akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Havva Nur ÖZDEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Havva Nur ÖZDEMİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2020 Pazartesi

SIBYAN MEKTEPLERİNDEN ANAOKULLARINA

Ekim 26, 2020 0

 

Türkiye'de Anaokulları Tarihi


Havva Nur ÖZDEMİR

Koray Murat TURAL

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Akademi Tarih Bloger 1071 sayfası olarak siz değerli okuyucularımıza bugün ülkemizde ilk olarak uygulanan okul öncesi eğitimin tarihçesinden söz edeceğiz. Bugün birçoğumuzun “Ana Okulu” olarak bildiği sistemin gelin tarihçe hep birlikte göz atalım.

 

OSMANLI’DA OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

Osmanlı’da kurumsal okul öncesi eğitimin ilk uygulaması olarak, Fatih Sultan Mehmet zamanında vakıflara bağlı olarak kurulan Sıbyan Mektepleri gösterilebilir. Sıbyan mekteplerinde, 5-6 yaş çocuklarına yazı yazma, dua okuma gibi eğitimler verilmekteydi. Meslek kazandırmaya yönelik kurulan ıslahhanelerde ise savaş ve isyanlar sonucu kimsesiz kalan çocukların barınma ihtiyaçları karşılanmakta ve onlara eğitim verilmekteydi. Ancak o devirde dini bilgileri esas alan bu eğitimin cumhuriyet sonrası modern ve laik anlamda ele alınan okul öncesi eğitiminden farklı olduğu anlaşılmaktadır.

 

II. Meşrutiyet döneminden önce bazı illerde özel ana mektepleri, Balkan Savaşları’ndan (1912-1913) sonra ise resmi ana mektepleri açılmıştır. 1913 yılında çıkarılan İlköğretim Geçici Kanunu ile anaokulları, ilkokulların bir basamağı sayılmış ve bu okulların yurdun her yerinde açılması hükmü getirilmiştir. 1915 yılında Ana Mektepleri Nizamnamesi yayınlanarak yürürlüğe konulmuştur. Cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme olarak 1923’te "Gebe Kadınların ve Emzikli Annelerin Çalıştırılması Nizamnamesi" çıkarılmıştır. Bu durum ana mekteplerine talebi arttırmıştır.

 

CUMHURİYET DÖNEMİ

Cumhuriyetin ilk yıllarında 38 ilde 80’e yakın anaokulu bulunuyordu ve bu anaokullarında toplam olarak 5880 öğrenci öğrenim görmekteydi. Okul öncesi eğitim ile ilgili önemli gelişmeler 1960 yılından sonra dikkati çekmekte ve kurumsal eğitim bakımından kademe kademe önemli hareketlerin başladığı görülmektedir. Uygulamada istenilen seviyeye ulaşılamamış olmakla birlikte, çocuğun korunmasını ve halkın eğitimini zorunlu kılan 1961 Anayasası’nı takip eden devrede, okul öncesi eğitim konusunda çeşitli çalışmalar yapılmış, konu çeşitli beş yıllık kalkınma planlarında ele alınmış, fakat istenilen hedeflere tam olarak ulaşılamamıştır.        

 

Ocak 1962’de toplanan Yedinci Milli Eğitim Şurası, okul öncesi eğitimin önemini etkin bir şekilde gündeme getirmiş ve bu konuda verilmesi gereken hizmeti belirlemiştir.  Haziran 1962’de ilk “Anaokulları ve Anasınıfları Yönetmeliği” yayınlanmıştır. Bu yönetmeliğin uygulanmasından sonra Türkiye’de resmi ve özel kuruluşlarca, yuva ve anaokulları yaygınlaşmış ve hizmet verilen çocuk sayılarında önemli bir artış görülmüştür.

 

1973 yılında çıkarılan “Milli Eğitim Temel Kanunu” tüm öğretim kademelerini bütün olarak ele alan bir kanun olup, bu kanunda “Milli eğitim amaçları yalnız resmi ve özel eğitim kurumlarında değil, aynı zamanda evde, çevrede, iş yerinde, her yerde ve her fırsatta gerçekleştirilmeye çalışılır” denilerek “Her yerde eğitim” ilkesi vurgulanmaya çalışılmıştır. Bu kanunda okul öncesi eğitim zorunlu öğretim çağına gelmemiş çocukların eğitimi olarak ele alınmış, amaç ve görevleri açıkça belirtilmiştir. 1977 yılında İlköğretim Genel Müdürlüğü bünyesinde bir “Okul Öncesi Şubesi” kurulmuş; öncelikle ilkokullar bünyesinde anasınıfları açılması, okul öncesi için öğretmen yetiştirilmesi ve gerekli araç-gereç hazırlanması çalışmaları hızlandırılmıştır.

 

1980 yılından itibaren, gerek anaokulları gerekse anasınıfları açısından genelde bir artış gözlenmiştir. Ülkemizde, okul öncesi eğitim için hizmet veren kurumlar bir süre Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın denetimi altında olmuştur. Bu kurumlar; ilkokula bağlı olarak açılan hazırlık sınıfları, resmi bağımsız anaokulları, özel kişi ve kuruluşlar tarafından açılan özel anaokulları, kız meslek liseleri; kız teknik yüksek öğretmen okulları ve üniversitelerin çocuk gelişimi ve eğitimi bölümlerine bağlı olarak açılan uygulama anaokulları, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından açılan ve 0-6 yaş arasında korunmaya muhtaç çocukların bakım ve eğitimini üstlenen çocuk bakım yurtları, Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve benzeri sosyal yardım kurumlarının açtıkları yatılı ve gündüzlü bakımevi ve yuvalar ile kamu ve özel işyerlerinin kendi personelinin çocukları için açmış olduğu kreş ve yuvalardır. Okul öncesi eğitim kurumları 1989 yılında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı yerine Başbakanlığa bağlanmıştır.

 

1992 yılına kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nda Okul Öncesi Eğitim Hizmetleri; İlköğretim Genel Müdürlüğü, Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ile Özel Eğitim ve Rehberlik Dairesi Bakanlığı’nca yürütülmüştür. 1992 yılında çıkan kanunla, Merkez Teşkilatı bünyesinde yeni bir birim olarak “Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü” kurulmuştur. Günümüzde, okul öncesi eğitimle ilgili hizmetler; MEB başta olmak üzere değişik bakanlık ve kuruluşlarca bakım ya da eğitim amaçlı olarak, MEB tarafından açılan anaokulu, anasınıfı, uygulama sınıfları ile diğer kurum ve kurulularca açılan kreş, yuva, gündüz bakımevi, çocuk bakımevi ve çocuk bakım yurtlarında verilmektedir.

 

Anasınıfının 2012-2013 Eğitim Öğretim Yılı’nda zorunlu eğitim kapsamına girmesi ile ilgili kanun gereği 2011 yılında Okul Öncesi Eğitim Genel Müdürlüğü ve İlköğretim Genel Müdürlüğü birleştirilerek “Temel Eğitim Genel Müdürlüğü” kurulmuştur ve okul öncesi dönemde özellikle anasınıfında öğrenim gören çocukların sayılarının artması beklenmekteydi.

Anasınıflarının zorunlu hale gelmesi ile ilgili alınan karar 2012 yılında iptal edilmiş (60-66 aylık çocukların isteğe bağlı olarak) ve 66 aylıktan itibaren çocukların ilköğretim 1. sınıfa kayıt yaptırmaları yasalaştırılmıştır. Bu durumun aynı sınıfta bulunan hem küçük yaş grubu hem de büyük yaş grubu çocuklar üzerinde olumsuz etkileri olacağı tahmin edilerek yetkililere açıklanmışsa da durum değiştirilmemiştir. Şu anki durum yıllar önce birleştirilmiş sınıflarda öğrenim gören çocukların durumuna benzemektedir. Fakat şimdiki durum daha vahimdir çünkü şimdiki öğretmenler bu konuda hiçbir eğitim almamışlardır. Bu çocuklar ile ilgili olumsuz durumlar çeşitli şekillerde yetkililere iletilmektedir fakat hiçbir değişiklik yapılmamış, yapılması da planlanmamaktadır. 2013’de 66 ay olan okula başlama yaşında geri adım atılıp 69 ay olarak değiştirilmiştir ve güncelliğini korumaktadır. Bu durum konusunda eğitimcilerin çekinceleri devam etmektedir.

 

KAYNAKLAR

T.C Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları 2013, Ankara

Çelik Meryem, Gündoğdu Kerim, Okul Öncesi Eğitimin Tarihsel Gelişimi Makale, KFEE Makale 2007 Erzurum

T.C. MEB "Ondördüncü Milli Eğitim Şurası", Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi, İstanbul 1993.

AKYÜZ, Yahya. "Anaokullarının Türkiye'de Kuruluş ve Gelişim Tarihçesi". Milli Eğitim Dergisi, Sayı 132, 1996.

 

 

 

 

                                                     

 

 

 

 

 


Read More

19 Ekim 2020 Pazartesi

Futbol Tarihi'nin Kralı "Metin Oktay"

Ekim 19, 2020 0

Metin OKTAY

Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR

Türk Futbol tarihinin en önemli isimlerindendir Metin Oktay, Akademi Tarih Blog sayfası olarak sizlere tanıtacağımız isim sahalarda çok az rastlanır bir karaktere sahip efendiliği ile de gönüllere taht kurmuş Galatasaray ve Milli Takımın unutulmaz gol kralı Metin Oktay.

Metin Oktay 2 Şubat 1936 yılında İzmir Karşıyaka'da dünyaya geldi. Oktay futbol topuna vurmaya ilk olarak doğduğu şehir olan İzmir'de Damlacıkspor'da başladı. "Taçsız Kral"

Metin Oktay, 2 Şubat 1936'da İzmir'in Karşıyaka İlçesinde dünyaya geldi. Öğrenimine Karşıyaka Soğukkuyu İlkokulu'nda başladı. Fakat babasının tayini nedeniyle taşınmaları üzerine öğrenimine Alsancak İlkokulu'nda devam etti. Buradan mezun olduktan sonra İnönü Lisesi'ne gitti; ardından babasının isteğinden ötürü Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsüne geçti.

Metin Oktay, futbol kariyerine 1951 yılında İzmir'in amatör takımlarından Damlacıkspor'da başladı. Burada 8 numaralı formayı giydi. Oynadığı ilk karşılaşmada iki gol birden atarak tüm dikkatleri üzerine çekti.1953-1954 yılları arasında Yün Mensucat'ın altyapısında oynamasının ardından 1954-55 sezonu öncesinde İzmirspor'a transfer olarak profesyonel kariyerine başladı. Buradaki tek sezonunda İzmir Profesyonel Ligi şampiyonluğu ve gol krallığı yaşadı.

1955'te Galatasaray ile anlaştı. 1956-56 ve 1957-58 sezonlarında İstanbul Profesyonel Ligi şampiyonlukları yaşarken; ligde attığı gollerle üç sezon üst üste gol kralı oldu. 1959'da kurulan Millî Lig'de de gol krallıkları yaşamaya devam etti ve ligin ilk üç sezonunda gol kralı unvanını korudu. 1961 yılında Serie A'da mücadele eden Palermo ile sözleşme imzaladı. Burada bir sezona yakın top koşturduktan sonra ertesi yıl Galatasaray'a döndü. Sarı-kırmızılı takımdaki ikinci döneminde üç lig, dört Türkiye Kupası ve iki Cumhurbaşkanlığı Kupası şampiyonluğu yaşadı.

Futbol hayatı boyunca 6 kez gol kralı oldu ve 217 gollük bir rekora imza attı. Bu rekor 1988 yılında Tanju Çolak tarafından kırıldı. Taçsız Kral olarak anılan Metin Oktay derbi maçlarının büyük golcüsüydü. Ağları delip geçen meşhur golüyle birlikte Fenerbahçe'ye tam 18 gol atan Metin Oktay, Beşiktaş'a da 13 gol attı.

36 kez A Milli Takım'da oynayan Metin Oktay bu formayla da 19 gol attı. Hayranlarınca daha çok 'Kral' olarak bilinen efsanevi oyuncu Metin Oktay, Türk futbol tarihindeki her rekoru kırdı: En çok gol atan oyuncu (632), birkaç sezon aralıksız en çok gol atan oyuncu (11), tek sezonda en çok gol atan oyuncu (38), uluslararası bir müsabakada en çok gol atan Türk oyuncusu (19).

Metin Oktay'ın son görevi spor yazarlığı idi. Oktay, Galatasaray ve Bursaspor'da teknik adam olarak da görev yapmıştı. Türk futbolunun efsane golcüsü Metin Oktay, 13 Eylül 1991'de bir trafik kazası sonucunda yaşamını yitirmişti.

Metin Oktay'ın gol krallığı listesi şöyledir:

1956-57 İstanbul Profesyonel ligi, 17 golle,
1957-58 İstanbul Profesyonel ligi, 19 golle,
1958-59 İstanbul Profesyonel ligi, 22 golle,
1959 Türkiye ligi,11 golle,
1959-60 Türkiye ligi, 33 golle,
1960-61 Türkiye ligi, 36 golle,
1962-63 Türkiye ligi, 38 golle,
1964-65 Türkiye ligi, 17 golle,
1968-69 Türkiye ligi, 17 golle.

Read More

6 Eylül 2020 Pazar

KIZIL KURTLAR ŞAMPİYON

Eylül 06, 2020 1

Traktör Sazi Şampiyon

Havva Nur ÖZDEMİR
Berkan ERKEÇ
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü

KIZIL KURTLAR ŞAMPİYON

 Akademi Tarih olarak sizlere her Pazar Türkiye’nin ilklerini sunuyoruz. Ancak İran’da yaşanan bir olay bu haftalık programımızı değiştirmek zorunda bıraktı. İran’ın Türk bölgesi olan Tebriz’de bulunan Traktör Şazi isimli futbol takımı İran’da Şampiyon oldu. Kırmızı Kurtlar olarak ta bilinen futbol takımı bu yıl Asya Şampiyonlar liginde İran’ı temsil edecek.


TRAKTÖR SADECE BİR FUTBOL KULÜBÜ DEĞİL

İran tam manasıyla bir Türk ülkesidir. Pehlevi ailesinin yönetimi ele alıncaya kadar Oğuz Türkleri tarafından yönetilmiştir. Selçuklu Türklerinin ilk mekânı, Avşar Hanedanlığının son kalesidir. Özellikle tarihte son Türk Fatihi olarak bilinen Nadir Şah’ın[1] yurdudur.  Bugün Oğuz Türklerinin İran’ın yüzde 49’nu oluşturduğu tahmin edilmektedir. Traktör futbol takımının bulunduğu bölgede Türkmen Çayı Antlaşması[2] ile İran’da kalmıştır. Bölge İran’da kalmış kalmasına ancak Türklüğünü kaybetmemiş Türkiye’ye ve Azerbaycan’a olan hasret hiç dinmemiştir. Bölgede resmi kurumlar haricinde halk Türkçe konuşmaktadır.




KİMLİĞİ KORUMAK İÇİN FIRSAT

Önceleri Şah’ın baskısı ardından İran’da yaşanan Humeyni devrimi Türkler üzerine büyük baskılar oluşturmuştur. Bütün bu baskılara rağmen İran Türkleri kimliklerini korumak ve Bağımsızlık ateşini daha da harlı yakmak için bir fırsat kollamışlar ve aradıkları imkânı 1970 yılında bulmuşlardır. Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı İran’ın Güney Azerbaycan bölgesindeki Tebriz şehrinde 1970 yılında kurulan Traktör Kulübü’nün adı şehirde bulunan Traktör fabrikasından almıştır. Baskı rejiminin Türklerin üzerine kurulduğu bir dönemde Türkler futbol takımı sayesinde bir araya gelip statta avazlarını haykırıyorlar “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Azerbaycan Çok Yaşa”


EN BÜYÜK TARAFTAR

Yapılan araştırmalara göre aynı bölgeden 35 milyon taraftarı olan başka bir futbol takımı yoktur. Yani en büyük taraftar gurubuna sahip Türk Takımı Traktör yani Kızıl Kurtlardır. Bu araştırmadan sonra bizi de bu taraftar gurubuna dahil edersek yaklaşık olarak 35 Milyon 10 taraftarı olacaktır. Takım Kurtlar Vadisi ismini verdikleri Sahand Stadium’da bütün sezonu dolu tribünlere oynamaktadır. TRTSPOR’un haberine göre taraftar rekorları kıran bir takım. İşte o haberden ilginç bir detay “ Traktör iç saha maçlarının tümünü dolu tribünlere karşı oynuyor. Dolu derken ortalama 60-70 bin civarında bir rakamdan bahsediyoruz. Traktör ile El-Nasr takımı arasında Tebriz’de oynanan Asya Şampiyonlar Ligi maçını 65 binin üzerinde taraftar izleyerek 2016’da Asya rekoru kırılmıştı. Geçtiğimiz şubat ayındaysa İran Ligi’nde oynanan İstiklal karşılaşması tam 100 bin Traktör taraftarı izlemişti.” İşte Traktörün büyüklüğü.



ALÇAKÇA PLANLAMA

Türklüğü ve Türk Milliyetçiliğini her fırsatta dile getiren milyonlarca taraftara sahip olan Traktör Futbol takımı İran rejiminin alçakça bir oyunu ile adeta yıkılmış. Türk takımını sahada yenemeyeceğini anlayan İran yönetimi yine TRTSPOR’un haberine göre şöyle bir tezgâhla şampiyonluğun önüne geçmiş. “Traktor, kendisiyle aynı puana sahip olan lig ikincisi Neft ile şampiyonluk için karşı karşıya gelir. Liderle arasında 2 puan olan Sefehan’sa Saipa ile oynar. Maçın 77.’dksından sonra birbiri ardına skandallar patlar ve Tebriz’de unutulmayacak bir gün yaşanır. Maçın sonlarına doğru stada gelen İran’lı yetkililer, Sefahan – Saipa maçının berabere bittiğini söyler ve Traktor’ün şampiyon olduğu anonsunu yaptırırlar. Bu anonstan sonra Traktör 2 gol yer ve maç 3 -3 sonuçlanır. Traktor'e beraberlik yeterli olduğundan Maçın bitiş düdüğüyle, Traktorlu futbolcular ve teknik heyet büyük sevinç yaşar, Taraftarlar da sahaya inerek kulübün tarihteki ilk şampiyonluğunu kutlamaya başlar. Ancak tam o esnada ikinci bir anons yapılır. Bir önceki anonsun yanlış yapıldığı Sefahan’ın Saipa karşısında galip geldiği ve Lig Şampiyonu olduğu söylenir. O dakikadan sonra Saha içindeki coşku yerini hüzün ve öfkeye bırakır. Olay Tebriz sokaklarına kadar taşınır, İran Polisi de Traktör taraftarlarına çok sert karşılık verir. Bu olaydan sonra hayatını kaybeden Traktör taraftarı da olmuştur.”

 

VE ŞAMPİYON

Belli aralıklarla takımı Türkiye’den giden Teknik adamlarda çalıştırmıştır. Bu isimlerin başında Ertuğrul Sağlam ve Mustafa Denizli gelmektedir. Her maçını 65 bin taraftarın önünde bozkurt selamı ile Türk Bayraklarının gölgesinde oynayan ve binlerce kişinin “En Büyük Türkiye Başka Büyük Yok”, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sloganlarıyla inlettiği Türk takımı İran şampiyonu oldu. Hem de tüm engellemeler oyunlarına rağmen. Kendilerini tebrik ediyor ve Sen çok yaşa Kızıl Kurt, Ne Mutlu Türküm Diyene diyoruz.

 

KAYNAKLAR

TRT Spor, Suat Yahyaoğlu 2019 ANKARA

Hacali Necefoğlu; Hasan Selim Özertem (Nisan 2009). Türk Dış Politikası - Uluslararası III. Türk Dış Politikası Sempozyumu Tebliğleri. USAK. s. 342

Abdurrahman Ateş, AVŞARLI NADİR ŞAH ve Döneminde Osmanlı-İran Mücadeleleri (Basılmamış Doktora Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Isparta-2001,



[1] Nadir Şah: İran, Azerbaycan, Hindistan'ın kuzeyi ve Orta Asya'nın bir bölümünü içine alan büyük Afşarlar imparatorluğunu oluşturdu. Afganlar, Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu'na karşı zaferler kazandı. Zaferleri kısa bir süreliğine kendisini Orta Doğu'nun ve dünyanın en güçlü hükümdarı haline getirdi ancak 1747 yılında suikast ile öldürülmesinden sonra imparatorluğu kısa sürede dağıldı. Nadir Şah, Asya'nın son büyük fatihiydi. Nadir Şah Türkler'in en yetenekli askeri kumandanı kabul edilir. Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu arasında Avsarlar'ı yeniden saygın bir yere getirdiği için övülür.

[2] İran'ın yenilgisiyle sonuçlanan 1826-1828 Rus-İran Savaşı'ndan sonra imzalanmış olan bu antlaşma uyarınca Revan Hanlığı, Nahçıvan Hanlığı ve Talış Hanlığı Rusya'ya verilmiş, Aras Nehri'nin bu iki devlet arasındaki sınırı oluşturmasına karar verilmiştir. Gülistan Antlaşması'yla birlikte İran'ın imzaladığı en kötü hezimetlerden bir olarak kabul edilmektedir.


 

Read More

23 Ağustos 2020 Pazar

TÜRKİYE’DE PETROLÜN HİKAYESİ

Ağustos 23, 2020 1

Türkiye'nin İlkleri
Petrol


HAZIRLAYANLAR

Erdem BAŞTUĞ

Havva Nur ÖZDEMİR

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Akademi tarih sayfası olarak ülkemizin ilklerini sizlere sunmaya devam ediyoruz. Bu hafta ki konumuz son zamanlarda gündemden düşmeyen doğal zenginlikler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Karadeniz’de Doğal Gaz Bulunduğuna dair açıklamasından sonra bizde petrol yok mu sorusu akıllara geldi. İşte tarihe bir yolculuk yapıyor bu soruya cevap veriyoruz.

 

Petrolün Tarihçesi

Yapılan araştırmalarda insanlığın petrolle tanışıklığı Millattan önceki yıllarda olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlarda M.Ö. 2000’li yıllarda petrolün Mezopotamya, Mısır gibi bölgelerde mumya ve inşaat işlerinde kullanıldığını yazmaktadır. Yine 13.Y.Y’de ünlü seyyah Marco Polo Azerbaycan bölgesinde petrolden söz ettiğini görmekteyiz. Kolay yanma özelliği sebebiyle gerek milat öncesi gerekse sonrasında Petrol aydınlatma aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak petrolün bir sanayi hammadesi olarak kullanılması için 19. Y.Yıla kadar beklenmiştir.

 

Osmanlı’da Petrol

Osmanlı Döneminde petrol aramaları öncelikli olarak Trakya, Musul, Erzurum ve Van bölgelerinde yapılmıştır. 19. Yüz yılda ilk sondaj çalışmaları İskenderun bölgesinde başladı. Bu yörenin imtiyazı Sadrazam Kamil Paşa’ya verildiği incelenen arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Yine İstanbul – Badat Demiryolu imtiyazları sebebiyle 2. Abdülhamid tarafından hattın sağ ve sol bölgelerindeki 20 Km’lik alan Almanlara imtiyaz verilmiş ve petrol yataklarında buna dahil edilmiştir.

 

Cumhuriyet Dönemi

1954 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti hükümeti petrolü kendi imkânları ile arayıp işletmek istedi. 1930 yılında ilk defa Türk mühendisler Petrol olma olasılığı bulunan bölgelerde arama yapmaya başladı.20 Haziran 1925 yılında MTA’nın kurulmasıyla iş daha organize olmuştur. Ülkemizde ilk olarak ticari ve ekonomik değeri olan petrole 27 Temmuz 1939 yılında Raman’da ulaşıldı. Burada 1942 yılında deneme rafinerisi kuruldu. Bu bölgede o gün bu gündür petrol üretilmektedir.

 

İlk Petrol Üretimi

Ülkemiz de petrolün bulunduğu Batman'daki Raman Dağı'nda 1948'de üretime başlayan ilk petrol kuyusu Raman-8'den, 70 yılda 1 milyon ton petrol çıkarıldığı yetkililer tarafından ifade ediliyor. Üretime başladı yıllarda 200 varil petrol üreten ve son yıllarda 50 varile kadar üretimin düştüğü Raman-8 kuyusu, aynı zamanda ara verilmeden petrol çıkarılan tek kuyu unvanını da elinde bulunduruyor. Bölge halkı bugüne değin birçok ünlü siyasetçinin de ziyaret ettiği kuyuya büyük değer veriyor. Adeta kuyu bir ziyaret yeri kapsamında. Türkiye'de 'petrol' diyence akla ilk Batman gelir. Batman'daki Raman Dağı'ndan 70 yıldır petrol çıkarılıyor. Rezerv olarak zengin olmasa da Raman'dan kesintisiz olarak çıkarılan petrolün miktarı Türkiye Petrolleri Diyarbakır Bölge Müdürlüğü yetkililerinin verdiği rakama göre 70 yılda 1 milyon tonu buldu. Türkiye Petrolleri günümüzden 64 yıl önce kurulmuşken, Raman Dağı'nda üretim 1948 Mart ayında başladığını da sözlerimize ekleyelim.

 

İnönü Bile Ziyaret Etti

Raman Dağı'ndaki kuyular arasındaki Raman-8’i, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile ziyaret etmişti. Etrafı tel örgülerle çevrilen Raman-8’de petrol çıkınca İnönü, emeği geçen işçileri çeşitli hediyelerle ödüllendirdi. Raman Dağı'nın sembolü olan Raman-8 petrol kuyusunu günümüze kadar yüzlerce devlet yetkilisinin ziyaret ettiğini belirtiliyor.


 

KAYNAKLAR

Türkiye Petrol İşletmeleri Genel Müdürlüğü Yayınları ANKARA 1987

Türkiye Petrol İşletmeleri Genel Müdürlüğü Yayınları ANKARA 2006

Petform, PİGM

 

 

Read More

9 Ağustos 2020 Pazar

BİR CİHAN PEHLİVANI: KEL ALİÇO

Ağustos 09, 2020 0

 

Kel Aliço Kimdir?


Havva Nur ÖZDEMİR
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Akademi Tarih olarak tarihimizin önemli isimlerini tanıtmaya devam ediyoruz. Bugün sizlere bir cihan pehlivanı olan Güreşçi Kel Aliço’yu tanıtacağız. Keyifli okumalar…

 

Sert güreş tekniğinden dolayı "Gaddar Ali" olarak bilinen, Kel Aliço, 1844 yılında Bulgaristan'ın Plevne ili Cerven Brjag beldesi İskar Nehri kıyısındaki Kojnare köyünde doğdu. Saçsız olduğundan dolayı "kel" lakabıyla anılan Aliço, güreşe küçük yaşlarda başladı.

 

1864 yılında Kırkpınar'da güreşirken Sultan Abdülaziz'in dikkatini çeker ve huzur güreşlerine katılmaya başlar. Bu güreşler onu Yıldız Sarayı'nda Şamdancı Başılığa kadar yükseltir. Huzur güreşlerinde Abdülaziz'in başpehlivanlarından Makarnacı Hüseyin ve Arnavutoğlu Ali'yle güreşir. Daha sonra Kırkpınar'a katılarak Sarayiçi meydanında büyük güreşler yapar. Kel Aliço 93 Harbi sonrasında kardeşi Kara İbo ile birlikte Türkiye'ye geldi.

 

Kel Aliço'nun Koca Yusuf ile yaptığı karşılaşma tarihe geçmiştir. Aliço 1884 yılına kadar başpehlivanlık unvanını kimseye kaptırmadı. Koca Yusuf'la tam altı saat güreştikten sonra cazgır ve hakem araya girerek güreşinizi berabere ayıralım derler. Ancak Aliço bunu kabul etmeyerek şunları söyler:  ''Bunun burasına er meydanı derler. Güreş bitene dek devam eder. Hem bu kızan da beni yeneceksene yener'' Bu sözlerden çok etkilenen Koca Yusuf, Aliço'nun elini öperek ''Ustam sen böyle dedin vücudumda derman kalmadı. Getir elini sırtımı yere vur'' der.  Bunun üzerine Aliço, Yusuf'un başpehlivan olmayı hak ettiğini anlar ve onu 1885 yılının Kırkpınar Başpehlivanı ilan eder.

 

Kel Aliço, Kırkpınar'da 26 yıl üst üste başpehlivan olmuştur. Koca Yusuf'la berabere kaldıktan sonra başpehlivanlığı ona bırakmıştır. Kırkpınar'da 18 yıl başpehlivanlığı olan Adalı Halil'in de ustasıdır. Sultan Abdulaziz'in saray pehlivanlığını yapmış, padişaha pehlivanlık öğretmiştir. Kel Aliço, 70 yaşındayken kendi öğrencisi olan Adalı Halil'in meydan okumasını kabul etmiş ve kendisinden 25 yaş küçük olan çırağını Gelibolu'da bir düğün güreşinde yarım saat içinde yenerek ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Aliço, Sultan Abdulaziz'in 30 Mayıs 1876 tarihinde padişahlıktan indirilişine kadar sarayda kaldı. Sultanın ölümünün ardından saraydan ayrılarak yaşlılık günlerini Malkara köylerinde bekçilik yaparak geçirdi.

 

Kel Aliço 1922 yılında Edirne'de Tifo hastalığı nedeniyle 78 yaşında hayatını kaybetti. Mezarı Edirne'nin İpsala beldesinin Koyunyeri köyündedir.

 

KAYNAK

 "Yedi düvele nam saldılar". Hürriyet. 6 Temmuz 2011.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Cilt 1, Fasikül 5. Anadolu Yayıncılık. 1983. s. 6.


Read More

3 Ağustos 2020 Pazartesi

OSMANLI PADİŞAH ANNELERİ KİMLERDİ VE NEDEN TÜRK DEĞİLDİ?

Ağustos 03, 2020 0

Osmanlı Padişah Anneleri Türkmüdür?

Koray Murat TURAL
Havva Nur ÖZDEMİR


Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı Devleti'nin yöneticilerinin aile yaşantısı sürekli merak uyandırmıştır. Özellikle harem hayatı birazda filmler ve yabancıların bilgisiz yayınları yüzünden gizemini daha da artırmıştır.

Araştırma yaparken gördük ki çarşıda, pazarda, kahvede her yerde tarihçi var. Aman Allah'ım dizi izleyip Osmanlı uzmanı olmuş millet bizim haberimiz yok. Ha bu arada hatırlatalım millet dizi izlerken biz gereksiz işlerle uğraşıyorduk. Mesela Osmanlı  döneminden kalmış belge okuyup Tarih Bilimi'ne hizmet ediyorduk.  Neyse sözü fazla uzatmadan konuya gelelim.
Biz Akademi Tarih olarak takipçilerimizin meraklarını gidermek için başladık araştırmaya. Hatta bununla ilgilide kısa bir belgesel çektik. Hadi memleketimin sokaklarında keşfedilmeyi bekleyen Bakkal İlber Hoca, Trenci Alper İlber Hoca, Kasap Emin İlber Hoca sizin kadar olmasa bile bizde 
bir şeyler yaptık bakalım beğenecekmisiniz?

NOT: Başlığı dikkat çeksin diye öyle yazdık.



Ucuz Kitap
Read More

2 Ağustos 2020 Pazar

TÜRKİYE’NİN İLK SİYASİ PARTİSİNİ KADINLAR MI KURDU?

Ağustos 02, 2020 1

Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR
Melike TETİK
M.Mine ÇUHADAR
Kırıkkale Üniversitesi Öğrencileri

“Dünyada hiçbir milletin kadını, ‘Ben Türk kadınından fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Türk kadını kadar emek verdim’ diyemez. ”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Akademi Tarih’in kızları olarak bugün biz birazda feminist olmak istedik. İşin şakası bir tarafa yukarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde işaret ettiği gibi Türk kadını kadar vatanın kurtuluşu için mücadele eden başka bir millet yoktur. Zaten Türkler tarih boyunca kadına büyük önem vermiş onları erkeklerle aynı şekilde yetiştirmiştir. Kadınlar at biner, kılıç kuşanır

ok atarlardı. Eşlerinin yerine devlet yönetir Kurultay yönetirlerdi. Türk kadını Türk Devlet geleneğinde her zaman evdeşi ile aynı değerde görülmüştür.

Kurtuluş Savaşında birçok kahraman çıkaran Türk kadını milletimizin gurur kaynağı olmuştur. Bazen elinde silahla düşmana karşı çete savaşı yaparken bazen de kağnılarla cepheye mermi taşımıştır. Türk kadını aynı dönemlerde kalemi kağıdı da bırakmamış kutsal mücadelenin özgürlük kavgasının haklılığını tüm dünyaya duyurmuştur. İşte böyle bir öz verili çalışma ve mücadeleden sonra Türk kadını yine öncülük etmiş ve Türk Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisini kurmuştur. 

CHP’den Önce Kadınlar Halk Fırkası Kuruluyor

Kadınlar Halk Fırkası (KHF) ya da Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Halk Fırkasından önce “Nezihe Muhiddin” hanım öncülüğünde kuruluyor. Tarihler 1923’ü gösteriyor.  KHF Türkiye’deki ilk siyasal parti girişimlerinden biri olarak tarihe geçiyor. Ancak her zaman olduğu gibi bu işe de erkekler el atıyor. İsterseniz devam edelim.

1923 yılında henüz cumhuriyetin ilan edilmemiştir. Bu dönemde Nezihe Muhiddin ve on üç kadın arkadaşı, kadın hakları için bir kadın komitesi toplamaya karar verir. Hazırlıkları Nezihe Muhiddin'in evinde süren komitenin ilk toplantısı, 15 Haziran 1923'te Darülfünun Konferans Salonu'nda gerçekleşir. Toplantıda "Kadınlar Halk Fırkası" adıyla siyasi bir parti kurma kararı alınır. Partinin programı o dönemki basında yer alır. Nezihe Hanım'ın kuruluşuna önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini İç İşleri Bakanlığına sunar. Fakat kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra ret yanıtı gelir.

Gerekçe bugün bize saçma gelse de dönemin şartlarına uygun görülür. Ya da şöyle bir gerekçe uydurulur. Gerekçe şöyledir: “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmez.

Türk Kadını Pes Etmez

Türk kadın hareketinin öncüsü olan Nezihe Hanım arkadaşları kararlıdır. Mücadeleden vaz geçmek yoktur. Valilik kararı üzerine Kadınlar Halk Fırkası, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüştürülür. Derneğin amacına gelince "Kadınlığı düşünsel ve sosyal alanlarda yükselterek modern ve olgun bir düzeye eriştirmek" olarak açıklanır. Türk Kadınlar Birliği'nin başkanlığını Nezihe Muhiddin üstlenir. Ardından 1925'te kendi imkânlarıyla “Türk Kadın Yolu” dergisini kurarlar ve bu dergi 30 sayı çıkar. Dergi genel olarak kadınların siyasal taleplerinin duyurulmasını kapsayan içeriği ile Cumhuriyetçi bir söylemle yayın yapar.

1925 yılında henüz kadınların siyasal haklarının tanınmamış olmasına rağmen Türk Kadınlar Birliği tarafından Nezihe Muhiddin, Halide Edip ile birlikte milletvekilliği için aday gösterilir. Amaç, seçimler sırasında konuyu gündeme getirerek kamuoyunu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kadınlara oy verme hakkı için etkilemektir. Fakat adaylıkları Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından reddedildi. Niye adaylıklarının kabul edilmediği konusunda net bir bilgi elimizde mevcut değil. Ancak Bazı kaynaklara göre o sırada devam eden Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane olmuştur. Yine erkek egemen bir toplumun kadınların siyasete girmesini engellemek için çok sayıda bahane üretilir. Anca devlet genç Türkiye cumhuriyetidir ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür ve dünya kadınlarının hayalinde bile görmediği haklar Türk kadınına sağlanacaktır.

Mutlu Bayramlar… 

KAYNAKLAR

Koç, Duygu (2020). "Öcü Geçmi̇ş, Yücelti̇len Bugün Ve Umutlu Gelecek: Türk Kadın Yolu Dergisinde Si̇yasi̇ Söylem". Tarih Araştırmaları Dergisi (TAD). 39 (67). s. 585-609. Erişim tarihi: 11 Nisan 2020.

Oğur, Yıldıray (2015) Türkiye Gazetesi Arşivi

Read More

1 Ağustos 2020 Cumartesi

TÜRK TARİHİNİN UNUTULMUŞ BİR KALEM ERBABI: Hüseyin Cahit Yalçın

Ağustos 01, 2020 0

Havva ÖZDEMİR - Melike TETİK

Kırıkkale Üniversitesi 

TÜRK TARİHİNİN UNUTULMUŞ BİR KALEM ERBABI: Hüseyin Cahit Yalçın

Doğum 07 Aralık 1874 – Ölüm 18 Ekim 1957

Akademi Tarih araştırma ekibinin tarihimizin önemli ama unutulmuş isimlerini sizlere tanıtmaya devam ediyor. Vefatına kadar kalemi elinden bırakmamış bir ilim, fikir erbabı Hüseyin Cahit Yalçın’ı ele alacağız. 

Gazeteci, yazar, çevirmen ve siyasetçi olarak Türk Milletine büyük hizmetleri olan Yalçın İstanbullu bir ailenin çocuğu olarak babasının görevi sebebiyle Balıkesir’de dünyaya geldi. Eğitim hayatına İstanbul’da bulunan Yakup Ağa Mahalle Mektebi’nde başladı. Sekiz yaşında iken taşındıkları Serez’de Askeri Rüştiye (Ortaokulu)’yi bitirdi. Ortaöğrenimini İstanbul İdadisi (Lisesi)’nde yaptı. Kendi kendine Fransızca öğrendi. O yıllarda çeviri çalışmaları Maarif ve Resimli Gazete’de yayımlandı. Mülkiye Mektebi (Siyasal Bilgiler Okulu, 1896)’ni tamamladı. 

Mülkiye son sınıf öğrencisiyken Mektep dergisinin yönetimini üstlenmesiyle basın hayatı başlamış oldu. Okul bitince Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı)’nde memur olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl Servet-i Fünûn dergisinde bir öykü yayımlayarak Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı. Bu yıllarda Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gazetelerinde yazılar yazdı. “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı bir çeviri yazısı yüzünden Servet-i Fünûn dergisi kapatılınca

(1901) İkinci Meşrutiyet (1908)’e kadar yazı yazamadı. Bu arada Vefa Lisesi ile Mercan Lisesi’nde öğretmenlik ve yöneticilik (1906-08) yaptı. Meşrutiyet’ten sonra öğretmenlikten ayrılarak, Tevfik Fikret ve Hüseyin Kâzım ile birlikte Tanin gazetesini çıkarmaya (1908) başladı. İttihat ve Terakki Fırkasına girerek İstanbul’dan milletvekili seçildi. 31 Mart Olayı (13 Nisan 1909) sırasında matbaası basıldı. Divan-ı Harb tarafından 1912’de iki ay hapse mahkûm edildi. Mütareke yıllarında tutuklanarak sürüldüğü (1919) Malta adasında İngilizce ve İtalyanca öğrendi. 1922 yılında yeniden çıkarmaya başladığı Tanin gazetesinde Cumhuriyet hükümetini eleştirince gazetesi kapatıldı. İki kez tutuklanarak İstiklal Mahkemesi’ne verildi. İlkinde beraat etti, ikincisinde aldığı bir buçuk yıl sürgün cezasını Çorum’da (1925-26) tamamladı.

Sürgünden sonra İstanbul’a dönüşünde bir arkadaşının aracılığıyla Sanayi ve Maadin Bankası’nda çalışmaya başladı. Ancak I. Türk Dil Kurultayı’nda dil devrimi konusunda resmî görüşe karşı çıkınca bankadaki görevine son verildi (1933). Çıkardığı Fikir Hareketleri (1933-40) dergisinin bütün yazılarını kendisi yazıyordu. 1934’ten itibaren, haftalık Yedigün dergisinde anılar ve gezi yazıları yazdı. Atatürk’ün ölümünden sonra politikaya atılarak İstanbul (1939) ve Kars’tan (1950) milletvekili seçildi. 1948 yılında getirildiği CHP’nin yayın organı Ulus gazetesi başyazarlığını ölümüne kadar sürdürdü. Son yıllarında da yirmi altı ay hapse mahkûm edildi, ancak yaşı ve hastalığı dikkate alınarak cezası kaldırıldı.

Hüseyin Cahit yazarlık hayatına, lise ikinci sınıf öğrencisi iken Ahmet Midhat’ın etkisindeki yazdığı Nadide (1892) adlı bir romanını yayımlayarak girmiştir. Yeni edebiyatın kurulma aşamasında Divan edebiyatına amansız eleştiriler yöneltenlerden biriydi. Ancak edebiyat yazarlığından önce asıl önemli yanı gazeteciliğidir. Çalışmalarına bakarak onu gerçekçi

(realist) bir yazar olarak saymak mümkündür. Öykülerinde gündelik hayatta yer alabilecek insanlara çok az yer verdi. Bu açıdan gerçekçiliğe aykırı düşer. Hayal İçinde adlı romanı, öykülerine oranla daha başarılı bulundu. Şiirlerinde düzyazı dilini, ayrıca öyküleri ile şiirlerinde yer yer ağır bir dil kullandı. Konuşma dilinin bütün inceliklerini bilmesine karşın, bunu yazı dili olarak kullanmadı. Cumhuriyet’ten sonra özleşme Türkçesini benimsedi. Söyleyişinde Edebiyat-ı Cedide üslûbunun bütün özellikleri vardır. Ali Kemal, Ahmet Rasim ve Mehmet Celâl’le polemiklere girdi.  

Yalçın, bir özgürlük tutkunuydu. Türk basınında altmış yılı aşan yazı yaşamı boyunca daima genç bir savaşçı azmiyle özgürlük mücadelesini sürdürmüştü. Meşrutiyet (1908) öncesinde, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde hep bu uğurda mücadele etmiş, suçlandığı dönemlerde bile bu tutumundan ödün vermemiştir. Kitap olarak basılan eserlerinin dışında; gazete ve dergilerde Malta Adasında adıyla sürgün anılarını (1934-35), On Yılın Hikâyesi başlığıyla 1908-18 anılarını (1935-37) Yedigün dergisinde, aynı yılları Meşrutiyet Hâtıraları adıyla Fikir Hareketleri dergisinde (1935-38), Meşrutiyet Devri ve Sonrası başlıklı anılarını Halkçı gazetesinde (1954); Mercan’dan Babıâli’ye adlı anılarını Yedigün dergisinde (1938) yayımladı. 18 Ekim 1957 tarihinde İstanbul - Beşiktaş’ta öldü ve Feriköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

ESERLERİ

ROMAN: Nadide (1892), Hayal İçinde (1901).

HİKÂYE: Hayat-ı Muhayyel (1899), Hayat-ı Hakikiyye Sahneleri (1909), Niçin Aldatırlarmış (1924).

ELEŞTİRİ: Kavgalarım (1910).

ANI: Edebî Hatıralar (1935, Edebiyat Anıları adıyla, haz.: Rauf Mutluay, 1975), Siyasî Anılar (haz: Rauf Mutluay, 1976), Tanıdıklarım (2001).

DÜŞÜNCE: Seçme Makaleler (1951).

MONOGRAFİ: Tâlat Paşa (1943).

DİL: Türkçe Sarf ve Nahiv (1911), Yeni Başlayanlar için Türkçe Sarf ve Nahiv (1926).

TARİH: Tarih-i Umûmi (c. 1, İlkçağ, tsz.; 2. cildini Ali Reşat yazdı).

ÇEVİRİ:

Graziella (roman, A. de Lamartine’den, 1902), Madam Krizantem (Cevdet Kudret ile) - İzlanda Balıkçısı (roman, Pierre Loti’den, 1903), Sosyalist Meslekleri (sosyoloji, Vilfredo Pareto’dan, 2 cilt, 1923), Hunların Türklerin Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-i Umumisi (Joseph de Cuignes’den, 8 cilt, 1923-25), Hürriyet-i Vicdan (sosyoloji, Léon Marillier’den, 1924), Tecrübe Üzerine Müesses Psikoloji (H. Haffding’den, 2 cilt, 1924), Asrî Demokrasiler (sosyoloji, V.J. Bryce’den, 4 cilt, 1924), Din Hayatının İptidai Şekilleri (sosyoloji, 2 cilt, 1923, 1924) - Ahlak Terbiyesi (1927) (E. Durkheim’dan), İslâm Tarihi (Leone Caetani’den, 10 cilt, 1924-27), Demokrasi ve Mesâil-i İktisâdiye (sosyoloji, A.T. Hadley’den, 1925), Sanâyi-i Nefisenin Menşeleri (sosyoloji, Yrjö Hirn’den, 1925), Hürriyet (sosyoloji, J.S. Mill’den, 1927), İngiltere’nin Hükümeti (sosyoloji, A.L. Lowel’dan, 5 cilt, 1927), İlim ve Din (sosyoloji, E. Boutroux’dan, 1927), Ruh ve Beden (1927) - Çocuklar Hakkında Asrî Fikirler (1928) (A. Binet’ten), Çocuğun Psikolojisi ve Tecrübî Pe­dagoji (E. Cleparéde’den, 1928), Siyasî Hürriyetlerimiz (sosyoloji, Maurice Caudel’den, 2 cilt, 1931), Demokrasi (sosyoloji, E. Vacherot’tan, 2 cilt, 1931), Vatandaşın Kitabı (sosyoloji, E. Laboulaye’den, 1931), Ai­le İçinde Terbiye-Ebeveynin Günahları-Kızlarımız - Aile İçinde Terbiye-Ebeveynin Günahları-Oğulları­mız (psikoloji, F. Thomas’tan, 1924, 1931), Allahlar Susamışlardı (roman, A. France’dan, 1937), Kürek Cehennemi (roman, Tullio Murri’den, 1937), En Güzel İtalyan Hikâyeleri (1938), Fransa Tari­hi (Jacques Bainville’den, 2 cilt, 1938), İngiltere Tarihi (André Maurois’den, 2 cilt, 1938), Cihan Harbi’nin Şarka Ait Kaynakları (tarih, Jean Pichon’dan, 1939), Türk Mektupları (mektup, Augier de Ghislen’den, 1939), Avrupa Kavimlerinin Mukayeseli Tarihi (Charle Seignobos’dan, 2 cilt, 1939-40), Kavgam (düşünce, A. Hitler’den, 2 cilt, 1940, 1941), Yırtıcılar (roman, Annie Vivanti’den, 2 cilt, 1942), Hususî Hayatla­rında Hükümdarlar (monografi, E. Bergson’dan, 2 cilt, 1943), Büyük Katerina (monografi, Lucien Murat’tan, 1944), Sovyet Efsanesi ve Hakikat: Kızıl Rusya’nın İçyüzü (A. Koestler’den, 1947), Kızıl Rusya: Tek Başına Bir Dünya (W.C. Bullitt’ten, 1948).


KAYNAKLAR

Hilmi Yücebaş / Büyük Mücahit Hüseyin Cahit Yalçın (1960),

Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayatı Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir Araştırma (1982), Hilmi Bengi

Son Asır Türk Şairleri (c. 4, 2002),

Ahmet Kabaklı / Türk Edebiyatı (c. 3, 11. bas. 2002, s. 265-269). 

Read More

25 Temmuz 2020 Cumartesi

ALMANYA'DA BİR ŞEHİT SADRAZAM (TALAT PAŞA)

Temmuz 25, 2020 0



HAVVANUR ÖZDEMİR 
DUYGU KARAKAŞ

Kırkkale Üniversitesi Tarih Bölümü 
4.Sınıf Öğrencileri






ALMANYA'DA BİR ŞEHİT SADRAZAM
 (TALAT PAŞA) DOĞUM 1874 – ÖLÜM 1921


Türk tarihinin en çok tartışılan isimleri hiç kuşku yok ki İttihat ve Terakki Partisi ve onun yöneticileridir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine damga vurmuş bu isimler kimilerine göre kahraman kimilerine göre vatan haini biz tarihçilere göre ise tarihi şahsiyettir. İşte bu isimlerden bir tanesi de partinin kurucularından hatta fikir babalarından biri olan Talat Paşa’dır. Bugün bile 1914 yılında aldığı kararlar tartışılan Talat Paşa’yı isterseniz yakından tanıyalım. Akademi Tarih olarak Talat Paşayı inceledik.
Asıl adı Mehmet Talat olan Osmanlı Devleti’nin kudretli sadrazamının, babası Kırcaali sa
vcısı Ahmet Vasıf Efendi’dir. İlköğrenimini Kırklareli’nin Vize ilçesinde yaptı. Edirne Askeri Rüştiyesi (ortaokul)’nu tamamladıktan sonra Edirne Posta ve Telgraf İdaresinde kâtiplik, Alyans İsrail Okulu’nda Türkçe öğretmenliği görevlerini yürüttü. Bu sıralarda siyasetle uğraşmaya başladı. II. Abdülhamit yönetimine karşı yürütülen gizli Jöntürk hareketine katıldı, bu faaliyet içinde yer alması nedeniyle tutuklandı (1895), daha sonra Selanik’e sürgüne gönderildi (1898). Burada bir yandan Posta İdaresi’nde çalışırken, bir yandan da Selanik Hukuk Mektebi’ne devam etti, ancak yükseköğrenimini bitiremedi.
Talat Bey, 1906’da, adı sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Selanik’te mason locasına girdi ve onların etkisini İttihat ve Terakki örgütlenmesi için kullandı. İttihat ve Terakki kışkırtıcılığını geniş alanlara yaydı. İki kez İstanbul’a gelerek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin burada da şubesini kurdu ve örgütlenmesini sağladı. Ancak bu gizli çalışmalarının saray tarafından öğrenilmesi üzerine görevine son verildi, ayrıca Anadolu’ya sürgün edilme cezasına çarptırıldı. Hüseyin Hilmi Paşa’nın araya girmesiyle bağışlandı. Özel bir okulda müdürlük yaparken İttihat ve Terakki Fırkası’nın İstanbul’da örgütlenme çalışmalarını sürdürdü.
Talat Paşa, İkinci Meşrutiyet (1908)’in ilanında sonra, İttihat ve Terakki Partisi’nden Edirne milletvekili olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na (Millet Meclisi) girdi ve başkan vekilliğine getirildi. Maşrık-ı Azami Osmanî adıyla oluşturulan Türkiye Büyük Mason Locası’nın ilk üstadı azamı (büyük üstat) seçildi (1909-10) ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine ilişkin kararın alınmasında etkili oldu. İkinci Hüseyin Hilmi Paşa Hükümet’inde Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanlığı) (1909-11), Sait Paşa Hükümeti’nde Posta ve Telgraf Nazırı (1912), Dâhiliye Nazırı vekili olarak görev yaptı.
Birinci Balkan Savaşı’ndaki yenilgi sonucu Bulgaristan’ın eline geçen Edirne’den vazgeçeceği iddiasıyla İttihad ve Terakki’nin Kâmil Paşa Hükümeti’ne karşı düzenlediği meşhur Babıâli Baskını (23 Ocak 1913)’nın planlayıcıları arasında yer aldı. İkinci Balkan Savaşı sırasında Balkan devletlerinin birbirlerine düşmeleri üzerine ordunun harekete geçirilmesinde etkili oldu. Edirne’nin Bulgarlardan geri alınmasından sonra da 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul’da yapılan barış görüşmelerine Türkiye baş delegesi göreviyle katıldı. Said Halim Paşa’nın sadrazam olmasından (12 Haziran 1913) başlayarak, Harbiye Nazırı Enver ve Bahriye Nazırı Cemal paşalarla birlikte 1918 yılının sonlarına kadar ülkenin iç ve dış politikasını yönlendiren üç kişiden biri oldu. Karşıtlarının önleme çabalarına karşın, Said Halım Paşa Hükümeti’nde Dâhiliye Nazırlığına getirilen Talat Paşa, 2 Ağustos 1914 tarihli Türk-Alman İttifak Antlaşması’nın imzalanmasında ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinde de birinci derecede rol oynadığı söylenebilir. Savaş sırasında Ermenilerin savaş bölgesinden güneye göç ettirilmeleri kararının alınmasında etkili oldu ve Dâhiliye Nazırı olarak göç işlemlerini yürüttü.
 
Talat Paşa, siyasi rakibi Said Halim Paşa’nın sadrazamlıktan (başbakanlık) ayrılması üzerine padişah Mehmet Reşat taralından vezirlik rütbesiyle sadrazamlık görevine (4 Şubat 1917) getirildi. Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nden sonra savaştan çekilen Rusya’y­la Brest-Litovsk’ta yapılan barış görüşmelerine Osmanlı devleti adına katılan Talat Paşa, VI. Mehmet (Vahdettin) tahta çıktığında da (4 Temmuz 1918) sadrazamlık görevini sürdürdü. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığı anlaşılınca, anlaşmanın imzalanmasını kolaylaştırmak için, 8 Ekim 1918’de Sadrazamlıktan istifa etti. Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) ardından 1 Kasım’da açılan İttihat ve Terakki Genel Kongresi’nde siyasetten çekildiğini açıkladı. Ertesi gün de bir Alman denizaltısıyla Türkiye’den ayrıldı. Rusya’ya, kısa bir süre sonra da oradan Almanya’ya giderek Berlin’e yerleşti.

Talat Paşa, yurtdışındayken Sovyetler Birliği’nde faaliyet gösteren Enver Paşa ve Afganistan’ın hizmetine giren Cemal Paşa ile ilişkilerini sürdürdü. Anadolu’da ulusal kurtuluş hareketini örgütleyen Mustafa Kemal Paşa ile mektuplaştı ama dostluğunu kazanamadı. Enver Paşa’nın tersine, Sovyetler Birliği ile işbirliği konusunda daha çekingen; Anadolu’daki harekete el konulması konusunda ise acele edilmemesinden yanaydı. 15 Mart 1921 tarihinde, Berlin’de oturduğu apartmanın yakınlarında Sogomon Tayleryan adlı bir Ermeni komitacı tarafından tabancayla vurularak şehit edildi. Talat Paşa’nın cenazesi, önce Berlin’deki Müslüman mezarlığında, 25 Şubat 1943’te İstanbul’a getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
Talat Paşa, Almanya’ya kaçmadan 1. Dünya Savaşında yapılan tüm hataların sorumluluğunu üzerine aldığına dair Sadrazam İzzet Paşa’ya bıraktığı mektupta şunları söylüyordu; “Mesuliyet kabul ediyorum, millete karşı hesap vermek ve muhakeme edilerek verilecek cezayı çekmek isterim. Size söz veriyorum, müsait bir vaziyet hâsıl olunca geleceğim”




KAYNAKÇA

Alpay Kabacalı, Talat Paşa’nın Anıları (2000)

İstiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkânı (1990)

TDV, İslam Tarihi


Niyazi Hüseyin Bahtiyar / Balkanlar’da Türk Ünlüleri (1999, s.243-246),










Read More

18 Temmuz 2020 Cumartesi

ASKER, SİYASET VE DEVLET ADAMI FETHİ OKYAR’I TANIYALIM?

Temmuz 18, 2020 2


A.Fethi OKYAR

Doğum: 29.04.1880  Ölüm: 07.05.1943


Duygu KARAKAŞ - Havva Nur ÖZDEMİR
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Tarih Bölümü Öğrencileri



29 Nisan 1880 tarihinde Makedonya’nın Pirlepe bölgesinde dünyaya gelen Okyar, 1898’de girdiği Harbiye Mektebi’ni 1900 yılında piyade teğmeni rütbesiyle tamamladı. Ardından Harp Akademisi’ni 1904’te kurmay yüzbaşı olarak bitirdikten sonra da Selanik’te bulunan 3. Ordu Komutanlığı emrinde göreve başladı. Burada İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılarak, İkinci Meşrutiyet (1908)’i hazırlayan kadro içinde yer aldı. Aynı yıl binbaşılığa yükseltilerek Selanik Jandarma Subay Okulu Komutanlığı’na getirildi. Bu sırada tahttan indirilen 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürülmesinden sonra devrik Sultan’ın korumalığını ve yaverliğini yaptı. Yaverlik
görevinin ardından 12 Ocak 1909’da Paris Askeri Ataşesi oldu. 3 Temmuz 1911 tarihinde, Arnavutluk Harekâtında İşkodra Mürettep Kuvvetler Kurmay heyetine atandı. 6 Ekim 1911’de Enver Bey ve Mustafa Kemal ile birlikte Trablusgarp’ta savunma kuvvetlerinde görev aldı. Arkadaşlarıyla yerel halkı başarılı bir organizasyonla İtalyan kuvvetlerine karşı koymada büyük başarılar elde etti. Yine Trablusgarp savaşı sırasında Avrupa genelinde yaptığı kamuoyu çalışmalarıyla kıtada İtalyan işgaline karşı tepkiler oluşmasını sağlamıştır.

Ali Fethi Bey, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın II. Dönemi için 13 Nisan 1912’de yapılan seçimde Manastır Milletvekili oldu. Meclisin kapatılmasından sonra orduya dönerek 17 Kasım 1912’de Çanakkale Boğazı Mürettep Kuvvetler Kurmay Başkanlığı’na atandı. 13 Ekim 1913’te Sofya Elçisi oldu. Harbiyeden arkadaşı olan Mustafa Kemal’in Bulgaristan’a askeri ateşe olarak atanmasını sağladı. Bu süre zarfında ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında fikirler geliştirdiler. Bu dostluk vefatına kadar aksamadan devam etti.[1]Meclis-i Mebusan’ın III. Döneminin son yılında yeniden İstanbul Milletvekili seçilerek (8 Aralık 1917) elçilik görevinden ayrıldı.

Birinci Dünya Savaşının kaybedilmesinden sonra Talat Paşa’nın şartlı istifasıyla kurulan tarafsız kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nde Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) oldu. 8 Kasım’da, eski yönetimin ileri gelenlerinden Talat, Enver, Cemal ve Sait Halim paşaların yurtdışına kaçışına İçişleri Bakanı olarak engel olamamakla suçlanması, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifasına yol açtı. 1 Kasım - 21 Aralık 1918 tarihleri arasında Mustafa Kemal ile birlikte “Minber” gazetesini çıkardı. İttihatçı gizli bir örgüte mensup olduğu savıyla; eski Sadra­zam Sait Halim Paşa ile Âyân ve Me­busan meclislerinin Başkanları Rıfat ve Halil beylerin dâhil olduğu 20 kişi arasında tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. 2 Haziran 1919’da Malta Adası’na sürgüne gönderildi. Ankara hükümetinin girişimiyle, 30 Mayıs 1921’de 33 kişi ile birlikte serbest bırakıldı. 8 Ağustos 1921’de Ankara’ya geldi ve 15 Ağustos’ta, boş olan İstanbul Milletvekilliğine seçilerek TBMM’ne katıldı. 10 Ekim 1921-4 Ekim 1922 tarihleri arasında Dahiliye Vekilliği (İçişleri Bakanlığı) yaptı. TBMM’nin ikinci dönemi için yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923’en Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği (Başbakan) ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümeti’nin istifasına yol açan siyasi olaylar, 29 Ekim 1923’te bir anayasa değişikliği ile Cumhuriyet’in ilanının yolunu açmıştı.

Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, 1 Kasım 1923 ile 1 Kasım 1924’te iki kez TBMM Başkanlığına seçildi. Ancak aynı ay içinde Kâzım Karabekir ve Ali Fuat paşaların önderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine 22 Kasım 1924’te İsmet Paşa’nın yerine Başbakanlığa getirildi. Bu atamada, sertlik yanlısı olarak tanınan İsmet Paşa’ya karşılık Fethi Bey’in daha ılımlı ve uzlaşmacı kimliği rol oynadı. Ancak üç ay sonra doğuda Şeyh Sait İsyanı’nın patlak vermesi üzerine uzlaşma politikası iflas edince, 2 Mart 1925’te onun başbakanlığındaki hükumet istifa etti ve İsmet Paşa yeniden başbakan oldu. Aynı gün ilan edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülke çapında muhalefet susturuldu, Terakkiperver Fırka kapatıldı. Fethi Bey Paris Büyükelçiliğine atanarak Türkiye’den uzaklaştırıldı.


1929 yılının sonlarında tüm dünyayı saran ekonomik bunalım Türkiye’yi de olumsuz yönde etkilemişti. İktidar partisi olan CHP’nin kimi uygulamaları, özellikle devletçi söylemi, toplumun kimi kesimlerinden eleştiri alı­yordu. Ekonomik ve toplumsal sorunlara Mecliste yanıt aran­masından ve iktidar partisinin denetlenmesinden yana olan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in özendirmesi ile 9 Ağustos 1930’da büyükelçilikten i
stifa ederek Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu ve partinin genel başkanı oldu. Böylece Gümüşhane Milletvekili olarak yeniden Meclis’e girmesi sağlandı. Anlaşmayla kurulan partinin, İzmir Mitingi’nden sonra irtica (gericilik) yanlısı bir harekete dönüşmeye başlaması üzerine, kendi isteği ve Mustafa Kemal’in de önerisiyle 17 Kasım 1930’da partisini kapattı, tekrar yurtdışına gitti. 31 Mart 1934’te Londra Büyükelçiliği’ne atandı. İkinci Dünya Savaşı (1939-45) öncesinde Türkiye ile İngiltere arasında gerçekleşen diplomatik ve askeri yakınlaşmada önemli bir rol oynadı, Montreux Antlaşması’nın mimarları arasında yer aldı. Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eski hasımlarıyla barışma politikası uyarınca 4 Ocak 1939’da Bolu Milletvekilliğine seçildiğinden yurda döndü. İkinci Refik Saydam Hükümeti’nde Adalet Bakanı oldu ve bu görevini 12 Mart 1941 tarihine kadar sürdürdü.

Okyar gençliğinden ölümüne kadar Türk Milliyetçisi olarak ülkeye hizmet etmiştir. Okyar 7 Mayıs 1943 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

ESERLERİ:
Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbabı (İstanbul 1941), Üç Devirde Bir Adam (Yay. Haz: Cemal Kutay, 1980), Fethi Okyar’ın Anıları: Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye (Yay. Haz: Osman Okyar - Mehmet Seyitdanlıoğlu, 1997)

KAYNAKLAR
Göçmen, Muammer (2007). "OKYAR, Ali Fethi (1880-1943)".
TDV İslâm Ansiklopedisi. 33. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı. ss. 342-343. Erişim tarihi: 28 Nisan 2020.
Fethi Okyar, Milli Savunma Bakanlığı Yayınları






[1] Fuat OKYAR, Üç Devir Bir adam. Tercüman Yayınları 1980 İstanbul.

Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot