imkânlarının sonuna kadar direnmeye, müdafaaya kararlıydı. Fakat nihayet yanındaki bir takım subayların ihanetiyle karşılaştı ve bu subayların tazyikiyle teslime mecbur oldu. Anlaşma gereği yirmi dört saat zarfında Haşimî Karargâhına gitmesi gerekiyordu. Fakat o Ravza-ı Mutahhara’nın yakınındaki bir medreseye giderek burada kalacağını söyledi. Fakat Paşa’nın mücavir sıfatıyla da Medine’de kalmasına müsaade edilmedi. Fahreddin Paşa Medine Müdafaası sırasında 12. Kolordu Kumandanı sıfatıyla10 Mayıs 1918’de, 1911-12’de basılan Harp Madalyasını almış ve Mirliva (tuğgeneral) rütbesiyle taltif edilmişti. 28 Temmuz’da ise Ferik rütbesine yükseltilmiştir. Yine müdafaa sırasında Almanlar kendisine Demir-Haç Nişanı vermişlerdir. Akıbet kendisiyle görüşmeye gelen Necib Bey ve etrafındakiler tarafından tutulup Haşimi karargâhında hazır olan çadıra götürüldü. Anlaşma gereği Şerif Abdullah’ın kuvvetleri 13 Şubat 1919’da şehre girdi. Böylece şehir mütarekeden yetmiş iki gün sonra teslim oldu. Türk askerinin şehri teslimi ile dört asırlık şanlı bir devre kapanmış oluyordu.

    Esaret Hayatı

    İngilizler Paşa’yı mütareke hükümlerine uymamakla suçlayarak Kasr-ı Nil kışlasına hapsettiler. Yedi ay burada kalan Paşa’nın daha sonra harp suçlusu olarak Malta’ya sürgün edilmesine karar verildi. Paşa 8 Ağustos 1919’da Malta’daki Salvator kalesine doğru yola çıkarıldı. Malta’ya ilk gelen 73 kişi ile birlikte A blokuna yerleştirilmiş ve kendisine verilen sürgün numarası 2752’dir. Diğer mahkûmlar gibi Fahri Paşa da günlerini kitap okuyarak, resim yaparak ve çiçek yetiştirerek geçirmeye çalışıyordu. Paşa burada tutuklu bulunurken İstanbul’un işgaliyle tesis edilen Divanı harb’te ölüme mahkûm edilmiştir. Ayrıca ailesine verilen maaş da kesilmişti. Bu durum ailesinin zor günler yaşamasına sebep olmuştu. 7 Mart 1921’de başlayan müzakereler neticesinde Ankara Hükümeti ile İngiltere arasında Londra Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile esirlerin bırakılması sağlanmış oluyordu. Fahreddin Paşa da bu cümleden olarak 8 Nisan 1921’de kayıtsız şartsız serbest bırakıldığında 2 sene 33 gün tutuklu kalmış bulunuyordu.

    Paşa evvela Almanya’ya geçerek Berlin’e geldi. Burada bulunan Talat, Enver ve Cemal Paşa’lar ile görüştü. Akabinde Enver Paşa’nın davetiyle Moskova’ya geçti. Moskova’da İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı Kongresi’ne katıldı. Aynı süreçte Ankara Hükümeti sefiri Ali Fuad Bey (Cebesoy) ile görüşmüş ve ondan bir mektup almasından sonra Milli Mücadele’ye iştirak gayesiyle Batum’a gelmiştir. Batum’dan 2 Ağustos 1921’de Kars’a geçen Paşa böylece vatanına kavuşmuş olur.

    Milli Mücadeleye iştirak için Erzurum’a hareket etmiş olan Paşa, Sakarya muharebesine yetişememişti. 24 Eylül’de Ankara’da Mustafa Kemal’le görüştükten sonra Fahri Paşa, 1 Mart 1921’de Moskova’da Afgan heyeti ile Türk sefaret heyeti arasından imzalanan Türk-Afgan ittifakı gereğince bir müddet sonra TBMM’nin Kabil Sefirliğine tayin edildi. (9 Kasım 1921) Ayrıca sefirliği sayesinden Türk- Afgan dostluğunun pekişmesinde mühim rol oynamış, Ruslarla mücadele eden Başkırdistan Cumhurbaşkanı Zeki Velidi Togan’a yardım etmiştir. Paşa Kabil sefirliğini 12 Mayıs 1926’ya kadar devam ettirmiştir. 31 Aralık 1932’de Divan-ı Askeri Temyiz azalığına, 3 Ocak 1932’ de ise Askeri Temyiz reisliğine tayin edilmiştir. Kanunî hizmet süresini doldurduktan sonra 5 Şubat 1936’da tekaüd oldu ve muhtelif muharebelerdeki hizmetlerine mukabil nişan, madalya ve kıdem zammı ile taltif edilmiştir. 22 Kasım 1948’de vefat etmiş, vasiyeti üzerine Rumeli Hisarı’na defnedilmiştir.



[1] Şerif Hüseyin isyanı 5 Haziran 1916 da başlamış ve Medine 13 Ocak 1919 de âsilere teslim edilmiştir.

 [2] Bulgaristan’da tarihî bir şehir olan Rusçuk eski Tuna Vilayetinin merkeziydi. Kozmopolit bir yapısı vardı. Bugünde Bulgaristan’ın dördüncü büyük şehri (Ruse/Russe) olup önemli bir sanayi ve kültür merkezidir. Tafsilat için bkz: Machiel Kiel, “Rusçuk”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008

[3] Naci Kaşif Kıcıman, Medine Müdâfaası – Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı?, İstanbul 1994, s.20

[4] Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, c. II, İstanbul 1996, s. 3. [5] Mahir Aydın, “Doksan üç Harbi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul 1994.

[5] Bu savaş Osmanlı tarihinde bir dönüm noktasıdır. Balkanların büyük kısmı kaybedilmiştir. Binlerce Müslüman Türk Balkanlardan, Anadoluya hicret etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu hicretin mahiyetini ve yaşanan felaketlerin tafsilatı için bkz:

H. Yıldırım Ağanoğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanların Makûs Talihi: Göç, İstanbul

[6] Süleyman Yatak, Fahreddin Paşa, s. 43 vd.

 [8] Yatak, a.g.e., s. 45

[9]  Kıcıman, Medine Müdafaası, s. 20.

Read More

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Arabalı Vapurların Atası Suhulet

Temmuz 12, 2021 0

 




Arabalı Vapurların Atası Suhulet

                                                                İbrahim GÜLEŞEN

  

Tarih Araştırmacısı


    Birçok teknolojik gelişmeyi Avrupalıların bulduğu sanılır ancak Dünya’nın ilk araba vapurunun ülkemizde kullanıldığını biliyormuydunuz?

    Osmanlı döneminde daha doğrusu 19. Yüzyılda İstanbul’da kayıklar ulaşımda yetersiz kalınca dünyada eşi benzeri olmayan bir araba vapuru tasarlandı. İşte "Suhulet"in hikâyesi böyle başladı.

    Biz Osmanlı’yı üç kıtaya hükmetmiş bir cihan ve savaş devleti olarak biliriz ancak, icatlarıyla da bir döneme damga vurdu Osmanlı İmparatorluğu. Osmanlı'nın en önemli icatlarından biri de araba vapuruydu. "Suhulet" ismi verilen arabalı vapur dünyada eşi benzeri olmayan bir tarzda tasarlanmıştı.

 

    Coğrafi konum itibarıyla iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul'da, 19. yüzyıl ortalarına kadar Avrupa ve Anadolu yakaları arasındaki ulaşım kayıklarla sağlanıyordu. Şehri ortasından ikiye bölen suyolu, onu şüphesiz diğer şehirlerden ayıran en önemli özellikti. Kara Deniz ve Ak denizi birbirine bağlayan, kendine özgü kritik değerler barındıran bu suyolu, çok kıymetli bir geçiş noktasıydı.

 

    İstanbul Boğazı’nda ilk vapur 1828 yılında İngiltere’den satın alınan “Swift” adlı vapur oldu. İdare, vapura “Sür’at” ismini verdi ama vapur bacasından buharlar salarak ilerlediği için halk buna "buğu vapuru” dedi. Bu gemiyi 1843’te “Hümapervaz” adlı vapur izledi. Pazar kayıklarıyla hayli uzun süren gidiş ve dönüşler bu vapurlarla hem daha kısa hem de daha rahat ve güvenli şekilde yapılıyordu. Ancak bu durum bazıları için mesleklerinin sona gelindiğinin habercisiydi. Kayıkçı esnafı bu durumdan hiç memnun olmadı.

    Tanzimat Dönemi'nin ünlü ve kudretli devlet adamları Fuad Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul'daki ulaşımı kolaylaştırmak ve artan yolculuk talebini karşılamak için Şirket-i Hayriye'nin (Şehir Hatları) kurulması girişimlerine başladı. Çok geçmeden Sultan Abdulmecid'in onayıyla 17 Ocak 1851'de şirket resmen kuruldu. İlk anonim şirket unvanına sahip Şirket-i Hayriye, faaliyet süresi boyunca 3 araba, 74 yolcu, 3 kömür vapuru ve 1 gezinti teknesi olmak üzere 81 araca sahipti. Kurulduktan 3 sene sonra, 1854’te resmi olarak çalışmaya başlayan şirketin bünyesinde, ilk başlarda 6 yolcu gemisi vardı. Ancak Şirket-i Hayriye’nin deniz araçları sadece yolcu taşıma amacıyla kullanılan küçük ve orta ölçekli teknelerdi. Tarihin en güçlü donanmasına sahip Türkler, Osmanlı'nın altın çağında sayısız deniz taşıtı tasarladı. Bunlardan en ilginci ise ilk araba vapuru Suhulet oldu. 86 yıldan fazla İstanbullulara hizmet verdi, Çanakkale Savaşı’nda önemli başarılara imza attı.

    İşte Suhulet, atların, arabaların, yüklerin iki yakada taşınması için geminin olmadığı bir dönemde devreye girdi. Şirket-i Hayriye Genel Müdürü Hüseyin Haki Bey tarafından, güvertesi arabaların geçişini kolaylaştırmak için dümdüz olacak şekilde tasarlandı. Yani dünyada eşi benzeri olmayan bir tarzda, burnundan rıhtıma yanaşacak, her iki ucundan da araç ve yük alabilecek şekilde inşa edilecekti. 1869 yılında Şirket-i Hayriye’nin başına, Giritli Hüseyin Haki Efendi getirildi. O tarihlerde şirket, İstanbul’da yaklaşık 20 yıldan beri yolcu taşımacılığı yapmaktaydı. Vapurlarla yolcu ve beraberindeki yüklerin taşınması kısmen yapılıyor olsa da atların, arabaların, askeri techizatın, boğazın iki yakasına yayılmış bu şehirde karşıdan karşıya geçirilmesi için farklı bir deniz taşıtına ihtiyaç vardı.

Şirket-i Hayriye Genel Müdürü Hüseyin Haki Bey

    Bu nedenle Hüseyin Haki Efendi yeni bir vapur için taslak çizimler hazırladı. Beraber çalıştığı İskender Efendi ve Mehmet Usta ile birlikte çizimlere son halini verdi. Hüseyin Haki, teknenin inşasını İngiltere’ye giderek imal edildiği tersanede bizzat takip etti. İşte bu çift taraflı simetrik gemi çizimleri günümüzde “araba vapuru”, “arabalı vapur” veya “feribot” dediğimiz gemilerin ilk prototipleriydi. Yeni vapurlardan ilki İngiltere’ye ısmarlandı. Maudslay Sons and Fields isimli tersanede yaptırılan gemi yandan çarklıydı. İstanbul’un önceki vapurlarının aksamı ahşap olmasına rağmen, “26” baca numaralı bu vapurun tamamı sacdan yapıldı ve 1872 senesinde zorlu bir deniz yolculuğundan sonra yurda getirildi.

    Geminin ismini şair Namık Kemal verdi. “Suhulet”; kolaylık, yumuşaklık anlamına gelmekteydi. Meşhur şairimiz, yepyeni bir tasarıma sahip olan bu vapurun araçları ve yolcuları bir yakadan diğerine kolayca naklettiğine atıfta bulunmuştu.

 

    Kuşkusuz, Suhulet’in devreye girmesi kayıkçıların, mavnacıların tepkisini çekti. Suhulet, ilk seferini 1872 yılında Üsküdar ile Kabataş arasında gerçekleştirdi. Suhulet araba vapurunun Üsküdar ile Kabataş arasında yük ve malzeme taşıyacağını duyan mavnacılar duruma tepki gösterdiler ve tören günü teknelerini Üsküdar önlerinde zincirlerle birbirine bağlayarak vapurun çalışmasını engelleyecekleri yönünde bir karar aldılar. Hüseyin Haki Efendi de bunları duyup ilk sefer esnasında Seraskerlik'ten yardım istedi ve iskelede bir topçu kıtası bulundurarak mavnacıları yıldırmayı başardı. Kayıkçılar, birbirlerine zincirledikleri mavnalarının toplarla yok edileceğini anlayınca aceleyle zincirleri çözdüler ve Suhulet’in ilk seferi sorunsuz gerçekleştirildi. Bu başarı karşısında Sultan Aziz Hüseyin Haki Efendi'ye Rütbe-i Evvel-i Sınıfı Sanisi nişanıyla, üçüncü rütbeden Mecidi Nişanı ihsan etti.



Read More

5 Şubat 2021 Cuma

TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NİN BAŞLANGICINDA TÜRKİYE'NİN SİYASİ, SOSYAL VE TOPLUMSAL DURUMU

Şubat 05, 2021 0

Milli Mücadele

  

TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NİN BAŞLANGICINDA TÜRKİYE'NİN
 SİYASİ, SOSYAL VE TOPLUMSAL DURUMU



IMG-20190225-WA0003


İBRAHİM GÜLEŞEN

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü 



1.     Milli Mücadele Başlangıcında Türkiye’nin Siyasi Durumu

 

19 Mayıs 1919 tarihi, Türk İstiklâl Harbi’nin hukuken, siyâseten ve bir anlamda fiilen başladığı tarihtir. Milletin kendi istiklâlini kurtarmak yönünde kendi azim ve kararını ortaya koyduğu bir tarihtir. Bu tarihten sonra Anadolu’da Kuvâ-yı Milliye derlenip toparlanacak ve Hâkimiyet-i Milliye’nin idâmesi için mücâdeleye başlanacaktır. Mücâdele neticesi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmadan önce tasarladığı vechile yıkılan bir imparatorluktan yepyeni ve millî bir Türk devleti hayat bulacaktır. Bu itibarla 19 Mayıs tarihi, Türk tarihinde mümtaz bir mevkie sahiptir.

Atatürk Nutuk’a, “1919yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde...” diye başlar ve kısaca bir durum tespitinde bulunur. Sonra düşünülen kurtuluş çarelerini sıralar ve şunları söyler:

“Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak...İşte İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur...Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklâl ya ölüm!” [1]

Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Harbi’nden kısa bir süre önce ileri sürdüğü isâbetli fikirler,Osmanlı Devleti’nin son on yılında iktidara sahip İttihat ve Terakki hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi, devlet daha o zaman kurtarılabilirdi. Tarihin akışını anlamayan İttihat ve Terakki liderleri bu cesareti gösteremediler.[2]

I.Dünya Harbi’ne girilmesi, büyük kayıplar bir yana, devletin sonu olmuş, bu devlet içinden yeni bir Türk devleti çıkarılmasını da iyice zorlaştırmıştır. Dört yıl süren savaştan yenilmiş olarak çıkan devlet, 30Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalmıştır. Mütârekenâme’nin meşhur 7. maddesi ile “Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını” elde etmişlerdi. Osmanlı ordusu terhis edilir; silâh ve cephânelere el konulur. Müttefiklerin,Mütâreke maddelerini isteklerine uygun bir tarzda uygulamaya başlamaları, hatta Mütâreke maddeleri hükümlerine aykırı olmasına rağmen, bir çok yerde işgale başlamaları, Mondros Mütârekesi’nin ihtiva ettiği şartlar ile yetinmeyeceklerini ve aralarında yaptıkları gizli anlaşmaların hükümlerini açıkça uygulayacaklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Müttefiklerin Osmanlı topraklarını parçalamak emelinde oldukları açıktır.

Müttefiklerin Anadolu’yu parçalayacaklarını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa[3], Mondros Mütârekesi yapıldıktan sonra İngilizlerin, “Samsun’da Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahâlinin silahlandırıldığı” yönünde şikâyetleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında âsâyişin herhangi bir sûrette bozulmasını önlemek için, Samsun bölgesinde huzur ve sükûnun yeniden sağlanması, silâhların toplanması ve şayet varsa mevcut şûraların kapatılması yetkilisiyle 9.Ordu Genel Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderiliyordu. Mondros dönemi sonrası Bir buçuk ay kadar sonra, I Dünya Savaşı'nın galip devletleri Paris'te bir konferans yapmışlardı.  Konferansın amacı mağlup devletlerle yapılacak Barış'ın şartlarını görüşmektir. Bunun için galip devletler Öncelikle kendi aralarında uzlaşmayı gerekli görmüşlerdir.  Konferansa 32 devlet katılmıştır fakat katılan her devlete aynı statü verilmemiştir. Büyük devletler Savaş kazançlarının azalacağı ve görüşmelerin çıkmaza gireceği endişesiyle, Müttefikler, daha az müttefik olanlar ve ortaklar şeklinde Galip Devletleri üç kategoriye ayrılmışlardır. Dolayısıyla bu devletlerin elde edecekleri payda bu kategorileri ile uyumlu olacaktı.

            Konferansta hemen her konu ile ilgili kurullar oluşturulmuştur.  Bunların sayısı 50’yi aşıyordu.  Meseleler önce bu kurullarda görüşülüyor. Daha sonra genel kurulda ele alınıyordu.  Kongre süresince en etkin görünen ve adından sıkça söz edilen başlıca kurullar şunlardır: a) onlar konseyi 5 büyük devletin (Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) devlet ya da hükümet başkanlarıyla Dışişleri bakanlarından oluşmakta idi.  Bütün konularla ilgileniyor ve her meseleye ait esas prensipleri kararlaştırdıktan sonra, iş ikinci derecede komisyonlara havale ediliyordu.  Adı geçen 5 devletin devlet ya da hükümet başkanlarıyla Dışişleri bakanlarının bir arada çalışmalarında güçlükler çıkınca 24 Mart 1919'dan itibaren konsey ikiye ayrılmıştır.

1. Dörtler Konseyi: Japon başbakanı konferansa gelmediğinden diğer 4 devletin devlet ya da hükümet başkanlarından oluşuyordu.  Konferansta bazen İtalyanların dışlandığı oluyor, bu durumda Üçler Konseyi adını alıyor. esela İzmir'in işgaline Üçler Konseyi karar vermiştir.

2. Beşler Konseyi: 5 devletin Dışişleri bakanlarından oluşuyordu.

 Konferansın genel gündemi ya da öncelikli konuları, Orta Avrupa barışı, manda meselesi ve Türkiye barışı idi. Öncelikle Almanya, sonra Avusturya Barış antlaşmalarına ilk sırada yer verilmiş olmasına rağmen Türkiye ile ilgili konular Daha ağırlıklı görünüyordu.

             Mağlup devletler için ayrı ayrı barış antlaşmaları hazırlandıktan sonra, ilgili devlet konferansa davet edilerek Barış Antlaşması'nı imzalaması isteniyordu.  Mağlup devletler bu metinde kendi lehlerin de ne kadar değişiklik yaptırabiliyorlarsa kar sayıyorlardı.  Açıkça söz konusu antlaşmalarda, devletlerin karşılıklı olarak eşitliği prensibi görmezlikten gelinmiş ve bir oldu bitti şeklinde antlaşma metinlerini imzalamak zorunda kalmışlardır. Almanya 28 Haziran 1919, Avusturya 10919, Bulgaristan 27 Kasım 1919, Macaristan 4 Haziran 1920, tarihlerinde yaptıkları barış antlaşmaları ile I Dünya Savaşı'na fiilen ve hukuken son vermişlerdir.[4] Rusya, Şubat 1907 İhtilali ile Savaş dışı kalınca, İtilaf Devletleri 1921 Nisan 1917’de kendi aralarında yaptıkları gizli bir anlaşma ile İzmir ve havalisini İtalyanlara bırakmışlardır.  Fakat mütarekeden sonra İngiltere, İtalyanların Anadolu'da geniş ölçüde yayılmasından rahatsızlık duymaya başlamıştır.   Bu sebeple İzmir'in İtalyanlar tarafından değil, Yunanlılar tarafından işgalini menfaatlerine uygun bulmuştur. Öte yandan İtilaf donanmasına ait savaş gemileri Akdeniz kıyılarında dolaşıyor, limanlara girip çıkıyor, Bu arada İzmir limanına da sık sık uğruyordu.  Bu da İzmir'in işgal edileceği şeklinde yorumlara yol açıyordu.

            Öte yandan 5 Mayıs 1919'da Paris'te toplanan Üçler konseyinde İngiliz başbakanı Lylod George, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini A.B.D Başkanı ve Fransız başbakanına kabul ettirmeye çalışmıştır.  1 gün sonra 6 Mayıs'ta, Wilson ve Clemenceau İngiliz önerisini kabul etmişlerdir.  Bu karar Paris'te bulunan Yunan başbakanı Venezelos’u ziyadesiyle memnun etmiş ve Yunanistan'a çektiği telgrafta işgal hazırlıklarını başlatmasını istemiştir. 7 Mayıs'ta İtilaf gemileri İzmir Limanı'nda toplanmış, 10 Mayıs'ta İzmir'in nasıl işgal edileceği tartışılmıştır.

 Amiral Clthorpe, Yunan işgalinin gerçekleştirilmesi için Paris'ten aldığı Emir doğrultusunda İstanbul'dan İzmir'e hareket etmiştir.  İşgal planlarını hazırlanmaya başlamıştır.  Diğer taraftan İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edileceği haberi halkın harekete geçmesine sebep olmuştur.  14 15 Mayıs gecesi İzmir'de büyük bir toplantı yapılmış ve toplantıya katılanlar Redd-i İlhak Hey’et-i Merkeziyesini oluşturup Redd-i İlhak, yani Yunanistan'a katılmayı Kabul etmeme kararı almışlardır.  Bu prensip doğrultusunda hareket eden Hey’et-i  Merkeziye’ler  daha sonra bütün Batı Anadolu'da birdenbire yayılacaklar ve Yunanlılara karşı büyük bir mücadele başlatacaklardır.  Ancak Redd-i İlhak kararı, 15 Mayıs Sabahı Yunanlıların İzmir'e çıkışına engel olamamıştır.  İtilaf donanmasının desteğindeki Yunan birlikleri, çok kan dökerek, Mezalim yaparak, evleri, binaları ateşe vererek şehrin işgalini tamamlamışlardır.  Öylece İzmir, mütakere şartlarına aykırı olarak, iki aşamalı bir planla, Daha doğrusu bir aldatmaca sonucunda Yunanlıların eline geçmiştir.

 

2.     Milli Mücadele’nin Başlangıcında Türkiye’nin Sosyal ve Toplumsal Durumu

İtilaf Devletleri Ateşkes ten hemen sonra harekete geçerek ülkenin gelir kaynaklarını El koymak için her türlü önlemler almışlar, maden arama ruhsatlarının verilmesini bile yasaklamışlardı.  Yine ülkenin en zengin ve stratejik bölgelerin işgaline girişmişlerdir.  Bu da düşmanın ateşkesi Barış'ın ilk adımı olarak değil de paylaşma projelerin uygulanmasını kolaylaştıran bir işgal belgesi olarak gördüğünü göstermiştir.  İngilizler 3 Kasım 1918’de Musul’u, daha sonra Urfa, Maraş ve Antep'i, Fransızlarda Dörtyol, Mersin Adana ve Pozantı’yı işgal etmişlerdi. Çanakkale Boğazı girişindeki mayınların temizlenmesinden sonra aralarında Yunan gemilerinin de yer aldığı İtilaf donanması 13 Kasım 1918'de İstanbul önünde demirlemişti.  Bu donanmadan karaya 35000 kişilik bir kuvvet çıkarıldı. Böylece İtilaf Devletleri işgal sözünü kullanmadan İstanbul'u işgal etmişlerdi.  Şehir içinde kontrolü sağladıkları kurumların en başında Türk ocağı gelmişti.[5] Türk güvenlik kuvvetlerinin bir etkisi kalmamış şehrin asayişi bozulmuştu. Türk bayrağına hakaret edilmekte, Subaylar sokak ortasında tutuklanıp götürülmekte, Türk evlerine zorla girilmekteydi.  

 

            İtilaf devletlerinin Yeşilköy'den alıp götürdükleri uçak ve Havacılık malzemelerimizin değeri 100 milyonu buluyordu.[6]  Türk donanması İzmit'te gözaltına alınmış, İtilaf Devletleri kıyıların denetimini de ellerine almışlardı.  Doğu Karadeniz kıyıları İngiliz, Batı Karadeniz kıyıları ile Mersin ve İskenderun limanları Fransız ve Ege ve Akdeniz kıyıları İtalyan sorumluluğundaydı.  Fransızların Trakya'daki işgalleri yanında, İngilizlerde İzmit, Eskişehir, Afyon, Samsun ve Merzifon'a askeri kuvvetler göndermişlerdi. İtalyanlar ise Antalya, Konya, Bodrum, Fethiye Marmaris'te Kuşadası’nı işgal etmişlerdi. Ülkenin ve milletin tüm savunma araçlarını almak için başvurmadıkları hiçbir yöntem kalmamıştı.  Diğer taraftan Yurdun her köşesinde ateşkesi denetlemekle görevli İtilaf subayları dolaşıyor, bu arada maden araştırmaları yapan İngiliz mühendislerine de rastlanıyordu.

 Diğer taraftan Türkiye'yi sömürgeleştirmeye çalışan Avrupa'nın güçlü devletlerinin peşine Yunanistan'da takılmıştı. Esasen Türkiye'nin bir iç sorun veya dış tehditle karşılaştığı hallerde harekete geçmek Onun bir dış politika ilkesiydi.  Üstelik Yunanistan'ın başında gençliğinden beri Megali İdea ülküsünü benimsemiş E.Venizelos  bulunuyordu. Venezilos, Yunanistan'ı Balkan Savaşı'ndan bir misli büyüterek çıkarmıştı. Şimdi de sıranın büyük Yunanistan'ı kurmaya geldiğini düşünüyordu. İstanbul'da Fener Rum Patrikhanesinide harekete geçirmişti. Yunanistan önemli paralar aktardığı İstanbul Rum basını emelleri doğrultusunda kullanıyor, Patrikhane aracılığıyla Osmanlı Rumlarını gönüllü adı altında askere alıyordu.

Devlet mali ve ekonomik yönden çok kötü bir durumdaydı. Osmanlı Devleti’nin ekonomik ve mali kaynaklarını denetim altına alan Duyun-u Umumiye İdaresi dış borcu ödemek için emrine verilen vergileri ve gümrük resimlerini toplama hakkına sahipti. Böylece devlet ekonomik bağımsızlığını yitirme noktasına gelmişti. Adli, mali, ekonomik ve yönetsel alanlarda yüzlerce yıl sürüp giden kapitülasyonlar halkın belini bükmeye devam ediyordur. Tüm yeraltı ve yerüstü kaynakları yabancıların elinde bulunuyor, onlar tarafından işletiliyordu. Ulaşım ağımız; rıhtım ve limanlar, fenerler aynı güçlerin elindeydi. Su, aydınlatma, gaz ve telefon gibi her türlü hizmet onlar tarafından karşılanıyor, bedeli de fazlasıyla alınıyordu. Yıllardır savaşmak zorunda kalmış Türk halkı yorgun ve Yoksul düşmüş, tüm kaynaklarını tüketmiş görünüyordu. Özellikle I. Dünya Savaşı'nda Rus istilasına uğramış Doğu illerinin durumu içler acısıydı. Salgın hastalıklar ve açlık insanları kırıp geçiriyordu. Avrupa'da Anadolu'nun daha I. Dünya Savaşı sırasında fazla kan kaybından öldüğü, bir dullar ve yetimler ülkesine döndüğü iddia edilmekteydi[7].


Mondros Ateşkesin Antlaşması sonrasındaki işgal ve kışkırtmalar, gayri Müslim azınlıkların evvelce gizli olarak kurdukları cemiyetlerin ayrılıkçı faaliyetlerine yoğunlaştırmalarına ve bu arada aynı amaçla yeni cemiyetler kurmalarına zemin hazırladı. Özellikle Yunanistan, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu tarihsel hedefi olan Megali İdea gerçekleştirmek için Fırsat olarak gördüğünden bu faaliyetlere örgütlenen ve yönlendirme görevini üstlenmiştir.[8]

Bu cemiyetleri şu şekilde sıralayabiliriz.


ZARARLI CEMİYETLER:

Mavr-i Mira Cemiyeti: Rumlar tarafından kuruldu. Amacı Megali İdea 'yı gerçekleştirerek büyük Yunanistan'ı kurmaktı. İstanbul'daki Rum Patrikhanesi tarafından organize edildi.

Etnik-i Eterya Cemiyeti. Rumların yaşadığı bütün toprakların Yunanistan'a katılması için çalıştı.

Pontus Rum Cemiyeti: Amacı Trabzon ve çevresinde bir Rum devleti kurmaktı.

Taşnak ve Hınçak Cemiyeti: Ermeniler tarafından kurulan bu cemiyetlerin amacı Doğu Anadolu ve Çukurova'da bir Ermeni devleti kurmaktı

Kordos Cemiyeti: Cemiyet orta ve doğu Karadeniz bölgesine Rum nüfusu arttırmak için göçmenler ve bu arada göçmen adı altında silahlı Pontus çetelerine yönetecek Yunanlı subay ve ajanlar göndermekteydi. İşgale karşı tepkisiz kalan diğer cemiyetler ise Şunlardı;

 Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası, Kürdistan Teali Cemiyeti, İslam Teali Cemiyeti, İngiliz Muhipler Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti.

 

YARARLI CEMİYETLER:

İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti. İzmir'in ilhakını önlemek amacıyla kuruldu.

            Redd-i İlhak Cemiyeti. İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye adını değiştirerek "Reddi İlhak" olmuştur.

Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Trabzon ve çevresinde Pontus Rum Devletinin kurulmasını engellemek amacıyla kuruldu. Erzurum kongresinin toplanmasında etkili oldu.

Şark Vilayetleri (Doğu Anadolu) Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Ermenistan Devletinin kurulmasını engellemek amacıyla kuruldu. Erzurum kongresinin toplanmasında etkili oldu.

 Trakya Paşaeli Cemiyeti. Trakya'yı Yunan işgalinden kurtarmak için kuruldu.

Kilikyalılar Cemiyeti. Adana ve çevresini Fransız ve Ermeni işgalinden kurtarmayı amaçladılar.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Mustafa Kemal'in ve Sivas valisinin eşinin gayretleri ile kuruldu.

Milli Kongre Cemiyeti. İşgalleri basın ve yayın yoluyla protesto etti.

Gizli Karakol Cemiyeti. İstanbul'dan Anadolu'ya silah sevkiyatı yaptılar. Milli Mücadele lehine İstihbarat faaliyetinde bulundular.  Zabitan adı verilen istihbarat teşkilatı kurdular.

Kars İslam Şurası Cemiyeti.  İlk yararlı cemiyettir. Sivas'ta birleşerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adını aldılar.

  

SONUÇ

 

            Türk milleti içinde bulunduğu bu olağanüstü olumsuz şartlara rağmen mücadele azmini yitirmedi. İşgalci devletler her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamışlarsa da Türklüğün Yüzyıllardır süregelen yaratıcı, Kurucu ve Yiğit ruhu yaşıyordu. Hemen nesi varsa alınmış görünen Türk milletinin Elinden alınmayacak olan, tarih boyunca yaşamış ve yaşayacak özgürlük ve bağımsızlık aşkıydı.  Türk milleti düşmanın Ateşkes karşısındaki haksız uygulamaları ve baştaki lerin suskunluk ve acizliği karşısında, başının çaresine bakmak amacıyla cemiyetler kurmaya ve hızla teşkilatlanmaya başladı. Atatürk'ün ‘’milli intibah’’ diye tanımladığı bu uyanış, kuşkusuz Türk milletinin bağımsız yaşama kararlılığının bir ifadesiydi. Millet artık o andan itibaren kendisine yol gösterecek yaktığı ‘’çoban ateşlerini’’ birleştirecek önderini bekliyordu. Bu uğurda canını hiçe sayarak bu yolda canını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyorum.


 

                            KAYNAKÇA

 

ATATÜRK, K. Nutuk, 1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1989, s.1 vd.

ARMAOĞLU, F. Siyasi Tarih Dersleri 1789-1919,Ankara,1961,s.637-645.

CEBESOY, A. F. Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s.108 vd.

DURMUŞ, Y. Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara,2000, s148 vd.

ERCAN F. Komitern Belgelerinde Türkiye Kurtuluş Savaşı, çev. 1985,s.101-102.

GENCER, A. İ. Sabahattin ÖZEL, Türk İnkilap Tarihi, s, 80.

 JAESCHKE, G., Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yay., Ankara, 1991, s.98

TANRIÖVER, H. S.,Dağ Yolu, haz. Fethi Tevetoğlu, İkinci kitap, İzmir 1987, s.14.

 Şehit Tayyarecilerimizin Hatırasını Tes’id, Ayın tarihi, no.22, Ankara 1926, s.939

 



[2] Ali Fuat Cebesoy,Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s.108 vd.

[3] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yay., Ankara, 1991, s.98

[4] Fahir Armaoğlu,20.Yüzyıl…., a.g.e,s.145-148

Fahri Armaoğlu,Siyasi Tarih Dersleri 1789-1919,Ankara,1961,s.637-645.

[5] Hamdullah Subhi Tanrıöver, Dağ Yolu, haz. Fethi Tevetoğlu, İkinci kitap, İzmir 1987, s.14.

[6] Şehit Tayyarecilerimizin Hatırasını Tes’id, Ayın tarihi, no.22, Ankara 1926, s.939

[7] Komitern Belgelerinde Türkiye Kurtuluş Savaşı, çev. Fatma Ercan,1985,s.101-102.

[8] Ali İhsan GENCER, Sabahattin ÖZEL, Türk İnkilap Tarihi, s, 80.


Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot