akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2021 Çarşamba

Türklerin İslamlaşmasını Kolaylaştıran Sebeplerin Değerlendirilmesi

Mart 03, 2021 0

 

Türklerin İslamlaşmasını Kolaylaştıran Sebeplerin Değerlendirilmesi



Durali YILDIRIM
Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü




1-Gök Tanrı ile İslamiyet arasındaki benzerlikler.

Gök Tanrı dini İslamiyet gibi tek tanrılı bir dindir. İslamiyet’te yaratan adına kurban kesme, ibadet, cennet-cehennem, kıyamet, ahiret, günah gibi kavramlar varken Gök Tanrı dininde de bu kavramlar vardır. Bu benzerliklerden dolayı Türklerin İslamiyet’e geçmesinde bir zorluk yaşamadığını söyleyebiliriz. Fakat şunu sormak gerekir. Türklerle Arapların dini benzerlik gösteriyorsa neden Türkler Arapların dinine geçmiştir? Bu benzerlikler neticesinde Araplar da Türklerin dinine geçebilirdi? Bunu ise şöyle açıklayabiliriz. Türklerin dininde bir peygamber yoktur. Fakat Arapların dininde bir peygamber olması bunun en net cevabını vermektedir. Bunun neticesinde ise Türklerin Müslüman olmasında aykırı bir neden görülmemektedir.

2- Göktürkler Döneminde Hz. Muhammed’in zuhur etmesi.

Türklerin Maveraünnehir’e gelmesiyle Müslüman olmaları Müslüman olmayan Türkler arasında bir köprü görevi görür gibi onlarında İslamiyet’e geçmesini sağlamıştır. Hz. Muhammed’in dünyaya gelmesi ve nübüvveti somut bir kavramdır. Gök Tanrı dininde peygamberlik kavramı yokken İslamiyet’te peygamberlik kavramı vardır. Hz. Muhammed’in peygamberliği Göktürler Dönemine denk gelmektedir. Peygamberliğin olmasından dolayı Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinde önemli bir faktör olabilir. Benzerlik taşıyan iki din arasında İslamiyet’te bir peygamber olması Türklerin İslamiyet’i seçmesinde kolaylık sağlamıştır diyebiliriz. Fakat Halifelik döneminde Emevilerin başa geçmesiyle Arap olmayan Müslümanlara karşı ırkçı bir tutum sergilemesi Türklerin İslamlaşmasında olumsuz bir sonuç doğurmuştur. Abbasiler Döneminde ise dostane bir ilişki kurulmuş ve Türklerin Müslüman olmasında bir artış olmuştur.

3- Türklerin Araplarla birlikte görev alması ve İslam’ı yakından tanıması.

Türkler Araplarla birlikte savaşlara katılmıştır. Burada İslamiyet’i yakından tanıması Müslüman olmalarında büyük bir rol oynamıştır. Burada şunu sormak gerekir. Türkler neden Araplarla birlikte savaşmıştır? Türklerle Araplar ilk defa Talas Savaşında yan yana gelmiştir. Burada beraber savaştıklarında Türklerin arasında Müslümanların olduğu da söylenmektedir. Fakat bu savaştan sonra İslamiyet’i daha yakından tanımışlardır. Burada şunu dikkate almak gerekir. Bu savaş yaşanmasaydı Türkler Müslüman olur muydu? Olurlarsa da ne zaman olurdu? Öncelikle bu savaşın olması Türklerin Müslüman olmasında etkilidir. Bu savaş yaşanmasaydı Türkler yine İslamiyet’i seçerdi. Çünkü bu dönemde Hilafet Abbasilerdeydi. Abbasiler Türklerle iyi geçinmeye ve dostane ilişkiler kurmaya çalışacaktı bu da Türklerin İslamiyet’i yakından tanımasına sebep olacaktı. Yakından tanıyınca da benzerlikleri görecekler ve İslamiyet’i seçeceklerdi diyebiliriz. Ne zaman olurlardı sorusuna ise şöyle cevap vermek gerekir. Abbasilere hilafet ne zaman geçtiyse yani 751 yılından sonra birtakım ilişkiler kurulacak ve fazla bir süre geçmeden İslamiyet’i tanıyacaklardı.

KAYNAKÇA

TURAN,O. Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi 3.Bölüm 




Read More

26 Şubat 2021 Cuma

İSLÂMİYET’TEN ÖNCE TÜRK ORDUSU VE ASKERÎ TEŞKİLATI

Şubat 26, 2021 0

 



İSLÂMİYET’TEN ÖNCE TÜRK ORDUSU VE ASKERÎ TEŞKİLATI



Elif PAMUK

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Giriş

    Ordu, bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüze karşı koruyan en büyük askerî kuvvettir. Türklerin tarih boyunca devlet kurmalarında ve bu devletleri devam ettirebilmelerinde, ordu ve askerî teşkilat muhakkak çok büyük bir öneme sahiptir. Esasında ordu ve askerî teşkilatlanma, Türk devletinin ve mevcudiyetinin özünde ve gücündedir. 
Türkler gerek İslâmiyet’ten önce gerekse İslâmiyet’ten sonra, askerî alanda birçok devlete örnek olmuştur. Türklerin askerî alanda bu kadar disiplinli ve kabiliyetli olmasında hiç şüphesiz bozkır yaşamının zorlukları ve gereklilikleri etkili olmuştur. 
Bozkırın zor iklim şartları, bozkır göçebeliğinin disiplin ve çeviklik gerektirmesi gibi durumlar, Türkleri askerî alanda teşkilatlanmaya, askerî disiplin ve çeviklik çerçevesinde yaşamaya yönlendirmiştir. 

Öyle ki Türkler için askerlik bir meslek yahut sınırlı bir görev değildir. Her an savaşa hazır, çevik, disiplinli bir teşkilatlanma içerisindedirler. Bu sebepledir ki, Türkler için söylenen “Her Türk asker doğar.” cümlesi pek de yanlış bir cümle değildir. 

1) Türk Ordusunun Kuruluşu

    Ordu, “ortu” (orta) sözünden gelmektedir. Moğolcaya da “orda” şekliyle geçmiştir. Türkçede, karargâh, otağ yeri ve bazen de başşehir anlamında kullanılıyordu.  (Ordu Balık gibi.) 
M.Ö. 209 yılında Büyük Hun Kağanı Mete-Han tarafından ilk düzenli ordu kurulmuştur. Bu tarih, Türk ordusunun ve Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Kurulan bu düzenli ordu, “Onlu Sistem” adı verilen, onlu teşkilat sistemine göre oluşturulmuştur. Bu teşkilatta bulunan en büyük birlik 10.000 kişiden oluşmaktadır. Bu birliğe “Tümen” adı verilir. Tümenler, binli, yüzlü ve onlu olacak şekilde kademeli olarak küçülmektedir. Onlu Sistem, sonrasında değişikliklere uğramış olsa dahi Türk devletlerinde varlığını sürdürmüş ve yüzyıllarca devam etmiştir. 
Her on askerin başında sorumlu olarak bir “Onbaşı” bulunur. Onlu askerlerin on tanesi bir araya gelerek yüz asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Yüzbaşı” bulunur. Yüzlü askerlerin on tanesi bir araya gelerek bin asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Binbaşı” bulunur. Binli askerlerin on tanesi bir araya gelerek on bin asker oluşturur ve başlarında sorumlu olarak bir “Tümgeneral” bulunur. Ordunun bütününü ise “Başkomutan” yönetmektedir. 
Onlu Sistem içerisinde geliştirilen bu hiyerarşi, savaş başlangıcında yahut savaş esnasında orduya hız kazandırır ve ordu sistematik biçimde hareket eder. Başkomutanın diğer komutanlara verdiği emirler, onlu sistemin düzeni sayesinde askerlere daha hızlı ulaşır ve iletişim kopukluğu olmaz. Bu sayede savaş öncesinde ya da savaş esnasında düzen ve iletişim açısından herhangi bir sorun yaşanmaz. 

2) Askerî Kavram ve Unvanlar 

    Eski Türklerin kültüründe askeri yapı çok önemli bir yer tutuyordu. Çünkü askerlik ve ordu düzeni en sistemleşmiş toplumlar onlardı. Bu bağlamda çok sayıda kavram kullanılıyordu. Bunlardan bir kısmı askeri teşkilatla ilgili bir kısmı ise teşkilat yapılanması dışındaki kavramlardı. Bunların bu denli çok kavramının oluşu, Türklerin hayatında askerlik ve ordunun önemini ortaya koymaktaydı. 
En eski kavramlardan biri “sü” idi. Bu kelime “asker” karşılığında kullanılıyordu. Sü kelimesi aynı zamanda “ordu” anlamına da geliyordu. Çeriğ kelimesinin anlamı da “asker” idi. Urungu kelimesi ise, aynı şekilde “savaşçı” anlamına gelmekteydi. Bu kelimelerden askeri teşkilatı aydınlatacak kavramlar da üretilmişti. Bunlardan biri “Sü-başı= Sübaşı idi. Bu ise “ordu başı, ordu komutanı” anlamına geliyordu. Sü kelimesi ile birlikte bey kelimesi de kullanılmıştır. Bey boyun başında bulunan yönetici idi. İdari yöneticiler, aynı zamanda askeri yöneticiler de olduklarından sü-beyi, “ordu başı” anlamına da geliyordu. Çerig başı da aynı anlamı taşıyordu. Buradan başkomutan ve komutanların unvanları da ortaya çıkmaktadır. 

    Bozkır çevresinde uruş “savaş, mücadele” anlamına geliyordu. Aynı şekilde tütüş kelimesi de “savaş, harp, mücadele” anlamında kullanılıyordu. Uruğ kelimesi ise “döğüş, vuruş” karşılığında kullanılıyordu. Süngüş, kavram olarak “savaş, muharebe, savaşta saldırma” olarak biliniyordu. Yagıladaçı kelimesi de “mücahit, savaşkan, mücadeleci, savaşçı” anlamında idi. Akınçı ise “akıncı, geceleyin düşmanı basan asker” anlamına geliyordu. Basığ ise “gece baskını yapılacak olan ve ansızın düşmanın yakalanacağı yer” anlamında kullanılıyordu. Ilgar veya yılgar ise “baskın, hücum, akın, atlı hücum, dörtnala hücum” manasındaydı. 

    Yezek, yizek “asker öncüsü” anlamına geliyordu. Yelme “izci, keşşaf, piştar, öncül” anlamında kullanılıyordu. Yorçu “usta kılavuz” karşılığındaydı. Yirçi ve yirtçi de kavram olarak “rehber, kılavuz, yer gösteren” anlamındaydı. Tıngçı “haberci” idi. Körüg kelimesi ise “casus” için kullanılıyordu. 
Yağı, kavram olarak “düşman” karşılığındaydı. Kır-yağı ise “gizli düşman” anlamına geliyordu. Tutgun ve tutuğ “esir, tutsak, rehin” anlamlarında kullanılıyordu. Askeri unvanlardan biri de çabış, yani çavuş idi. Bu kavram için “savaşta safları düzelten, savaş olmadığı zaman da askeri zulmetmeye bırakmayan kimse” denilmektedir. Bu bilgiden, çavuşun önemli bir unvan olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ordunun savaş düzenine sokulması, safların karışmamasının sağlaması bakımından ordu içinde yetkin ve etkin olduğu görülmektedir. Bu işten sorumlu ne kadar görevlinin olduğu tam bilinmemekle birlikte her askeri birlik için birer çavuşun varlığı düşünülebilir. Bozkır çevresinde askerlik ve ordu büyük önem taşıdığından kahramanlık ve savaşla ilgili birçok kavram oluşturulmuştur. Bu kavramlar askeri yapıyı anlamaya büyük ölçüde imkân sağlamaktadır. En sık kullanılan kavramlar arasında kahramanlıkla ilgili olanlar dikkati çekmektedir. Bu bağlamda “alp, alpagut, er, tonga, sökmen” gibi adlandırmalar vb. çok sayıda terim bozkır çevresinde kullanılıp karşılık bulmuştur.

    Alp kelimesi eski ve yeni birçok Türk lehçesinde “kahraman, cesur, yiğit, zorlu” manalarına gelmektedir. Bu kelime şahıs adı olarak kullanıldığı gibi, bir sıfat, bir unvan ve boy teşkilatı içinde bir asalet zümresinin adı olarak da ortaya çıkmaktadır. Türkçe sözlüklerde alp kelimesinin karşılığı “yiğit, kahraman, bahadır, cesur, zorlu” şeklinde geçmektedir. Bu kelimeden “alpagut, alpırkanmak, alpırkamak, alp yol” gibi kelimeler de türetilmiştir. Alpagut bir rütbedir. Alpırkanmak “yorulmadan ısrarla bir şey üzerinde çalışmak ve kahramanca davranmak” anlamına gelmektedir. Alpırkamak “kendisine yiğit süsü vermek, sebatla çalışmak” manasında kullanılmaktadır. Alp yol ise “tehlikeli, çetin yol” demektir. Alperen ise, “yiğit, bahadır” anlamındadır. Alplık “kahramanlık” olup, alplık etmek ise, “cesaret göstermek” anlamına gelmektedir. 

    Alp kelimesi ile aynı anlama gelen bagatur ve sökmen kelimeleri de bulunmaktadır. Bagatur kelimesi “bahadır, kahraman” anlamındadır. Sökmen kelimesi de “yiğit, kahraman” anlamına gelmekteydi. Ancak bu kelimeler Türk kültür çevresinde tek başlarına ya da diğer kelimelerle birlikte “alp” kelimesi kadar yer almamışlardır. Alp kelimesinin tek başına ya da diğer isimlerle birlikte uzun zaman diliminde yoğun olarak kullanıldığı görülmektedir. 
Er kelimesi de Türk kültür çevresinde uzun zaman diliminde yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kelimenin sözlük anlamı “erkek, kahraman, yiğit, asker, nefer, işini iyi bilen, yetenekli, koca” olarak yer almaktadır.
 
    Er kelimesiyle birlikte kelimeler de kullanılmaktadır. Bunlar arasında “er adam, er kardaş, er oğlan, er oğlu” vb. kelimeler sayılabilir. Er adam “erkek”, er kardaş “erkek kardeş”, er oğlan “erkek çocuk”, er oğlu “asilzade” anlamlarına gelmektedir. Er kelimesi Türk kültür çevresinde yoğun kullanım alanı bulmuştur. Tek başına kullanıldığı gibi, başka isimlerle de kullanılmıştır. Bunlar arasında Er Basgan, Er Beg, Er Boz, Er Doğan, Er Doğmuş, Er Guş, Er Oğlı, Er Sığın, Er Taş, Er Tigin, Er Tokuş ve Er Tuğrul gibi isimler sayılabilir. 
Tonga kelimesi de Türk kültür çevresinde kullanılmıştır. Tonga “yiğit, kahraman, kuvvetli, şevketli” anlamlarına gelmektedir. Aynı zamanda rütbe ve unvan olarak da yer almaktadır. Bu kelimeden tongalık kelimesi de türetilmiş olup, bunun karşılığı “güçlü, kuvvetli” şeklindedir. Tonga, Bebür’e verilen addır. Bebür, kaplan cinsinden bir hayvan adıdır. Türkler arasında eskiden beri kullanılan bu kelime çok yaygın olarak bulunmamaktadır. Bu çerçevede Türk kültür çevresinde Alp Er Tonga, Alp Kılıç Tonga, Tonga, Tonga Alp Er, Tonga Tigin ve Tonga Tonga adları yer almaktadır. 

3) Askerî Teşkilât

    Eski Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Eski Türk devlet teşkilâtında, özellikle sulh zamanlarında, sivil ve ordu düzeni diye bir ayrım yoktu. Ordu, bir halk ve halk da bir ordu düzeninde yaşardı. Türklere göre Türk ordusu kurt gibi, düşmanınki ise koyun gibi idi. Fakat her Türk de diğer Türkler için bir kurttan farksızdılar. 
Atlı baskınlar, bir saat gibi kısa bir süre içinde olur ve sonuçlanırlardı. Bu sebeple Türk ailesi, “Dikkatli ol!” anlamına gelen eski bir deyimle, her an için “Sek” yani uyanık ve dikkatli olmak zorundaydı.     Bugün de Anadolu’da “Seh ol!” denir. Türklerin bir çeyrek saat içinde uyanıp, atlanıp, yerlerini almaları gerekiyordu. Çünkü, Türklerin savaş anlayışına göre baskın, ancak karşı baskınla durdurulabilirdi. 
İşte, bütün bu sebeplerden dolayı, boylar ve hatta küçük aileler bile uyurken, “Kargu” yani gözcüler ile “Yelme” denen öncüler çıkarmak zorundaydılar. Baskın haberi gelince, herkes yerlerini otomatik olarak alırdı. Çünkü yüzyılların meydana getirdiği “Orun” yani yer alma düzenleri ile diğer töreler, bunu kişilerin benlik ve iradelerine kadar sindirmişlerdi. Devlet içinde de durum aynıydı. Her büyük memur ve vali, aynı zamanda bir komutandı. 
    Ordu düzeninden boylar, boy düzeninden de ordu doğuyordu. Batı Göktürk Devleti, “On-Boy” Türklerinden meydana gelmişlerdi. Türklüğün en soylu ve en ileri kitleleri olan bu boylar, doğu ve batıda beşer tane olmak üzere, ikiye bölünmüşlerdi. Türk yazıtları ise bu boylara “On Ok” adını veriyorlardı. Boylar için, böyle bir ok deyiminin niçin kullanıldığı önemlidir. 
Çok eski Göktürk efsaneleri, Türk adlı bir ata ile onun on oğlundan söz açıyorlardı. Türklerin inancına göre On Oklar, bu on çocuktan türemişlerdi. Büyük Hun Devleti ile Attila Hunlarının ordu teşkilâtı da 24 Oğuz boyunun düzenini andırıyordu. 24 Oğuz boylarının bölümlere ayrılmasında ikili, dörtlü, altılı ve yirmi dörtlü bir bölüm düzeni vardı. 

    Oğuz boyları, “Boz Ok” ve “Üç Ok” olmak üzere, iki bölüme ayrılıyorlardı. Mete’nin kurduğu devlet teşkilâtında ise “sol ve sağ bilgeliği” diye ikili bir düzen vardı. Oğuz Han’ın altı oğlu vardı. Bu çocukların üçü “Boz Okları” ve diğer üçü de “Üç Okları” meydana getiriyorlardı. Mete’nin devletinde ise ordu, “Sol” ve “Sağ” bölümlerinin emri altında bulunan “Altı Boynuza” bölünmüştü. Oğuz Han’ın altı oğlundan her birinin dörder oğlu vardı. Mete’nin ordusuna gelince, orada da bunların yerini “Dört Köşeler” alıyorlardı. Oğuz Han’ın 24 torunu vardı. Bu torunların her birinden de birer boy türemişti. Mete’nin ordusunun tümü ise “24 tümenden” meydana geliyordu. 
Aslında “2, 4, 6, 12, 24” sayıları, birer takvim rakamları ile zaman birimlerinden başka bir şey değildiler. Bundan da anlaşılıyor ki, eski Türk devlet düzeni ile ordu düzeni, aritmetik rakamlar üzerine kurulmuşlar ve böyle işlemişlerdi. 
Eski Türk devletlerinde askerî teşkilât, boy veya bölge beyleri ile sınır garnizonları olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Eski Türklerde ordu komutanları, esas itibari ile Kağanların küçük kardeşleri olan “Şadlar” idiler. Fakat geniş bölgelerde birçok Şad bulunur ve bunların başına da “Yabgu”, “Kül-Çur”, “Apa-Tarkan” gibi büyük Başkomutanlar getirilirlerdi. Sınır garnizonlarını ise bağımsız Şadlar idare ederlerdi. Fakat bu sınır komutanları, doğrudan doğruya Kağan’a bağlı idiler. Moğolistan ve Batı Mançurya sınır Şadları ise “Küçük Kağan” emrinde idiler.
Boy ve bölge beyleri, sulh zamanında kendi bölümlerini idare ederler ve savaşta da askerleri ile Kağan’ın ordusuna katılırlardı. Bu düzen, eski Türk hayatında çok önemli bir kaide idi. Gerçi devletin toprakları, Kağan’ın akrabaları ile başarılı komutanları arasında bölünmüşlerdi. Fakat her bölgeyi idare eden beylerin tek amacı, kağanlarını desteklemek ve onun komutası altında ordunun bir parçasını teşkil etmekti. 

4) Savaş ve Fetih ile İlgili İsimler ve Unvanlar

    Üstün nitelikli savaşçılar, özellikle silah kullanmada, düşmana baskın yapmada, düşmanı pusuya düşürmede, düşman safları yarıp parçalamada, düşman kuvvetlerini kuşatmada ve imha etmede son derece ustadırlar. Başka bir deyişle onlar, yüksek savaşçılık yetenekleriyle savaşları ve akınları zafere ulaştırırlar. Türklerde böyle kişiler kahraman olarak vasıflandırılır ve onlara karşı büyük saygı ve hayranlık duyulurdu. Yeni doğan çocuklara da onların savaşta gösterdikleri başarılarıyla ilgili birer isim verilirdi.
Meselâ “Yağı Basan” (düşmana baskın yapan), “Yağı Bastı-Yağı Sıyan” (düşmanı basan, düşmanı kıran), “Sü Sıyan” (asker kıran), “Er Basgan” (düşman askerlerine baskın düzenleyen), “Er Biçen” (asker doğrayan), “İl Gazi” (İl=Devlet), “İl Almış”, “İl Aldı Bey”, “İl Basmış”, “İl Katmış”, “İl Basar Bey”, “İl Urmuş” (ülke zeptetmiş), “Sancar” (mızrak saplayan), “Bozan” (düşman ordusunu bozan), “Çalık” (vurucu, kırıcı, zarar verici) gibi isimler, hep savaşlarda, akınlarda ve çarpışmalarda gösterilen başarılarla ilgilidir. 
Türkler, zafer kazanan ve ülkeler fetheden fatih komutanlar için de “Kapgan” veya “Kapan” unvanını kullanmaktaydılar. “Kapgan” veya “Kapan” sözü, Türkçe “kapmak” fiilinin köküne geniş zaman eki getirilmek suretiyle yapılmış bir isimdir. “Kapan, alıp kaçan, elde eden, fetheden” anlamına gelmektedir. Arapça kökenli “Fatih” sözünün tam bir karşılığıdır.  




Sonuç

    Türkler, tarih boyunca kurdukları devletleri, fethettikleri bölgeleri ve halkın güvenliğini askerî teşkilatlanma sayesinde koruyabilmiş ve geliştirmişlerdir. Farklı kavimlere örnek olmaları bir yana, kendilerinden sonra kurulacak olan Türk devletlerinin ve Müslüman-Türk devletlerinin askerî teşkilatlanmalarına da örnek teşkil etmişlerdir. 
Farklı kavimlerin aksine, Türk ordu ve askerî teşkilâtında ücretli yahut sınırlı askerlik yapılmamıştır. Ordu halk, halk ordu olmuştur. Ordu sistematik hesaplamalar ve stratejik planlar ile yönetilmiş, askerlik ise tam disiplin ile yürütülmüştür. Ordu içerisinde oluşturulan hiyerarşik düzen, askeri teşkilâtlanmanın neredeyse temelini oluşturmuş ve sonraki dönemlerde geliştirilmiştir. 
Türklerde askerî teşkilât hiçbir zaman pasif kalmamış, her zaman dinamik, hazır ve çevik durumda bulunmuştur. Savaşlarda ve baskınlarda kahramanlık gösteren askerler, yüce ve kutlu unvanlar ile onurlandırılmıştır. Adları, sonraki nesillere miras misali verilmiş ve birçoğu günümüze kadar aktarılmıştır. 
Şanlı Türk ordusunun yüce neferlerinin her birine, tarihin her döneminde müteşekkir olduk ve olmaya da devam edeceğiz. 






KAYNAKÇA

DURMUŞ, Eda, Eski Türklerde Askerî Yapı, Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, IV. Cilt, 2020.
KOCA, Salim, Selçuklular’da Ordu ve Askerî Kültür, Berikan Yayınevi, Ankara, 2005.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara, 1979.
TEKİNOĞLU, Hüseyin, Hun Türkleri, Kamer Yayınları, İstanbul, 2017.





Read More

4 Şubat 2021 Perşembe

TARİHSEL BENZERLİKLER TÜRKLER VE RUSLAR

Şubat 04, 2021 0
Türk ve Rus

TARİHSEL BENZERLİKLER  TÜRKLER VE RUSLAR



berkan

Berkan ERKEÇ
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Öğrencisi








                                                              ÖZET

Türk ve Rus  halkının  ilişkileri çok eski dönemlere uzanmaktadır. Ruslar’ın ortaya çıkış izleri bile Türk Devletleri’nin gölgesi kalkmasından sonra ki olaylar silsilesinde oluşurken,  Türkler ve Ruslar yüzyıllar boyunca farklı nedenlerle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Aynı coğrafyayı paylaşmaları, birbirleri ile komşu olmaları, her iki halkın maddi ve manevi kültüründe büyük izler bırakmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türk, Rus, tarihsel benzerlikler, gelenek, tören, ilişki, kültür.

 

                   историческое сходство турок и русских

                                                          РЕЗЮМЕ

Отношения турецкого и русского народов уходят корнями в древние времена. Хотя даже следы появления русских сформировались в последовательности событий после исчезновения тени турецких государств, турки и русские находились в постоянном взаимодействии по разным причинам на протяжении веков. Общая география и соседство друг с другом оставили большой след в материальной и духовной культуре обоих народов.

КЛЮЧЕВЫЕ СЛОВА: турецкий, русский, историческое сходство, Традиция, церемония, отношения, культура.

 

Catherine Evtuhov'un "Rusya Tarihi" adlı kitaba yazdığı önsözde şöyle bir cümle var: "Rusya Tarihi, Osmanlılar’ın ve çağdaş Türklerin tarihini anlamak için şaşırtıcı şekilde elzemdir." 

Ruslar’ın ortaya çıkışına baktığımızda Nestor Klasiklerin de Varegler’den yardım alma söz konusu olsada, Slav kabilelerinin birbiri ile münakaşası derken Ukrayna Steplerin’de bir Moskova Knezliği’nin tartışmalar, çatışmalar, sonucunda ortaya çıkması ve akabinde Rusya Devleti’ne giden yolda verdikleri mücadeleler benzerlik açısından Osmanlı Devleti’nin Osman Oğulları beyliği, Anadolu’da var olan bazı beylikler ile mücadele vermesi 2.Mehmed Han’ın Devleti, İmparatorluğa götürmesi ile sonuçlanan mücadeleleri aynı örnekleri barındırması açısından oldukça ilginç ve birbirlerine benzerdir.

Türk ve Rus tarihindeki en ilginç benzerliklerden biri Bizans’ın mirası konusu, Roma İmparatorlukları üç taneydi ve üçünde de farklılıkların bir arada var olması esastı. Osmanlılık ise üçüncü ve son Roma’ydı. Birçok Türk tarihçisine göre Osmanlı 1453’de İstanbul’u fethettikten sonra idareden, askeriyeye, mimariden, diğer kültür alanlarına Bizans’tan bir çok şey almıştı. ‘’Pskov Manastırı Rahibi Filoyev; 3. Vasili’ye sunduğu görüşünde: Dünya hakimiyetinin merkezi önceden Roma, daha sonra ikinci Roma’yı temsilen İstanbul olmuştur. Her iki Roma da düşmüştür. Halbuki üçüncü Roma ayaktadır; O da Moskova’dır. Hristiyanlık’taki ‘’Mukaddes Üçlü’’ gereğince, dördüncü Roma olmayacaktır. Bu nedenle ‘’Moskova’’ dünya hakimiyetinin yeni merkezidir’’ diye yazıyordu.[1]

Fakat ilginç olan Rusya’nın da kendisini üçüncü Roma olarak görmesi. Ruslar 10. yüzyılda dinleri incelerken Bizans kiliselerinin ihtişamından çok etkilenmişlerdi. Osmanlı’ya benzer şekilde idareden kültüre birçok özelliği kendi ülkelerine taşıdılar. Rusya’da dile getirilen üçüncü Roma teorisine göre ise, Moskova dünya hâkimiyetinin yeni merkezi olmuştu. Moskova hükümdarları ise Bizans’ın halefleri olarak Ortodoksluğun yüksek hamileri konumuna gelmişlerdi. Neticede Bizans’ın kimi özellikleri her iki imparatorluk dahilinde çeşitli açılardan yaşayageldi.

 

Türk ve Rus tarihlerinde ilginç noktalardan biri de denizcilik alanındaki çabalarıydı fakat bu çabaların seyri birinin başarılı olmasına, birinin de gerilemesine neden oldu. Osmanlı’nın çöküş nedenlerini irdeleyen Doğan Avcıoğlu’na göre: Sanayileşme emarelerinin belirdiği Osmanlı’da gerilemenin başlıca sebebi denizlerdeki hakimiyetin kaybedilmesiydi. Rusya’da ise Büyük Petro denizciliği geliştirerek hem bölgedeki hakimiyetini artırdı hem de Osmanlı’ya büyük bir darbe vurulmasına neden oldu. Bugünse her iki ülkenin denizcilik alanındaki çabaları gelecekleri ve yeni stratejik dengeler açısından önemli olacağa benziyor. 

Hem Osmanlı’da hem de Çarlık Rusya’sında 18. ve 19. yüzyıllarda Batılılaşma çabaları yoğunlaşmıştı. Esas olarak idareyi ve askeriyeyi geliştirmek üzere yola çıkılan adımlar her iki imparatorlukta da Batılı fikir ve siyasi akımların yayılmasına neden oldu. Nitekim Osmanlı’da 2.Mahmud Han’ın başlattığı reform hareketi ile Rusya’da Çar 1. Petro’nun girişimleri benzerlik açısından harika bir örnek oluşturabilir. Her ikiside Batı’yı takip etmeleri ve kendi imparatorluklarında yaşatmak istedikleri reformları bir bir hayata geçiriyorlardı. Fakat daha da ilginci Batılılaşmaya karşı gelişen refleksin her iki ülkede de süregelmesi. MGİMO öğretim üyesi Dr. İrina Svistunova’ya göre Türkiye ve Rusya ortak bir soruya yanıt aramıştı: “Yabancı medeniyetlerden yapılan benimsemelerin sınırı ne olmalıydı ki, bu benimsemeler kendi milli ve kültürel değerlerine zarar vermemeliydi.” Sınırların ne olacağının tartışılması yanında her iki ülkede de tarih boyunca Batılılaşmayı külliyen reddeden yaklaşımların olduğunu biliyoruz.

 

Türkler ve Ruslar tarih sahnesine çıktıklarından bu yana coğrafyalarının kesişmesi nedeniyle hem savaştılar hem de iş birliği yaptıkları dönemler oldu. Fakat her halükarda birbirlerinin kültürünü etkilediler. İki imparatorluk önemli savaşlar yaşadı ve Osmanlı’nın yıkılışında bu savaşların önemli etkileri oldu. Özellikle Karadeniz'de hakimiyet kurmak  üzere giriştikleri çatışmalar önemliydi. İlber Ortaylı’nın dediği gibi sonunda iki imparatorluk da bundan zarar gördü ve yerlerini yeni devletler aldı. Türkler ve Ruslar kültürel etkileşimleri yanında birbirleriyle ticaret yapmaya da önem verdiler. Ekonomik ilişkiler, göç, diplomatik ilişkiler her daim canlı bir etkileşim kurulmasına yol açtı.

 

Yeni devletlerin ortaya çıkması başka bir ortak  noktada buluşturdu onları. Her iki devlet de emperyalizme karşı savaşıyordu ve bu noktada kendi aralarındaki sorunları çözerek birbirlerine yardım ettiler. Atatürk ve Lenin arasındaki bu yakınlaşmanın önemli etkileri olmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği tarafından önemli yardımlar yapıldı. 1920’li ve 1930’lu yıllardaki Türk Sanayileşmesine bu işbirliğinin çok önemli katkıları olmuştu.

Her iki devletin de Batı ile ilişkileri hep sorunlu oldu. MGİMO öğretim üyesi Dr. İrina Svistunova bu noktada şöyle bir tespitte bulunuyor: “Doğal ve kültürel sebeplerden dolayı Batı bizim ülkelerimizi ayrıcalıklı ortak veya stratejik müttefik olarak kabul etmekte, hiçbir şekilde kendisinin organik devamı olarak görmemektedir.”

Başka bir benzerlik her iki kültürün dini ele alış çabalarıyla ilgili. Öncelikle her iki imparatorluk da dini siyasi amaçları için kullandılar. Ruslar Hristiyanlık öncesi Pagandı. Türkler ise Şamandı. Rusya Ortodoksluğu seçerek kendi dilini ve kültürünü daha çok koruyarak kimi Pagan inançlarının yaşatılmasını sağladı. Ruslar Ortodoks milletleri himaye etme yönünde bir amaç da belirlemişti. Osmanlı ise halifeliği taşıyarak Müslüman milletleri himaye ve liderlik misyonu edinmişti. Fakat Osmanlı döneminde Türk dili ve kültürü Ruslar’la aynı bilinçle korunamadı. Bizim kendi dilimiz ve kültürümüze sahip çıkmamızı asıl olarak Atatürk sağladı.[2]

 

Kültürel Benzerlikler

Kültürel bazda iki milletin birbirlerine benzer görenek, ilişki, kültür yaklaşımları son derece iki millet ve devlet açısından  benzerlik göstermektedir. Türkler’in ve Ruslar’ın yılın belirli günlerinde, aile ve toplum yaşamının en önemli anlarında, hastalık, doğal afetler vs. karşısında yerine getirdikleri, kendilerine özgü birçok gelenekleri olmuştur. Bazen bu geleneklerin ilginç bir şekilde örtüştüğünü görmek mümkündür. Bu durum bazı bilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Büyük Kazak şairi ve bilim adamı Olcas Süleyman, Ruslar’ın en eski destanı sayılan “Slovo o Polku İgoreve” (İgor Yürüyüşü Destanı) eserini farklı bir bakış açısıyla incelerken bir hususa özellikle dikkat etmiştir. Destanda Kıpçaklar üzerine yürüyüş yapan fakat esir düşen Knez (Bey) İgor anlatılırken Knez Svyatoslav’ın rüyası ve onun yorumuna da yer verilmiştir. O. Süleyman, “Az’ı Ya” isimli eserinde şöyle yazar: “Svyatoslav rüyada görmüş ki onu Türk, Tengri âdetine göre defne hazırlıyorlar”. Her halkın örf ve âdetleri arasında çok özel bir yeri olan cenaze töreni geleneklerinin başkaları tarafından kolaylıkla benimsendiği söylenemez. I. Petro’ya kadar bütün Rus Knez ve Çarları’nın başka ülkelerden gelen elçileri karşılama merasimlerinde tamamen Türk geleneklerine uydukları kaynaklarda belirtilmiştir. Birbiriyle örtüşen geleneklerin bazıları Pagan düşüncelerinin izleridir. Onların araştırılması bizi daha eski dönemlere götürmektedir. Onlardan bazılarını gözden geçirelim: XX. yüzyılın başlarına kadar Ruslar arasında “opahivaniye” (toprak sürme) isimli bir gelenek varlığını sürdürmüştür. Bu geleneğin tasvirini etnografik çalışmalar dışında, İ. Bunin’in “Köy” isimli öyküsünde ve M. Musorgsky’nin “Hovanşina” operasında görmek mümkündür. V. İ. Dal’, ‘’Tolkovıy Slovar Russkoga Yazıka’’ isimli kapsamlı sözlüğünde bu gelenekten bahsetmiştir. E.V. Pomerantseva tarafından geniş tasviri verilmiş olan “opahivaniye” törenini şöyle özetlemek mümkündür: Bulaşıcı insan ve hayvan hastalıkları baş gösterdiğinde köyün daha çok kadınları tedbir alırlar. Önceden kimsenin dışarı çıkmaması tembih edilir. Gecenin karanlığında kadınlar toplanırlar. Önde bir genç kız aziz tasviriyle gider, arkasından bir kadın ya süpürge üstünde ya da karasabanla kendinden geçmiş bir şekilde dans ederek büyü sözleri söyler. Diğer kız ve kadınlar ellerinde maşalarla, oraklarla, tırpanlarla korkunç gürültü yaparak onu takip ederler. Söyledikleri şarkı sözlerinde kadınların sayısı genellikle dokuz kız, dokuz karı, üç dul kadın, üç evli kadın diye geçer. Hepsi yalınayak ve saçları açık bir şekilde beyaz geceliklerle köyün etrafında dönerler. Tehditkâr sözleri ve gürültüleri ile hastalıkları korkuttuklarını düşünürler.  E.V. Pomerantseva, bazı halklarda da (örn. Ukrayna, Alman, Çek, Mordva) görülen bu hastalıkla mücadele şeklinin zamanında Çuvaşlarda höraki, hiraki adıyla yaygın olduğunu, hatta bazı araştırmacılara göre Çuvaşlar’dan, Ruslara geçmiş olabileceğini belirtmiştir. İnsanların ve hayvanların kötü ve bulaşıcı hastalıklardan korunması için yapılan bu etkileyici tören, Sahaların çocuk isteme ile ilgili eski şaman geleneklerine de benzemektedir. N. A. Alekseyev, kökünün çok eskilere uzandığını belirttiği bu töreni özetle şöyle anlatmaktadır: Kışın çadırda, yazın avluda yapılan tören şaman tarafından yönetilmektedir. Fakat şaman geleneksel kıyafetini değil, beyaz giyer. Dokuz genç kız ve dokuz delikanlı şamanın sağ ve sol tarafında durarak at kılından yapılmış ipe tutunurlar. Çocuğu olmasını isteyen kadın iki yaşlı kadının arasında oturur. Onlar önlerini iliklemez ve saçlarını açarlar. Onların neşeli bir şekilde gülümsemesi şarttır. Şamanın duası katılımcılar tarafından tekrarlanır, tanrıça Ayıısıt’tan çocuk istenir. Görüldüğü üzere bazı farklılıklarla (dokuz delikanlının bulunması, gülümseme, ipe tutunma gibi motifler) beraber benzerlikler çoğunluktadır. Beyaz kıyafetler, dokuz genç kız, üç kadın, saçların açılması  vs. yine kötü ruhları korkutmak için saçlarını, kemer ve düğmelerini açarak gürültü yapma çocuk doğumu sırasında gerçekleştirilir.

İlkbaharın ilk gök gürültüsü hem Türkler de, hem de Ruslar da önemli bir olay sayılmış ve bununla ilgili çeşitli ritüeller yapılmıştır.  Eski inançlara göre kıştan sonra ilkbahar fırtınası insanları hastalıklardan ve kötülüklerden arındırır, sağlık ve iyilik sağlar. Türklerde de Ruslarda da bu durumda ritüellerin bazıları için ağaç kullanılması eski ağaç kültü ile açıklanabilir. Yüzün yıkanması, mum ve ardıç yakılması da benzer motifler arasındadır. Ayrıca dolu yağarken onun ekine zarar vermesi korkusuyla yapılan işlemler arasında da ortak özellikler görülebilir (örn: çocuğun bir veya üç dolu tanesini ısırması). Eski geleneklerin birçoğu zamanla unutulmuş ve kaybolmuştur. Fakat hâlâ izlerini dilde korumakta olan gelenekler de vardır.  Rusça’da olan “kudıkinı gorı”, “ni puha ni pera” gibi deyimler eski avcılık geleneklerinde kullanılan tabuları yansıtmaktadır. Çağdaş Rusça’da gidilecek yerin belli olmaması veya belirtilmesinin istenmediği zamanlarda “kudıkinı gorı” ifadesi kullanılır. “ni puha ni pera” deyimi ise şakayla başarı dileme ifadesidir. Bu deyimin kelime anlamı “ne bir ince tüy, ne de kalın tüy” diye çevrilebilir. İlk önceleri avcılar doğrudan başarı dilemelerinin başarısızlığa götürebileceğine inanırlardı. Başarısızlık dileği ile av hayvanlarının kandırıldığı düşünülürdü. Böylece avcı onları rahatlıkla avlayabilirdi. Türk topluluklarında da avla ilgili çok ciddi kurallar, yasaklar ve tabular mevcut olmuştur. Avla ilgili yüksek sesle konuşmama, av hayvanlarının isminin değiştirilmesi vs.  bu konuda da onlar arasında benzer motifler görülebilir. Rusça’da “leylek” anlamında olan “aist” kelimesi de dikkat çekicidir. Diğer Slav dillerinde görülmeyen ve sadece Rusça’da olan aist kelimesi, Eski Türk inanç ve gelenekleri ışığında incelenebilir. Rusça’da bu kelimenin kesinlikle yabancı olduğu ve gagasının uzunluğu nedeniyle Türkçe “agıs” (ağız) kelimesinden geldiği kanaati vardır. Bize göre ise aist, ayıısıt kelimesinden gelmiş olabilir. Ayıısıt Türkçe ana tanrıça Humay’ın isimlerinden biridir. Eski inanışlara göre bir ailenin çocuğa sahip olması yalnız Humay’la ilgilidir.  Humay’ın çeşitli görüntüleri arasında onun kuş şeklinde görünmesi de yer almaktadır. Ruslarda da şöyle düşünce olmuştur; ailelere çocukları leylekler gagasında getirir. Göçebe kuşlar olan leyleklere saygı geleneği vardır ve onu öldürmezler. Rusça’nın kelime hazinesinin bu açıdan incelenmesi eski Rus geleneklerine olduğu gibi eski Türk geleneklerine de ışık tutabilir ve eski kültür ilişkilerinin incelenmesinde yardımcı olur.

 

                                                              SONUÇ

Coğrafi ve Kadersel olarak aynı yarım kürenin iki devleti ve milleti açısından benzerliklerin olması, bize açıklanabilir bir bağın olduğunu göstermektedir ve göstermiştir. Türkler ve Ruslar tarih sahnesine çıkmalarından bu yana aynı coğrafyayı paylaşan bu iki devletin siyasi, kültürel, açıdan benzerlikler göstermesi son derece güzel ve kayda değer yönü olması kaydıyla güzeldir. Bu tarihi etkileşimler bizlere bir gerçeği daha göstermiştir buda Türkler ve Rusların aynı coğrafyada yaşayan partner diye niteleyebileceğimiz bir kardeşlik bağınında oluşmasının önünü göstermesi açısından önemlidir. Her iki millet ve devletin ilişkilerini güçlendirmesi bize yansıyacağı olumlu gelişmeleri açısından nihayi önem kazanmaktadır.

 

                                                          KAYNAKÇA

Erkeç, Berkan, ‘’ Bizans’ın Varisçileri Ruslar Mı ?’’ Blogger/AkademiTarih, 2020.

Güven, Samih, ’’ Türk ve Rus Tarihlerinde İlginç Benzerlikler’’ MedyaG, 2020.

Hacızade, Leyla, ‘’ Eski Türk ve Rus Geleneklerinin Etkileşim İzleri’’ Dergipark, a.g.m. Gazi Üniversitesi.

 N.A, Alekseyev,  ‘’Ranniye Formı Religii Tyurkoyazıçnıh Narodov Sibiri, İzd.’’, “Nauka” (Sibirskoye Otdeleniye), Novosibirsk, 1980.

 Çernıh P.Y, ‘’İstoriko-Etimologiçeskiy Slovar’ Sovremennogo Ruskogo Yazıka’’, 1 t. ,İzd. “Russkiy Yazık”, Moskva, 1999.

V.İ. Dal’, ‘’Tolkovıy Slovar’ Russkogo Yazıka’’ (Sovremennaya Versiya), İzd. EKSMO- Press, Moskva, 2001.

Kononov A.N, ‘’İstoriya İzuçeniya Tyurkskih Yazıkov v Rossii’’, İzd. “Nauka” (Leningradskoye Otdeleniye), Leningrad, 1972.

Pomerantseva E.V,  Rol ’’ Slova v Obryade Opahivaniya, “Obryadı i Obryadovıy Folklor”, İzd. ‘’Nauka’’, Moskva, 1982, s.25-36.

 Sagalayev, A.M, ‘’Uralo-Altayskaya Mifologiya. Simvol i Arhetip’’, İzd. “Nauka” (Sibirskoye Otdeleniye), Novosibirsk, 1991.

O, Süleyman, ‘’Az i Ya’’, (Rusça aslından çeviren N. Seferoğlu; hazırlayanlar: Prof. Dr. K.V. Nerimanoğlu, Prof Dr. F. Türkmen, Araş. Gör. M. Öner), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1992.

N.M. Şanskiy, V.İ. Zimin, A.V. Filippov, ‘’Şkol’nıy Frazeologiçeskiy Slovar’’,’’ Russkogo Yazıka’’, İzd. “Drofev”, Moskva, 2001.

Tolstıye N.İ. i S.M. Pervıy Grom v Polesye. Zasçita ot Grada v Polesye. “Obryadı i Obryadovıy Folklor”, İzd. “Nauka”, Moskva,1982,s.49-83; Alekseyev N.A.



[1] Erkeç,Berkan, ‘’ Bizans’ın Varisçileri Ruslar Mı ? ‘’ Blogger/AkademiTarih, 2020.

[2] Güven, Samih, ‘’ Türk ve Rus Tarihlerinde İlginç Benzerlikler’’  MedyaG, 2020.





Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot