akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
AVRUPA TARİHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AVRUPA TARİHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2021 Cuma

HELLEN DÜNYASINDA KÖLELİK

Şubat 12, 2021 0

 

Hellen Dünyasında Kölelik


HELLEN DÜNYASINDA KÖLELİK




Aytunç ÜRKMEZ

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü


Öz: İktisadiyatta ücretsiz iş gücünü sağlayan, siyasal ve hukuksal haklardan yoksun, devletin ya da bireyin malı sayılan köle, birçok eskiçağ medeniyetinde de olduğu gibi Hellenlerde de mevcuttur. Hellenlerde MÖ XIII. ve MÖ XII. yüzyıl Miken yerleşimlerinde görünmeye başlayan köleler, ağırlıklı olarak toprak ve ev işlerinde kullanılırlardı. MÖ VII. ve MÖ VI. yüzyıllarda cereyan eden Büyük Kolonizasyon Dönemi’nde ticareti genişleyen ve sanayisi gelişen Hellenler, Trakya ve güney Rusya gibi coğrafyalardan köleler getirmeye başladılar; lakin bu gelişmeler sayesinde aristokrat sınıf ile halk arasında uçurum arttı ve halk köle statüsüne düştü. MÖ 594’te Atina’da arkhon seçilen Solon, toprak köleliğini kaldırdı; böylece köleler dış ülkelerden tedarik edilmeye başlandı. Sparta’da ise devlet kölesi olarak tanımlanan Heliot’lar bulunmaktaydı. Bu köle nüfusunun sayısının fazlalığından dolayı endişe duyan Sparta, kölelerin denetimi için çok sert ve kanlı uygulamalar yapmaktaydı. Hellenistik dönemde ise savaşlar neticesinde birçok coğrafyadan köleler gelmekteydi.


Anahtar Kelimeler: Köle, Kölelik, Hellenler, Atina, Sparta

 

Giriş

Hellenlerde toplum; hür, yarı hür ve köleler olmak üzere üç sınıftan mürekkep idi. Anlaşılacağı üzere kölelik, en aşağı sınıftı ve hiçbir siyasal hakları yoktu. Bizde bu çalışmamızda Hellenlerdeki köleliğe bakacağız; lakin Hellen siyasal dünyası polis kavramı ve teşkilatının merkezinde geliştiğinden mütevellit sadece, iki büyük polis olan, Sparta ve Atina temel alınarak bakılacaktır.

Hellenlerin tipik siyasal birimleri polistir ve hem farklı uygulamalar gözüktüğünden hem de sayıları epeyce fazla olmasından mütevellit sadece birbirlerine rakip olan ve iki zıt siyasal teşebbüsü oluşturan Sparta ve Atina’nın temel alınması daha sıhhatli olacaktır; binaenaleyh Atina ve Sparta merkezinde köleliğe bakılacaktır.

Kölelik Kavramı

En genel manada kölelik; kadın, erkek ayrımı olmaksızın hür olmayan, mal/mülk değeri gören, iktisadi bir araç olarak görülen, ehliyetsiz, diğer insanlarla eşit haklara sahip olmayan ve bir efendiye bağımlı olan insanı belirtmek için kullanılan toplumsal bir kavramdır.[1]

Kölelik bütün eskiçağ medeniyetlerinde mevcuttur. Bunun nedeni genel manada ekonomide yatar. Eskiçağ devletleri, egemenliklerini ilelebet muhafaza etmek için savaşan ve genişleyen organizasyonlardı. Bu uygarlıklar savaş tutsaklarını öldürmek yerine, iktisadiyatlarına katkı sağlamak için köleleştirirlerdi; binaenaleyh kölelik kurumu, eskiçağ iktisadiyatının getirdiği bir sonuçtu.[2]

Hasılıkelam kölelik; eskiçağ iktisadiyatında ücretsiz iş gücünü sağlayan, siyasal ve hukuksal haklardan yoksun, devletin ya da bireyin malı sayılan toplumsal bir kurumdur.

Hellenlerde Kölelik Kurumu

Hellenlerde kölelik kurumunu, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, hem iyi bilinen hem Türkiye’de yeterli sayıda kaynak bulunabildiğinden mütevellit Atina ve Sparta üzerinden bakacağız. Evvela, Hellenlerdeki genel kölelik anlayışına bakalım; akabinde Hellen tarihinde köleliğin tarihsel sürecini işleyelim.

Hellenlerde de, diğer antik toplumlarda olduğu gibi, köleler en alt sosyal tabakaydılar, tüm haklardan yoksundular ve hukuk açısından mal değeri görürlerdi. Sahibi, köleye her istediği işkenceyi yapabilir ve gerektiğinde öldürebilirdi; ilaveten kölenin verdiği zararlardan da sahibi mesuldü. Her hür yurttaşın kölesi mevcuttu. Ağırlıklı olarak toprak ve ev işlerinde kullanılsalar da kâtiplik, hocalık, doktorluk gibi yüksek işlerde de kullanılırlardı; ilaveten imalâthanelerde de işçi ve usta olarak çalıştırılırlardı; mamafih kamu işlerinde çalıştıkları da olurdu; misal Atina, asayişi sağlamak için 1200 köleden mürekkep bir güvenlik kadrosu kurmuştur. Bununla birlikte hukukta kölelere bazı imtiyazlar da tanınmıştır; bu imtiyazlardan bazıları: Köle, sahibinin izni ile para biriktirebilir (Bu parayla özgürlüklerini satın alırlardı.), zulme karşı mahkemede haklarını arayabilir ve başkasına satılmayı isteyebilirdi. Hellenlerde köleler; efendisinin izniyle, vasiyetiyle, meclisin alacağı kararla, azatladığını kamusal alanlarda şahitlerin önünde söylemesiyle hürriyetlerini kazanabilirlerdi; fakat azat olan köle vatandaşlık haklarından mahrum olurdu.[3]

Peki, bir insan nasıl köle olurdu? Hellen toplumunda bir insanın köle olmasının sebepleri şunlardı:[4]

·         Küçük bir çiftçi, borcunu ödeyemediği takdirde, alacaklısının kölesi olurdu; bu uygulamayı Solon, Atina’da yasaklasa da diğer polislerde uygulanmaya devam etmiştir.

·         Yoksul bir aile, çocuğunu köle olarak satabilirdi; mamafih sahipsiz çocukta, bulunduğu kişi tarafından köleleştirilebilirdi.

·         Savaş sonunda kazanan taraf, kaybeden tarafı köleleştirebilirdi; misal II. Philippos, Olynth’la yaptığı savaşı kazanmasından sonra bütün ahaliyi köleleştirmiştir. İlaveten, korsanlarda el koydukları geminin tayfasını köle orak satarlardı; MÖ I. yüzyıl gezgin ve yazarlarından Strabon, Kilikyalı korsanların zenginliklerini köle satma yoluyla elde ettiklerini söyler.[5]

·         Köle bir ailede doğan insan, köle olarak kabul edilirdi; ayrıyeten Atina’da yurttaşlığı zorla alan bir kimse, mahkemece köle olarak cezalandırılırdı.

Hellenlerde Köleliğin Gelişimi

Hellenlerde köleliğin ilk ibareleri, MÖ XIII. ve MÖ XII. yüzyıl Miken yerleşimlerinde bulunan Linear B tabletlerinde rastlanır. Bu tabletlerde, sahiplerinin adlarıyla anılan “doero/doera” adlı köle gruplarından ve tanrıların köleleri olarak bahsedilen “Teoje doero/doera” adlı gruptan söz edilir. MÖ IX. yüzyılda, Homeros döneminde, erkek köleler için “dmos”, kadın köleler için “dmoe” olarak adlandırılırken; ilerleyen süreçte standart terim olan “doulos – douleia” kullanılır. Homeros’un şiirlerinden hareketle, erkek kölelerin çobanlıkta, kadın kölelerin ev işlerin çalıştıkları belirtilir; lakin bu dönem kölelik pek yaygın değildir, köylüler köle sınıfına girmeyen ücretli “thetes” adlı gündelik işçileri kullanırlardı. Homeros kölelerin nasıl elde edildiklerini de bizlere anlatır. Eserlerinde savaş esirlerinin, tüccar ve korsanların ele geçirdiği kişilerin köle yapıldığı aktarılır. Hesiodos’un (MÖ VII. yüzyıl) İşler ve Günler adlı eserinde, Boeotia’da köylülerin köle kullanımından bahseder; anlaşılacağı gibi MÖ VII. yüzyılda köle kullanımı yaygınlaşmıştır.[6]

MÖ VII. ve MÖ VI. yüzyıllara denk gelindiğinde, köleliğin arttığını görmekteyiz. Bu artışın en büyük nedenleri kolonizasyon hareketleri ve gelişen ekonomiydi. Büyük Kolonizasyon Dönemi sayesinde Hellen ticareti geniş alana yayıldı ve ticaret hacmi arttı; binaenaleyh Hellenli işçiler, gelişen sanayinin (Bilhassa sanayisi gelişen Ionia’da köle nüfusu artmıştır.)  iş gücünü karşılamaz hale gelince Trakya ve güney Rusya gibi coğrafyadan köleler getirilmeye başlandı.[7] Bu gelişimle aristokrat sınıf ile halk arasında uçurum arttı. Hellen köylüsü, işlerini sürdürmek gayesiyle tüccarlardan borç para almaya başladı; fakat ödeyemeyince köle oldular ve köle olarak satılmaya başladılar. Bu vesileyle kölelik Hellas’ta artmaya başladı; köle kullanan ilk kent MÖ VI. yüzyılda Khios (Sakız Adası) olmuştur.[8]

Bu dönemde Atina’da büyük bir siyasal ve ekonomik kriz hâsıl idi; aristokrat kesim fakir köylülerin sırtından zenginleşiyor, köylülerde bu durum karşısında köle duruma düşüyorlardı ve hatta diğer kolonilere satılıyorlardı. Bu durumu düzeltmek için Atinalılar, gayesi bu buhranı gidermek olan, aristokrat ve tüccar Solon’u MÖ 594’te arkhon olarak seçtiler. Solon, MÖ 570’te Areopagos Meclisi’nin desteğini de alarak reformlara başladı ve ilk işi sınıflar arasındaki dengesizliği ve sömürüyü kaldırmak oldu. Evvela, köylünün lehine düzenlemeler yapmaya öncelik verdi. Bir kısım borçları kaldırarak borcundan dolayı köle durumuna düşen köylü özgürlüğüne kavuşturdu; köle olarak dışarı satılan Atinalıları da devlet adına geri alarak özgürlüklerini sağlamıştır. Toprak köleliğini lağvetti.[9]

Solon’un bu düzenlemeleri neticesinde, köleler dış ülkelerden tedarik edilmeye başlandı. Bu tedarikler ya satın alınarak ya savaşta tutsak edilerek ya da korsanlar tarafından kaçırılanlardan sağlanırdı. Binaenaleyh MÖ V. yüzyıl Atina’sının 300.000 nüfusunun 100.000’nini Trakyalı, İllyrialı, Kafkasyalı, Anadolulu, Karyalı, Suriyeli, Mısırlı ve Arabistanlılardan mürekkep barbar-kölelerden oluşmaktaydı.[10] Solon, köle olanlara jimnastiği yasaklamıştır; zira bu hür yurttaşın hakkıydı.[11]

Sparta’da ise MÖ VIII. yüzyılda Peloponnesos’un güneyindeki Lakonia ve Messenia bölgelerinden getirilen ve devlet kölesi olarak tanımlanan Heliot’lar bulunmaktaydı. Devlet, her Spartalı yurttaşa kleros denilen bir toprak ve bu toprağı işlemesi için Heliot’lar verirdi; lakin toprak sahibi Heliot’u satamazdı. Heliot’lar, Sparta nüfusunun önemli bir kısmını oluştururlardı; sayıları 9.000 civarında olan Spartalı erkekler de onları denetim altında tutmak için sert tedbir, politika uygularlardı. Bu uygulama, Heliot’ların güneş battıktan sonra dışarı çıkmalarını yasaklardı; aksi takdirde öldürülürlerdi.[12] Plutarkhos’un Lykurgos’un Hayatı adlı eserinde, Krypteia adında bir törenden bahseder; Plutarkhos’un eserinde bu tören için şunlar yazmaktadır:

… Aristoteles’e göre bu töreyi Lykurgos kurmuştur ve doğruysa, Platon da Isparta yasaları ve Lykurgos üstüne bundan esinlenmiştir. Krypteia dedikleri şöyle bir şeydi. Delikanlıların başları zaman zaman en zeki tanınmış olanları, sadece birer hançer ve biraz yiyecekle kırlarda öteye beriye yolluyorlardı. Gündüzün bu delikanlılar dağılıp çalılar arasında saklanıyor, dinleniyorlardı. Geceleyinse yollara inip yakalayabildikleri hilotları öldürüyorlardı. Tarlalara da gidip en güçlülerini ve en iyilerini öldürdükleri çok oluyordu… Bana kalırsa Ispartalılar bu türlü hoyratlıklara sonraları, özellikle depremden sonra düşmüşlerdir… Çünkü Krypteia gibi korkunç bir törenin Lykurgos’tan geleceğine akıl erdiremem, o Lykurgos ki başka her yerde ruh büyüklüğü ve doğruluğuyla tanınmıştır ve tanrı bile ondan yana tanıklık etmektedir. [13]

Bu metinden de anlaşılacağı gibi Sparta, köle nüfusuna çok sert davranmaktaydı. Belki bu sert tedbirin nedeni, köle nüfusunun azımsanmayacak bir nüfusa sahip olmasıydı.

Büyük İskender döneminde de kölelik devam etti. İskender, MÖ 333 Issos Savaşı sonrasında Dareios’un annesini, karısını ve çocuklarını esir edip köleleştirdi; MÖ 331 Gaugamela Savaşı sonucunda da birçok esiri Hellas’a yolladı. Hellenistik dönemde Hellas, köle göçü almıştır, bir hanede birden fazla köle mevcuttur; ilaveten yasalarca düzenlenen köle kurumu da bu dönemde bozulmuştur, sistem gözetilmemektedir.[14]

Sonuç

Hellenlerde kölelik önemli bir toplumsal kurumdur. Hemen hemen ilk dönemlerinden beri görülen kölelik, yasalarca da düzenlenen ve çerçevesi belirlenen bir husus olmuştur; Atina’da Solon’un, Sparta’da Lykurgos’un yasalarınca kölelik müessesesi düzenlemelere tabi tutulmuştur. Ancak bu yasalar onların faydalandığı bir nitelik taşımasından ziyade, daha çok polis yurttaşlarının istifadesini sağlayan kurallar olmuştur; yani yurttaşları kölelerden ve kölelikten koruyan bir nitelik taşıdığı anlaşılmaktadır.

Hasılıkelam Hellenler, kölelerden hem sosyal hem iş hayatlarında yararlanmışlardır. Hukuksal ve sosyal hayatları bulunmayan kölelik kurumu, Hellenlerin rahat ve refah içerisinde yaşamalarına olanak sağlamaları için barbarların oluşturduğu büyük bir sosyal kurum olduğu anlaşılmaktadır.


 

Kaynakça

Bilgin, Nihat, Felsefeden Ekonomiye Antik Yunan Dünyası, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 2004

Bozkurt, Gülnihal, Eski Hukuk Sisteminde Kölelik, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, c. 38, S. 1, 1981

Çelik, Ekin Ulaş, Üreten, Hüseyin, Eski Batı’da (Hellas) Kölelik, Anasay Dergisi, S. 24, 2020

Erol, Ayşe F., Arkaik Dönem Atina’sında Kölelik Sistemi, Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, c. 27, S. 1, 2007

Gözlü, Ahmet, Yılmazcan, Deniz, Antik Yunanda Kölelik: Atina ve Sparta Örneği, Çankırı Karatekin Üniversitesi, Karatekin Edebiyat Fakültesi Dergisi, c. 5, S. 2, 2017

Mansel, Arif Müfid, Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yayınları, 10. baskı, Ankara, 2014

Plutarkhos, Lykurgos’un Hayatı, çev. Sabahattin Eyüboğlu – Vedat Günyol, Türkiye Kültür Bankası Kültür Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 2010

Tekin, Oğuz, Eski Yunan ve Roma Tarihi, İletişim Yayınları, 10. baskı, İstanbul, 2016



[1] Ahmet Gözlü, Deniz Yılmazcan, Antik Yunanda Kölelik: Atina ve Sparta Örneği, Çankırı Karatekin Üniversitesi, Karatekin Edebiyat Fakültesi Dergisi, c. 5, S. 2, 2017, s. 119

[2] Gülnihal Bozkurt, Eski Hukuk Sisteminde Kölelik, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, c. 38, S. 1, 1981, ss. 66-67

[3] Gülnihal Bozkurt, Eski Hukuk Sisteminde Kölelik, ss. 88-90

[4] Nihat Bilgin, Felsefeden Ekonomiye Antik Yunan Dünyası, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1. baskı, İstanbul, 2004, ss. 56-57

[5] Ayşe F. Erol, Arkaik Dönem Atina’sında Kölelik Sistemi, Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, c. 27, S. 1, 2007, s. 253

[6] Ayşe F. Erol, Arkaik Dönem Atina’sında Kölelik Sistemi, ss. 250-251

[7] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yayınları, 10. baskı, Ankara, 2014, ss. 183-184

[8] Nihat Bilgin, Felsefeden Ekonomiye Antik Yunan Dünyası, s. 51

[9] Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, s. 197; Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihi, İletişim Yayınları, 10. baskı, İstanbul, 2016, s. 83

[10] Ayşe F. Erol, Arkaik Dönem Atina’sında Kölelik Sistemi, s. 253; Nihat Bilgin, Felsefeden Ekonomiye Antik Yunan Dünyası, s. 51; Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihi, s. 65

[11] Gülnihal Bozkurt, Eski Hukuk Sisteminde Kölelik, s. 89

[12] Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihi, s. 71; Ahmet Gözlü, Deniz Yılmazcan, Antik Yunanda Kölelik: Atina ve Sparta Örneği, s. 130

[13] Plutarkhos, Lykurgos’un Hayatı, çev. Sabahattin Eyüboğlu – Vedat Günyol, Türkiye Kültür Bankası Kültür Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 2010, ss. 47-48

[14] Ekin Ulaş Çelik, Hüseyin Üreten, Eski Batı’da (Hellas) Kölelik, Anasay Dergisi, S. 24, 2020, ss. 14-15


Read More

5 Kasım 2020 Perşembe

HAÇLI SEFERLERİ DÜŞÜNCESİNİN DOĞUŞU VE HAÇLI SEFERLERİNE ÇAĞRI

Kasım 05, 2020 3

Haçlı Seferi Düşüncesinin Doğuşu




                                                    

BİLGESU COŞAR
KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ


HAÇLI SEFERLERİ DÜŞÜNCESİNİN DOĞUŞU VE HAÇLI SEFERLERİNE ÇAĞRI

Akademi Tarih Blog sayfası olarak bugün sizleri Orta Çağ’a götürüyoruz. Geleceğin önemli tarih araştırmacılarından olacağına inandığımız Bilgesu Coşar’ın makalesini yayınlıyoruz.                      

 HAÇLI SEFERİ DÜŞÜNCESİNİN DOĞUŞU

     Haçlı Seferleri’nin doğuşuna neden olan temel nedenleri araştırmak istediğimizde birden fazla tarihi vaka ve düşünce etkenleri karşımıza çıkmaktadır. Bu vakaları ve düşünceleri incelemek için tarihin sayfalarını 459 yıl geriye almamız gerekmektedir. Üç semavi din için kutsal kabul edilen Kudüs’ün Hristiyanların uzun süreli hâkimiyetinden sonra Müslümanların eline geçmesi Hristiyanlık dünyasında geniş yankılara ve üzüntülere sebep oldu. Dönemin halifesi Hz. Ömer tarafından miladi 638 yılında Müslüman egemenliğine katılan Kudüs’ün demografik yapısını incelediğimizde bölgenin çoğunlukta olan nüfusu hala Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlardan oluşuyordu. Müslümanlar topraklara büyük ölçüde egemen olmasına rağmen bölgedeki farklı dinlere karşı her ne kadar hoşgörü uygulasa da, Hristiyan dünyasını harekete geçirmek isteyen kitleler Roma’ya yaşanan vaka ve bölgesel gelişmeleri çarpıtarak aktarmakta, Kudüs’ü Müslümanlardan tekrar almak için kiliselerin ordulara çağrı yapmasını amaçlamaktaydı.

    

    7. yüzyılda yaşanan bu vakaları Haçlı Seferlerin başlangıç sebebi olarak değerlendirmeyi mümkün görüyoruz.   Bu seferin doğuşunun ikinci büyük nedeni olarak Malazgirt Meydan Muharebesini görebiliriz. Türklerin Anadolu’ya akınlar düzenleyip yerleşmeye başlamasından rahatsız olan Bizans yönetimi Türk akınlarını durduramayınca tahta ünlü komutan Romen Diyojen’i çıkarırlar. Bizans bu dönemlerde eski ihtişamını kaybetmişti, bu yüzden Romen Diyojen dönemin sultanı Alparslan’ın üstüne yürüyerek, savaşıp büyük bir ihtişam ve saygınlık kazanacağından emindi. Bizans ordusunda düzenli ordu dışında ücretli askerlerde bulunmaktaydı. Bu meydan muharebesini Alparslan kazanır, bu savaş neticesinde tüm dünya için bir dönüm noktasıdır. Savaşın sonucunda Alparslan Türk Beylerine Anadolu’nun fethi emrini verdi. Bu emir sonucunda başlayan saldırılar Bizans devletinin çok büyük toprak kaybına sebep olur. Bizans’ın güç kaybetmesi İslam dünyasında birlik sağlayarak bu birliğin Hıristiyan dünyaya karşı kullanılmasına sebep olacaktı. Hıristiyan dünyasına karşı kullanılacak güç Haçlı Seferleri’nin başlangıcı olacaktı.

   

    Haçlı Seferleri, tarih boyunca devam eden Doğu Batı mücadelesinin bir safhasını teşkil eder. XI. Asrın son yıllarında başlayan ve asırlarca devam eden bu defaki mücadelenin bariz vasfı hiç olmazsa başlangıçta, dini amillerin başrolü oynamasıdır. Böylece Hıristiyan âlemi ile İslam âlemi karşı karşıya geldi.[1]

   Kuzey ve Doğu Avrupa putperestlerinin Hıristiyanlaşmasının getirdiği genişliğin yanında dünya tarihinin en önemli hadiselerinden biri olan “Haçlı Seferleri” de bu dış büyümenin en önemli göstergelerinden biridir[2]


    Haçlı Seferleri’nin ortaya çıkışının hazırlığında Avrupa’da bir birlik bulunmamaktaydı. Avrupa, içindeki pek çok unsur tarafından parçalanmış durumdaydı: Köylüler ve soylular, soylular ve hükümdarlar, hükümdarlar ve din adamları, hükümdarlar ve papalar, papalar ve Kutsal Roma İmparatorluğu gibi. Bu sebeple kıta homojen bir yapıya sahip değildi. Avrupalıların “biz” diye tanımlayabilecekleri tek bir kimlik var olmamaktaydı. Orta Çağ’da ‘öz varlık’ yani ‘biz’ iyi ve dürüst olanı temsil ederken, ‘öteki’ kötü ve istenmeyeni anlatmak için kullanılmaktadır.[3]

   

     Avrupa bu durumdayken Selçuklu Devletinde Melikşah ve Kavurd’un taht mücadelesi vardı. Bu süreçte (1073 yılı) Danişmend, Çaka ve Mengücek gibi, sadece şu veya bu şehri zaptederek eşkıya reisleri sıfatıyla buraların hâkimiyetini sürmek isteyen diğer bir takım beyler de vardı.[4]Bu beyler şehirlere pek çok tahribat verirler. Bu tahribat bütün memleketteki nakliyatı ve bağlantıyı kesiyor, eyalet valilerini birbirinden ayırıyor ve bu suretle Türk reisleri istediklerini yapıyorlardı.

   

    İmparator Mihael Türk ilerleyişine direnmeyi denemek için Bailleul dükü Roussel’ın yardımına başvurur. Roussel daha Türklerle savaşmadan ihanet ederek Anadolu’da bir Norman devleti kurmak için girişimde bulunur. Haberi alan İmparator bu sefer Türklerden yardım ister. Roussel Kapadokya’da Sophan Dağı yanında Türkler tarafından kuşatıldı. İmparator Mihael, Roussel’in üstüne Aleksios Komnenos’u gönderir.[5] Bu meseleyi yatıştıran İmparator batıya karşı barışçıl bir politika izler. Fakat Anadolu’da karışıklık artmaktadır. Türkler Batı Anadolu’ya kadar ilerlemiştir. Bu durumlar karşısında Mihael tahttan indirilerek yerine Aleksios Komnenos geçer.

   

      Aleksios Komnenos bir müddet sonra kendi çabalarının Anadolu’da kaybedilen toprakların alınması için yetersiz olduğunu fark eder. Batı Avrupa’da ki Hıristiyan devletlerden yardım ister. Bu istek Avrupa’da yıllardır süre gelen açlık ve topraksızlık için büyük bir fırsattır. Bu yüzden buna güzel bir motif yapılmalıdır. Bu yüzden insanları savaşa sürükleyecek en kolay yol bu yapılacak seferin dini boyutta gösterilmesiydi. Avrupa’da o dönemde yüksek güce sahip olan kilise hem düzenin bozukluğuna çare olmak hem de gittikçe artan kudretini Doğu’ya hâkim olmak hususunda kullanmak arzusundaydı. Kilise seferin faydalarını yayarken, dini motifi ön plana çıkarır. Bu sefere katılanların günahlarının affını bile vaad eder. Türklerin ilerleyişi sonucunda meydana çıkan bu seferin bir diğer amacı ise Kudüs’ü Müslümanların elinden almaktır. 

                                               

 

HAÇLI SEFERLERİNE ÇAĞRI

      Devletin Hristiyan tebaası kendini bir temel soru ile karşı karşıya görür: Acaba ülkesi için savaşmaya hakkı var mıdır? Dini bir barış dinidir; savaşa gelince, insanların kurban edilmesi ve tahrip anlamına gelir.[6]Doğu kilisesi bu soruya olumsuz cevap verdi. Aziz Basilios her ne kadar, askerin aldığı emre itaat etmek zorunda olduğunu kabul etmiş ise de, savaşta birisini öldürmek suçunu işlemiş olan bir kimsenin kefaret olarak üç yıl akşam yemeğinden feragat etmesi gerektiği kanısını izhar etmişti.[7]

  

    Papa II. Urbanus’un, Clermont Konsili sırasında, 27 Kasım 1095 tarihinde din adamları ve halktan oluşan bir topluluğa hitap ederek Haçlı Seferi çağrısında bulundu. Papa bu toplantıda gerçekleri yansıtmak yerine, Doğu’da ki Hıristiyanların Türklerin baskı zulmü altında olduğunu vurgulayıp, onların Batılı din kardeşlerinden yardım beklediklerini söyledi. Türklerin İstanbul için ne kadar büyük bir tehlike yarattığını, Doğu’da Türklerle savaşmanın İspanya’da Müslüman Araplara karşı yürütülen mücadele ile aynı değerde olduğunu belirterek sefere katılanların günahlarına af vaat etti. Papa, Türklerin hükmü altında yaşamanın ne kadar korkunç olduğunu, Doğu Hıristiyanlarının Batılı din kardeşlerinden yardım beklediğini söylüyordu. Ona göre İspanya’da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaşla Doğu’da Türklere karşı yapılacak mücadele aynı derecede kutsaldır. Aslında İslam hâkimiyeti altında yaşayanlar özgürce dinlerini yaşayabilmekteydiler. Papa II.Urbanus savaşı başlatabilmek için olmayan şeyleri de söylemektedir.

     

     Papa, Haçlı Seferi çağrısını yaparken bunun büyük bir Haç yolculuğu olacağını söylüyor, sefere katılacakların günahlarının affedileceğini, hacıların şahısları ve malları için kilisenin daha önce hacca gidenlere vermiş olduğu koruma güvencesini tekrarlıyordu; ama sefere sadece eli silah tutan genç ve sağlıklı olanların katılmasını istiyordu.

      

    Papa’nın Haçlı Seferi çağrısını yaparken kullandığı temalardan biri de “öç alma” fikriydi. Bu fikrin yanı sıra Avrupa’da bulunun kuraklık İncil’de anlatılan “sokaklarından bal ve süt akar” ibareli Kudüs’e yerleşme fikri halkı sarıyordu.

    

    Papa’nın yaptığı çağrı neticesinde sefer fiilen başlamış oldu. Sefere katılmak isteyenlerin Haçlı yemini ve üzerlerinde haç işareti taşımaları gerekiyordu. Bunları yapıp yoldan dönenlerin aforoz edileceğini duyurmuştu.

   

    Haçlı Seferi için yola çıkanlar yolda kendi dindaşlarına bile kötü davranıp vatanlarını tahrip etmesiyle amaçlarının dini olmadığını kanıtladılar.

   

    I. Aleksios istediği paralı askerler yerine büyük bir ordunun yola çıktığını duyunca endişeye kapılır ve endişesinde bir nevi haklı çıkar.

   

    Haçlı Seferleri papa II. Urbanus sayesinde başlar. Yaklaşık 200 yıl boyunca bu ad altında defalarca sefer yapılır amacına sadece ilkinde ulaşıldığı söylenebilir. Her ne kadar Türkleri durdurmak için yapılsa da Türkleri sadece yavaşlatabilmiştir. I.Aleksios’un endişesi ve papa II. Urbanus’un çağrısı ile insanların dini duyguları kullanılarak dinlerine aykırı bir şekilde başlatılan seferdir.

  

Clermont Konsili’nde ki konuşmasıyla insanları toplayan papa II. Urbanus yıllarca sürecek bir seferin temelini atmış bulunmaktadır. İlk sefer “Halkın Seferi” olarak ta bilinmektedir. Defalarca tekrarlanacak bu seferlerden sadece ilki amacına ulaşmıştır. Diğerlerinin hepsi ya amaçlarından sapmıştır ya da başarısız olmuştur. Haçlı Seferleri’nin ilkinin sonucu olarak birçok kontluk kurulmuştur.


 

                                              KAYNAKÇA

·         RUNCIMAN STEVEN, HAÇLI SEFERLERİ TARİHİ, I. CİLD.

·         GÜL MUAMMER, ORTA ÇAĞ AVRUPA TARİHİ.

·         KÖYMEN MEHMET ALTAY, SELÇUKLU DEVRİ TÜRK TARİHİ.

·         BASİLEUS AZİZ, MEKTUPLAR.

·         GOFF LEE, ORTA ÇAĞ BATI UYGARLIĞI.



[1] Mehmet Altay Köymen, “Selçuklu Devri Türk Tarihi”, Türk Tarih Kurumu, 2019, Ankara, s. 298

[2] Lee Goff, “Ortaçağ Batı Uygarlığı”, Doğu Batı Yayınları, 2019, İstanbul, s.49 vd.

[3] Muammer Gül, “Orta Çağ Avrupa Tarihi”, Bilge kültür Sanat, 2016, İstanbul, s.177

[4] Steven RUNCIMAN, Haçlı Seferleri Tarihi, I.Cild, s.51

[5] Ayrıyetten Bknz. , Haçlı Seferleri Tarihi, I.Cild, s. 52-53

[6] S.R.,Haçlı Seferleri Tarihi Cild1, s.65

[7] Aziz Basilios, Mektup No 188,M.P.G.,XXXI,sütun 681.


Read More

5 Ekim 2020 Pazartesi

KOMÜNİZMİN SEMBOLÜ ORAK-ÇEKİÇ ‘İN TARİHÇESİ

Ekim 05, 2020 1


 


KOMÜNİZMİN SEMBOLÜ ORAK-ÇEKİÇ ‘İN TARİHÇESİ 


Berkan ERKEC
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölüm





  

Vladimir İliç Lenin iktidara geldiğinde bir amblem yarışması düzenlendi. Kazanan amblemde bir orak, bir çekiç ve bir de kılıç bulunuyordu. Amblem, Bolşevik Devrimi'nin bir parçası olan sosyal grupları temsil ediyordu. Ancak Lenin, fazla saldırgan bulduğu kılıcın sembolden çıkarılmasını istedi. Arkada Aleksander Bogdanov'un ütopik romanı "Kızıl Yıldız"dan esinlenen 5 köşeli yıldızın, Marksist Enternasyonal'ın 5 kıtasını temsil ettiğini söyleyenler de vardı.

Devrim sanatı da çekiçi tutan kişiyi erkek, orağı tutanı da kadın olarak resmediyor. Erkek sanayi, makina, şehir ve geleceği temsil ederken, kadın da tarım, yiyecek ve doğurganlıkla özdeşleştiriliyor. Bu, toplumun okuma yazma oranı düşük kesimlerine devrim fikirlerini aşılamanın resmiydi.

Kızıl bir bayrağın üzerine işlense de amblemin tarihi aslında 1789 Fransız Devrimi'ne kadar uzanıyor. Paris Komünü, de aynı sembolleri işçi sınıfını temsilen kullanmıştı.Ve tarihin en bilindik sembolü de bu şekilde çıka geldi.İşte Sovyetler Birliği bayrağı böyle oluştu.

Bolşevikler bu sembolü Rus Devrimi sırasında kullanmaya başladı.Bu Kızıl Ordu’nun sembolü olacak ve daha sonra  Kremlin binalarını da süsleyecekti.

Orak-Çekiç’in (Rusça “Serp i Molot”) Rusya’da  Bolşevik propaganda araçlarında kullanımına ilk kez, 1917 yılı içinde rastlıyoruz. Lenin ve Lunaçarski’nin 1917 Ekim Devrimi sonrasında bir Sovyet devlet armasını belirlemek için düzenlediği yarışmayı  Rus sanatçı Yevgeny Kamzolkin kazanmıştı.

Kamzolkin’in seçilen tasarımında, altındaki güneşin ışınlarıyla aydınlanan ve buğday demetleriyle çevrelenmiş dünya küresinin üzerinde orak çekiç, kürenin yukarısında beş köşeli kızıl yıldız bulunmaktaydı ve buğday başaklarına sarılı kızıl bayrakta, öncesinde 15 dil iken daha sonra altı dilde (Rusça, Ukraynaca, Belarusça, Gürcüce, Ermenice ve Azerice) “Dünyanın İşçileri, Birleşin!” yazılıydı. Orijinal tasarımda bir de kılıç bulunduğuna, fakat Lenin’in amblemde bir kılıcın yer almasına, yeni rejimin barışçıl imajına gölge düşüreceği gerekçesiyle karşı çıktığına, buna dair Parti içinde haftalar süren bir tartışmanın yaşandığına dair kayıtlar vardır.

 

Sonuçta, Lenin’in görüşü haklı bulunarak tasarımdan kılıç kaldırılmış ve arma bu haliyle 1918’den itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Orak-Çekiç, orjinalinde ifade ettiği “köylülerin ve işçilerin birliği” anlamına ek olarak “kadın-erkek eşitliği” anlamını da zamanla barındırmaya başlamıştır. Bunun sebebi ise, Sovyetler dönemindeki çizimlerde ve yapılan heykellerde orak tutan kadının ve çekiç tutan erkeğin sürekli bir arada kullanılmasıdır.

Anlamsal Köken: Osiris’in Asaları

Orak-Çekiç  sembolünün anlamsal kökenlerini, yaşam, ölüm ve dirilme ile özdeşleştirilen eski Mısır Tanrı’sı Osiris’te, firavunlara ait tasvirlerde, göğüslerinde çapraz şekilde tuttukları “çoban değneği”nde ve “harman döveni”nde arayan yaklaşımlar mevcuttur. O dönem toplumlarında ekonominin hayvancılık ve tarıma dayandığı düşünüldüğünde, bu anlamlı bir benzetimdir. Çoban değneği aynı zamanda firavunun toplum üzerinde kullandığı gücü ve otoriteyi de simgelemektedir.

Sosyalist ve komünist hareketlerin yayılmasıyla birlikte, orak-çekicin ifade ettiği köylüler ile işçilerin birliği anlamını taşımayı amaçlayan benzer semboller de kullanılmaya başlamıştı. Oraktan önce tırmık, saban ve pulluk, çekiçle birlikte en çok kullanılan semboller arasındaydı. Çekiç, Avrupa’daki işçilerin geleneksel sembolü olduğu için tercih edilmekteydi. Bunların arasında en popüleri olarak, halen İrlanda’da sosyalist oluşumların sahiplendiği “Saban-Çekiç”i söyleyebiliriz.

Örneğin “Yıldızlı Saban” olarak adlandırılan, 1914’te James Connolly ve Jack White’ın kurduğu İrlanda Yurttaş Ordusu’na ait bayrak, meşhur 1916 Paskalya Ayaklanması’nda göndere çekilmişti.Bu bayrakta yer alan saban,özgür İrlanda’nın kendi kaderini topraktan yıldızlara dek kontrol edeceği; yine aynı bayrakta yer alan kılıç ise ancak Sosyalist Enternasyonal’in kurulmasıyla tüm savaşların biteceği anlamlarına gelmekteydi.

Çoğu Komün yönetiminde olan ülkelerin en yaygın sembolü olmakla, beraberinde  bitmez tükenmez mücadelenin bir ifadesi olduğuna inanmaktalar.

 

 

Orak-Çekiç Sembolünde Değişiklikler

Zaman içinde dünyanın değişik bölgelerindeki komünist partiler ve hareketler, politikalarında  uzlaşmadıkları Sovyetler Birliği ,Komünist Partisi ile ayrı yerde konumlandıklarını göstermek,aynı anılmamak, bazen de kendi yerel gerçeklikleriyle daha uyumlu görsellere sahip olmak amacıyla, bayraklarında ve amblemlerinde kullandıkları orak-çekiç sembollerinde değişikliklere gitmişlerdir.

4.Enternasyonal;

Örneğin, Stalin döneminde Bolşevik- Komünist devrimin ihanete uğramasıyla, Troçki’nin sürgünde kurduğu 4. Enternasyonal’in amblemi, bu bağlamda orijinal sembolden farklıdır. 4.Enternasyonal logosunda, “sol muhalefet” göndermesi sebebiyle çekiç sol yöne dönük olacak şekilde tasarlanmış ve 4 rakamı da belirginleştirilmiştir.

Doğu Almanya: Çekiç-Pergel;

1949-1990 yılları arasında varlığını sürdüren Demokratik Almanya Cumhuriyeti bayrağında, beyaz yakalı mühendis işçileri de içerecek şekilde çekiçle birlikte pergel sembolü, buğday başaklarıyla çevrelenmiş şekilde kullanıldı.

Kuzey Kore: Orak-Çekiç-Kalem;

1949’da kurulan ve Kim Jongun’un tek adam diktatörlüğünde idare edilen Demokratik Kore Halk  Cumhuriyeti’ndeki kurucu iktidar parti olan Kore İşçi Partisi bayrağında, orak ve çekice ilave olarak toplumdaki entelektüelleri ve sanatçıları da içerecek şekilde geleneksel bir kalem sembolü de kullanılmakta.   

Tarihte bu yönüyle bir devrin sembolü olarak kayıtlara geçmiştir.Sembollerin bir mana taşımasına ve artık değer görülmesine,onların anlamılarıyla anlaşılması ve araştırılmasına kaynak oluşturmuştur.Her devletin kendine ait sembolleri olmakla beraber bu semboller toplumları ve halkları etkileyecek derecede önem kazanmış kazandırmıştır.Burda ise Sovyetler Birliği tarihine damga vuracak kadar önemi olmuştur.



 

KAYNAKÇA

Russian Archives ;’341934.6

Lenin,Vladimir, ‘’Devlet ve Devrim’’

Marx,Karl,Engels,Friedrich ‘’Komünist Manifesto’’

Troçki,Lev ’’Rus Devriminin Tarihi’’

Troçki,Lev ‘’İhanete Uğrayan Devrim’’

                           


Read More

7 Eylül 2020 Pazartesi

Westphalian Devletler Sistemi ve Modernleşmenin Geleneksel Dünyanın Büyük Güçleri Olan İmparatorluklara Etkisi

Eylül 07, 2020 1


Westphalian Devletler Sistemi ve Modernleşmenin Geleneksel Dünyanın Büyük Güçleri Olan İmparatorluklara Etkisi

 

Dr. Merve Suna ÖZEL ÖZCAN

Dr. Araştırma Görevlisi, Kırıkkale Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü


Westphalian Devletler Sistemi ve Modernleşmenin Geleneksel Dünyanın Büyük Güçleri Olan İmparatorluklara Etkisi

Giriş

Tarih kronolojik olarak birbirini takip eden gelişmelerin sonucunda şekillenen büyük dönüşümleri bize sunmaktadır. Bu açıdan imparatorlukların ve uluslararası alanın, değişen yapı ve doğasını okurken doğrudan Westphalia yerine, öncesine odaklanmak sürecin değişimini anlamamızda farklı noktaları da görmemizi sağlayacaktır. X. ve XIII. yüzyıllara bakıldığında Avrasya sisteminin güçlü yapısı devam etmekle birlikte, Avrupa ticaretinin bu dönemde Avrasya ticaretiyle olan bağı sayesinde zenginleşmeye başladığı görülmektedir. Böylece XI. yüzyılda Avrupa, Doğu ve İslam Medeniyetinin yörüngesinde yer almaktayken, XVI. yüzyılda durum hızla değişmiştir.1 XVI. yüzyıl itibariyle Doğu’nun gücü karşısında Avrupa dünya ilişkilerinde kendi sistemini kurma girişimlerine başlamıştır. Avrupa’da Aydınlanma, Rönesans ve Reform ile modernleşme süreci hız kazanırken, Doğu’da geleneksel dünyanın güçlü imparatorlukları oluşmakta olan bu yeni sistemin uzağında birkaç yüzyıl daha varlıklarını sürdüreceklerdir. Avrupa’nın yaşadığı bu süreç esasında modern imparatorlukların ortaya çıkışına ve geleneksel imparatorlukların son bulmasına yol açacak bir dönemin başlangıcıdır.


Avrupa’nın başlattığı sömürgeci faaliyetler, mezhep savaşları, devrimler gibi pek çok gelişmenin küresel etkileri uluslararası alanda hızlı bir dönüşüm yaratmıştır. Sözü edilen gelişmeler, sadece dış politikada değil iç politik alanda siyasi, kültürel, sosyal ve iktisadi dönüşüm yaşanmasına ve modern dünyayı şekillendirmiştir. Pek çok akademisyen açısından milat olarak görülen, 1648 Westphalia Barışı ile birlikte dünya ve uluslararası sistem yeni bir sürece girmiştir. Bu barışla ortaya çıkan Westphalian Devletler Sistemi esasen Batı’nın hegemonik üstünlüğünün uluslararası alanda öne çıkmasını sağlamıştır.


Aydınlanma fikirleri Avrupa’da devrimler çağını tetiklemiştir. Bu devrimler, alt kesimden ziyade, üst kesim tarafından desteklenen düşünürlerin muhalif görüşleri sonucunda gerçekleşmiştir. Fransa’da Descartes, Hollanda’da Spinoza, Almanya’da Leibniz, İngiltere’de Locke ve daha birçok düşünürün bilimde rasyonalitenin, ampirik gözlemin, siyasi ve toplumsal alanda özgürlüğün, eşitliğin, mülkiyet haklarının üzerine fikirlerini beyan etmeye başlaması esasen değişen birey ve siyasi güç algısının da önemli bir örneğidir. Bu dönemde fikirlerin teorik gerçekliklerinden farklı olarak, düşünürlerin otokrat kral ya da imparatorları ziyaretlerinin doğal karşılanması önemli bir ayrıntıdır.[1] Çünkü modern imparatorluklar sürecinin başlamasına karşın hala geleneksel dönem imparatorluklarının mutlakiyetçi yapılarına olan bağ devam etmektedir. Bu bize Westphalian Devletler Sisteminin oluşmaya başladığı ilk yüzyıllarda dahi imparatorluklara olan yaklaşımın hızla değişmediği ya da değişemediğini göstermektedir. Siyasi ve fikri değişimler pek çok aydın tarafından desteklense de imparatorlukların sahip olduğu güç alanları varlığını uzun bir süre koruyacaktır.


Nitekim bu kısa girişin ardından çalışmamızın şekilleneceği ana tarihsel zeminde bir anlamda ortaya konulmuştur. Dünya tarihi birbirinden bağımsız düşünülemeyecek kadar zengin ve karışık bir yapı arz etmektedir. Zaman ve mekân kavramlarının salt kronolojik okumadan ziyade uluslararası ilişkiler alanına karşılaştırmalı tarihsel ve sosyolojik yaklaşımlar ile çeşitlendirilmesi elzem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan disiplinler arası bir yaklaşımın uluslararası ilişkilere özellikle siyasi tarih noktasında yerleştirilmesi önemli bir bakış açışı sunacaktır. (Kurubaş, 2008). Bu durum eş zamanlı olarak okumamızın sınır ve kapmasını da bize sunmaktadır. Bu açıdan çalışma kapsamında kendimize bir sınırlılık çizebilme amacı ile Westphalian Devletler sisteminin oluşturulması ve modernleşme süreci geleneksel dünya algımızı değiştiren iki önemli etken olarak temel alınmıştır. Buna mukabil çalışmanın temel sorunsalı Westphalia Barışı dediğimiz süreç ve modernleşmenin birbirine paralel olarak geleneksel olarak adlandırdığımız imparatorluk anlayışını değiştirme ve bunu yaparken de nasıl bir sonuç ortaya çıkardıklarına dikkat çekmektir. Bu iki gelişme sistem üzerinde devlet ve egemenlik kavramlarının yanı sıra geleneksel dönemin kimlik tanımlarını da etkilemiştir. Uluslararası sistem ekseninde bu iki gelişme geleneksel dünyanın büyük güçleri olan imparatorlukların da yapılarının değişmesine yol açmıştır. Bu kapsamda çalışma ekseninde ilk olarak kısaca imparatorluk ve büyük güç tanımını gerçekleştirdikten sonra Westphalian Devletler Sisteminin ve modernleşmenin imparatorluklar üzerinde yarattığı etkiyi inceleyeceğiz.


1. Sistem Okumaları Ekseninde İmparatorluk Kavramı ve Büyük Güçler

Braudel ’den Wallerstein ve Amin’e kadar pek çok teorisyenin ele aldığı şekliyle, dünya sisteminin Batı merkezli oluşumu 1500 civarında keskin bir kırılmayla ortaya çıkmıştır. XVI. Yüzyıl sadece sermaye birikiminin değil “durmaksızın” devam edecek bir üretim motor gücünün oluşması açısından da önemlidir. 1500 civarında farklı “dünya sistemleri” ve hatta “üretim biçimleri” arasında keskin bir kırılma yoktu ancak bu dönemde “sistem” veya “dünya (-) sistemi” oluştuğu da bir vakadır. Dünya sistemindeki, bölgeler arasında fazlalıkların aktarılması merkez-çevre hiyerarşisinin zorunlu olarak “uluslararası” işbölümü türünün yaratımını ortaya çıkarmıştır. Burada sisteme temel katılım kriterleri (Frank, Gills, 2003: 4-5) :

1. Kapsamlı ve kalıcı ticaret bağlantıları;

2. Özellikle merkez-çevre-iç ilişkileri ve hegemonya / rekabet ilişkileriyle belirli bölgelerle veya halklarla sürekli veya tekrarlayan siyasi ilişkiler yaratmak;

3. ekonomik, politik ve kültürel çevrimleri paylaşmaktır.

Kriterlerin sağlanması dünya sisteminin aktörlerini belirlemektedir. Örneğin Afro-Avrasya'nın uzak bölgeleri neredeyse aynı anda ekonomik genişleme ve daralma yaşarsa, bu aynı dünya sistemine katılacağının bir kanıtı olarak düşünülebilir. Bu açıdan Tablo 1’de Dünya sistemi döngülerine kısaca bakılacak olur ise antik, klasik ve modern dönemlerden geçen bir sistem karşımıza çıkmaktadır. Post modern olarak adlandırılan dönem varsayımsal bir sistemdir. Ancak diğer üç dönemin geçiş ve etkileri düşünüldüğünde sistem içerisine aktörlerin belirleyici ya da belirlenen pozisyonları da tahmin edilebilir. Bu açıdan antik ve klasik dönemler daha çok geleneksel olarak adlandırdığımız imparatorlukların yaşadığı sistem döngüleridir. Modern dönem ise yeni bir sistem ve ilişki ağları sunan süreklilik esaslı bir dünyanın çatısıdır.

 


Dolayısıyla çalışma kapsamında incelediğimiz dönemde 1500’lerden itibaren sistemde klasik ya da bizim kullandığımız kavram ile geleneksel dönemden çıkışın temelleridir. Bu açıdan geçmişte imparatorluklar olarak okuduğumuz aktörler bugünün dünyasında modern sistemin büyük güçleridir. Bu bağlamda imparatorlukların geleneksel formasyonundaki tanımını ortaya koymak elzemdir. İmparatorluklar, uluslararası sistem içerisinde evrensellik iddiaları ile hegemon güç olan emperyal yapılar olarak, dönemdaşı olan devletlerden ayrılmaktadır. Bu açıdan kelime kökeninde yer alan merkezde Imperare + Emperor güçlerinin toplanmış olması bu siyasi yapının kontrol mekanizmasını güçlendiren ve belli bir yayılım alanına sahip olduktan sonra kendi güç tatminini gerçekleştirdiği bir noktaya ulaşmasını sağlamaktadır. Bu yapılar tarih boyunca devasa devlet yapılanmaları olarak kendi bölgeleri içerisinde hâkim güç olmuşlardır. Bu açıdan imparatorluğa dair en önemli uzlaşı emperyal yayılım ve hegemonik üstünlük amacı ile hareket etmesidir. Bunun için de en önemli unsurlar askeri ve iktisadi alanlarda güçlü bir yapının kurulmuş olmasıdır. Çünkü iktisadi kaynakları zayıf bir devletin askeri gücü de doğrusal olarak zayıf olacaktır.


Geleneksel imparatorlukların özelliklerine baktığımızda ilk olarak imparatorlukların devletler gibi teritoryal sınırları olmadığı görülmektedir. Bunun nedeni emperyal sınırlar ile devletin teritoryal sınırlarının birbirinden çok farklı olmasıdır. Emperyal sınırlar ile devlet sınırları arasındaki en önemli fark ise tekillik ve çoğulluk noktasında görülebilecek olan asimetrik güçtür. İmparatorlukların, kendilerini eşit kabul ettikleri komşuları yoktur, hiyerarşik olarak kendilerini sistem içerisinde üstün olarak gördükleri ifade edilebilir. Bu açıdan Doyle, imparatorluğu davranışsal olarak “emperyal bir toplumun, egemen bir toplum üzerinde” etkin bir kontrol sağlama hedefiyle hareket eden aktör olarak ele almaktadır. Buradaki vurgu tahakküm ilişkisine atıf yapmakta ve imparatorluğu hiyerarşik olarak bir üst konuma almaktadır. Öte yandan etkin kontrol beraberinde “etkili egemenlik” kavramını ortaya çıkarmaktadır. Bu egemenlik resmi ya da gayri resmi bir ilişki türüne göre şekillenebilir. Burada önemli olan sömürge sınırları ve yayılmanın sağlanmasın kontrolün imparatorluk tarafından araçsal bir şekilde kullanımıdır (Doyle, 1986: 30).

 

Geleneksel dünya içerisinde imparatorluklar merkezi otorite olarak çevre bölgeleri ile arasında hiyerarşik bir ilişki ağı kurmuştur. Bu dönem içerisinde imparatorluklar kozmik düzenin merkezi olarak görülürken, sınırları dışında kalan bölgeler ise imparatorluğa tabi olması gereken barbarlar olarak görülmüştür (Yurdusev, 2003: 30). Bu mantık emperyal yayılımın ilk meşrulaştırma örneğini temellendirmiştir. Bu durum özellikle siyasi ve sosyo-kültürel unsurlar açısından önemlidir. İmparatorluğun kendi emperyal alanlarını genişlemesinde diğerlerini barbar olarak tanımlaması ona gerekli motivasyonu sağlamaktadır. Bu durum modern dönem içiresinde din ve akabinde ideolojik olarak ilerleyecek bir sürecinde temelidir.

 

Öte yandan Kennedy, XVI. yüzyıl itibari ile oluşan büyük güç sisteminde yer alan devletleri “İspanya, Hollanda, Fransa, Britanya İmparatorluğu ve günümüzde de Birleşik Devletler gibi ülkeler” şeklinde tanımlar. Ancak bu sınırlı bir tanımlamadır. Çünkü XVI. Yüzyılda var olan diğerler devletleri tanımlama adına “güç merkezleri” tanımı kullanır. Buna göre Ming Çin’i, Osmanlı, Rusya, Japonya ve Moğol İmparatorlukları merkezi üst otoriteleri sahip olmaları bakımından Avrupa’dan ayrılır. Çünkü bu merkezi otoriteler Kennedy’ye göre ilerleme arayışına engel politikalar takip etmiştir. Bu açıdan 500 yıllık tarihi incelmesinde Kennedy’nin temel aldığı kıstasın iktisadi büyüme hızı ile teknolojik ve yapısal atılımlar olduğu görülmektedir. Bu durum devletlerarasında zamanla kapasite ve askeri güç farklılıklarını ortaya çıkarmaktadır (Kennedy, 2014: 13-14).


Aslında bu fikir pek çok açıdan özellikle de tarihi açıdan sorgulanabilir. Çünkü büyük güç tanımının ulus-devlet bağlantısı dünya tarihinde tek bir döneme işaret eden bir bağ kurmaktadır. Hâlbuki modern dönem öncesi dünyanın pek çok büyük güç örneği mevcuttur. Dolayısıyla Moğollar, Ming Çin’i, Sasaniler ya da Partlar bunun örnekleridir. Bu imparatorlukların sistem içerisinde yaratığı etki ve değişim askeri güçleri ve iktisadi ağları ile birlikte düşünüldüğünde geleneksel dönemin büyük güçleridir. Bu noktada Levy, büyük güç çerçevesinin, uluslararası siyasetin realist paradigmasının temel varsayımlarını paylaşmakla birlikte, sistemdeki az sayıdaki lider aktöre açıkça odaklanmakta olduğuna dikkat çeker. Uluslararası sistemin anarşik yapısı içerisinde güçlü aktörlerin bir hiyerarşi oluşturduğu varsayımı içerisinde okunmaktadır. Bu açıdan geleneksel dünya içerisinde Antik Yunan ve Rönesans İtalya'nın uluslararası sisteminde hâkim şehir devletler iken, modernleşme ile birlikte sistemin, 1500'den itibaren baskın aktörleri hanedanlık, toprak devletleri ve milletler olmuştur. Döneme bakılmaksızın Büyük Güçler- sistemin yapısını, ana süreçlerini ve genel evrimini belirledikleri görülür (Levy, 1983: 8).

 

2. Westphalia Devlet Sisteminin Doğuşu

Westphalia Devlet Sisteminin ve ulus-devlete giden sürecin incelenmesinde Orta Çağ dünyasının işleyiş mantığını anlamak önemlidir. Bilindiği gibi Katolik Hristiyan dünya, Roma İmparatorluğu’nun mirasını devralmıştır. Papalığın, Roma İmparatorluğu kurumsallaşması üzerine inşa edilen yapısı, onu yüzyıllarca krallıkların ve kralların onay merkezi haline getirmiştir. Bu dönem içerisinde Charlamange, imparatorluk arayışının en önemli örneklerinden biri olmuştur. Çünkü onun attığı temeler ve ortaya çıkardığı imparatorluk gelecekte yeni imparatorluklar döneminde Avrupa Birliği’nin tarihsel kökenini oluşturacaktır. Bunun önemli nedenlerinden biri Orta Çağ’da iç siyasi ilişkilerde ikili yapının eşitlikten çok, hiyerarşiye dayanmasıdır. Ancak Batı Roma'nın yıkılışının ardından Avrupa’da Roma Barışı'nı yeniden kurma hedefi ile Karolenj Döneminde, Charlamange, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu adı altında, nerede ise tüm Batı Hıristiyanlığını egemenliği altına almıştır (Britanya Adaları hariç) (Ağaoğulları; Köker, 1991: 160). Bu bağlamda Orta çağın hiyerarşik ilişkilere dayalı ortamında Kutsal Roma İmparatorluğu döneminin diğer güçleri arasında öne çıkarak yeni bir emperyal yapılanma olmuştur. Ancak Roma İmparatorluğu kadar merkezileşemeyen bu yapı, her ne kadar pek çok küçük birim tarafından tanınsa da Respublica Christiana olarak iki-başlı bir niteliğe sahip olmuştur. Zaten Orta Çağ Hıristiyan dünyasının uluslararası ilişkiler anlayışı da Respublica Christiana ekseninde şekillenmiştir (Yurdusev, 2003: 36).


Orta Çağ’ın skolastik düşünce yapısının, Aydınlanma ve Reform hareketleri ile sorgulanmaya başlaması, sistemin değişmesindeki en önemli adımlardan biri olmuştur. 1517 yılında Martin Luther’in, Papalığın sattığı Endüljans’a (günahtan arındırma belgeleri) karşı çıkması ile başlayan Reform Hareketi, Avrupa hanedanları arasındaki mezhep savaşlarını yeni bir boyuta taşımıştır. Yaklaşık XVII. yüzyıla kadar sürecek olan Avrupa hanedanları arası mezhep savaşları dönemi başlamıştır. Bu savaşlardan en önemlisi topyekûn savaşa başvurdukları ve Orta Avrupa nüfusunun neredeyse dörtte birinin savaş, hastalık ya da açlıktan hayatını kaybettiği, 1618-48 yılları arasında gerçekleşen Otuz Yıl Savaşı’dır. Savaş sonunda 1648 Westphalia Barışı ile sadece Avrupa’nın mezhep savaşları son bulmamış, aynı zamanda yeni bir devletler sisteminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu barış anlaşması ile birlikte devlet egemenliğine dayalı modern uluslararası ilişkiler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla her devlet kendi egemen sınırları içinde mutlak gücüne sahip olacak ve bu, diğer devletlerce tanınacaktır (Keyman, 2006: 4). Bu değişimlerin en önemli sonucu ise uluslararası devletler toplumunun bilerek ya da bilmeyerek ortaya çıkarılmasıdır.


Westphalian Devletler Sistemi esasen bir anda ortaya çıkan bir uluslararası sistem kurmamıştır. Pek çok akademisyen, 1648’den önce devletlerin zaten egemenlik ve siyasi otorite odaklı hareket etmeye başladıklarını öne sürmektedir. Zira Westphalia, modern sistemin sıfırdan yaratılmasının değil, güçlendirilmesinin işareti olmuştur.[2] Bu açıdan egemen devlet olma durumunun öğeleri yaklaşık üç asırdır biriken fikri temellerin bir ürünüdür (Phillpot, 2013: 69). XV-XVII. yüzyıllarda Avrupa'da mevcut olan zengin politik fikirler, siyasi liderlerin ekonomik ve askeri imkânları ile kurumsal yenilikleri meşrulaştırmasını kolaylaştırmıştır. Almanya Barışını oluşturan, Münster ve Osnabrück Antlaşmaları, esas olarak, özel Alman prenslikleri, Kutsal Roma İmparatorunun seçildiği sistem, dinde temsil ve imparatorluğun emperyal mahkemeleri gibi feodal meseleleri ele almıştır. Anlaşmaların en önemli sonucu, Alman prensliklerine antlaşma imzalama hakkı verilmesi ile Orta çağ dünyasının iki büyük evrensel kurumundan biri olan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun etkisini kaybetmesidir. Böylece orta çağın evrensel kurumu olan Papalık da darbe almıştır (Krasner, 1993: 236). Aslında 1555’teki Augsburg Anlaşması’yla benzer şekilde din ve siyaset ilişkileri açık bir şekilde egemenlik alanı olarak tanınmış ve Alman prensliklerine kendi topraklarında din üzerinde yetkili olma imkânı verilmiştir (Phillpot, 2013: 70-71). Ancak dini özerklik ile başlayan bu süreç, devletin egemenlik alanının da sınırlarını çizmesini sağlamış olsa da Wesphalia ile birlikte hukuki olarak süreç tam anlamı ile tamamlanmıştır.


Anlaşma sonucunda ortaya çıkan çok sayıda özerk siyasi birim, birbirlerini tek başına yenecek kadar güçlü yapılanmalar olmadıkları için, yeni bir güç dengesi oluşturmuştur. Dolayısıyla bu durum, egemen birimlerin birbirilerini karşılıklı olarak tanırken aynı zamanda sistemin uyumlu bir şekilde çalışmasını da sağlamıştır. XVII. yüzyıl içerisinde Fransa, İspanya ve Habsburg İmparatorlukları birbirleri ile rekabet devam ederken, sistemde egemen devletler hiyerarşisi içinde üstünlük kazanma çabası da ortaya çıkmıştır. Westphalia ile ortaya çıkan bu yeni Avrupa düzeninin üyesi olarak kendi konumlarını sürdürmek isteyen küçük güçler ittifak arayışında iken, büyük güçler de hegemonya ve hâkimiyet için savaşlarına devam etmiştir (Wilson, 2002: 93). Son noktada Westphalia’nın imparatorlukların güç mücadelesi üzerinde yarattığı en büyük sonuç Katolik Habsburgların Avrupa’daki hegemonyasını sonlandırmasıdır. Sisteme katılan yeni devletler Almanya’nın parçalanmasına yol açarken, Fransa İmparatorluğu’nu ise Avrupa’da güçlendirmiştir (Sander, 2010: 101).


Reel politik açıdan Westphalian sistemin egemenliğinden çok uzun bir süre önce, bölgesel egemenlik ve modern uluslararası hukuk kavramının biçimsel gelişimi öne çıkmaya başlamıştır. Ancak bu oluşumlar modern anlamı ile de Westphalian tanıma uymamakta olsa da bir anlamda prototipler olarak görülebilir. Bu açıdan Levy bu dönemde oluşmaya başlayan büyük güç sistemi kavramının Orta Çağ Avrupa'sına uygulanamayacağına dikkat çekmiştir. Egemen devletlerin tam olarak gelişmemiş olması iktidarın ve dış özerkliğin içsel merkezileşmesinde yaşanan en büyük eksikliktir. Orta çağın yarattığı bu durum, dini otoriteden tam bağımsız olamama, Avrupa devletlerinin daha sonraki dönemlerde de farklı olmasına yol açmıştır. Örneğin Fransa ve İngiltere Yüz Yıl Savaşının sona ermesiyle büyük teritoryal devletler olarak kabul edilirken, Avusturya İmparatorluğunun evlilik bağı ile toprak genişletmesi aynı etkide değildir (Levy, 1983: 20).


İmparatorluklar büyük devlet olmanın ötesinde kendi yarattıkları düzenin yaratıcısı ve garantörü olarak sistem içerisinde yer alırlar. İmparatorluklar bu misyonunu gerçekleştirmek adına birimlerin içişlerine karışma eğilimdedirler (Münkler, 2009: 10). Bu durum devletlerin muhafazakâr yapılarının aksi yönde dikey bir ilişki ağı ortaya koyar. Hegemon ve emperyal bir güç olarak imparatorluklar kendi çıkarları ekseninde hareket edecekleri için kendi süzenlerinin korunması için statükocu ya da irredantist olabilmektedir. İmparatorlular uluslararası ilişkilerin savaş-barış, düzen-anarşi dilemmalarını eş zamanlı olarak içinde barındıran yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet sınırları, siyasi ve iktisadi, dilsel ve kültürel sınırlarından gücünü alırken, İmparatorluk açsından sınırlar daha öncede bahsettiğimiz gibi tıpkı teritoryal sınırlar gibi önemsizdir. Bu da emperyal sınırların resmiyetini ortadan kaldırarak imparatorluğun kendi için sistem esnekliğini artırır. Ancak, egemenliğin olumlu içeriği, devletin meşru olarak yönetebileceği alanlar, her zaman tartışmalı olsa da belirli bir bölge üzerinde münhasır kontrole sahip olma iddiası devletler açısından önemlidir. Çünkü devletin teritoryal sınırlarını aştığı an egemenlik kavramı da tehlikeye girmektedir (Krasner, 1993: 236). Dolaysıyla bu gelişme imparatorlukların sınır aşan otorite anlayışları üzerinde ilk kısıtı doğurmaktadır. Egemenlik sınırları ve teritoryal sınırların çizimi imparatorlukların sınırsızlığı üzerinde büyük bir bağlayıcı norm haline gelecektir.


Westphalia’nın tarihi süreci ve buna bağlı olarak imparatorlukları etkileyen dört önemli sonucu olmuştur. İlki, Avrupa’nın dini anlaşmazlıklarına son vermesi sonucu krallın ve krallıkların din seçiminde birbirlerine karşı hoşgörü politikası takip etmesidir (ki bu sonraki süreçte Avrupa için laiklik ve sekülerleşme politikalarına da şekil verecektir). Kilisenin kral üzerindeki etkisi zayıflamış ve egemenlik dini otoriteden doğrudan kralın yetkisine geçmiştir. Böylece siyasi sistemdeki ikili yönetime son vermiştir. İkinci sonuç, Avrupa’daki siyasal otoritelerin sınırlarında yaşanmıştır. Burada siyasi sınırların çizilmesinin birkaç sonucu vardır. Siyasi sınırların çizilmesi, eş zamanlı olarak o toprak parçası üzerinde yaşayan insanların zamanla güçlü aidiyet duygusu geliştirmesi sağlamıştır. Bu aidiyet ve birliktelik duygusu ise daha sonra karşımıza milliyetçilik çıkacaktır (Kurubaş, 2012: 16-17). Bu durum daha sonraki aşamalarda kimi imparatorlukların parçalanmasına yol açarken, kimilerinin de yeni kimlik meşruiyetini arttırmasını sağlamıştır. Böylece devletlerin egemenlik alanları ve vatandaşları da netleşmiştir. Ayrıca bu durumun bir diğer sonucu da egemen eşit devletlerin karşılıklı tanınması durumudur. Geçmişte imparatorlukların tanınma gibi bir norma ihtiyacı yokken yeni oluşturulan uluslararası sistem içerisinde en önemli devlet olma koşullarından biri haline gelecektir. Üçüncü olarak, teritoryal sınırların çizilmesi, imparatorluklar çağından farklı olarak devletleri belirli coğrafi sınırların içine hapsetmektedir. Tıpkı siyasi sınırlar gibi teritoryal sınırlar da imparatorlukların mutlak hâkimiyet alanı oluşturma hedefini sınırlamakta ve onu egemen eşit şekilde diğer siyasi birimler ile karşı karşıya bırakmaktadır.


Westphalian dönemde ortaya çıkan bir diğer durumsa, savaşın değişen yapısı ve askeri alandaki değişimdir. Orta Çağ dünyasının krallıklarının paralı askerler[3] ile kendini koruma arayışı, Otuz Yıl Savaşlarında bunun ne derece tehlikeli bir fikir olduğunu ortaya koymuştur. Paradan başka aidiyet hissetmeyen bir gücün sürekli el değiştirmesi, devletlerin güvenlikleri açısından tehlike doğurmaktaydı. Bu açıdan daimî ordu kurulması ihtiyacı, paralı askerlik sistemini sona erdirmiş ve krallar/hükümdarlar kendilerine ait daimî ordular kurmaya başlamıştır. Bu durumun bir sonraki aşamada yurttaş ordular halini alması ise 1789 Fransız Devrimi sonrasında gerçekleşecektir.

3. Modernleşmenin İmparatorluklara Etkisi

Burada öncelikle modernleşmeyle ortaya çıkan iki durumdan söz etmek gerekir. İlki, sistem içerisinde ayakta kalabilen imparatorlukların çoğunun Batı medeniyetine ait olmasıdır. İkincisi, Modern imparatorlukların Batı tiplerinin ortaya çıkması ile Batı’nın modernleşme sürecini geleneksel imparatorlukların dönüşümlerinde Batılılaşma ihtiyacı yaratmasıdır. Bunun nedeni ise dünyanın, Batı evrensellikleri ile ilerleyeceği bir sürece girmiş ve bunlar, geleneksel dönem imparatorluklarına her alanda sirayet etmeye başlamıştır. İmparatorluklar ve devletler arasında modernleşmeye duyulan heves öyle bir hal almıştı ki bu siyasi yapılar ya modernleşmişler ya da kendi geleneklerini moderniteye entegre ederek sürdürmeye devam etmişlerdir.


Tarihsel olarak modernleşme, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşanan toplumsal, siyasi ve iktisadi gelişmelerin bir sonucu olarak dünyanın geri kalanına yayılmaya başlayan bir süreçtir. Modern olma bilincinin özünde güçlü bir öteki imgesi yer almaktadır (Altun, 2005: 19-20; Eisenstadt,, 2014: 12). Bu nedenle modernleşmenin, Batı’da başladığının kabulü, Batılı olmayan toplumların Batı’yı örnek almaları ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Böylece modernleşme, Batılılaşmayla eşanlamlı hâle gelmiştir (Heywood, 2013 : 57).


Nitekim XIX. yüzyıl klasik ilerleme kuramlarında temellenen gerçeklik, Batı açısından, Batı dışı dünyayı fiili sömürünün gerçekleştirilebileceği bir alan olarak görmek olmuştur. Böylece XIX. yüzyıl boyunca kökleşen ve XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar işleyen geleneksel sömürge siyasetinin temel mantığını, Batı adına Batı dışı bölgelerdeki zenginliklere el koyma ve bu zenginliklerin paylaşılmaksızın kendi için tüketme mantığı olmuştur (Altun, 2005: 17). Bu açıdan düşünüldüğünde dünya savaşlarındaki temel sorunsalın da bu amaç ile gerçekleştiği görülür. Büyük bir güç olmak için önce Batılı, sonra sömürgelere sahip bir devlet olmak gerekiyordu.


Tüm bunların neticesinde modernleşme, sömürgeleştirilen bölgelerdeki halklara karşı sömürge imparatorluklarının takip ettikleri tutum ve politikalarda önemli değişimlere yol açmıştır. Sömürgecilik, yabancı bir toprak üzerinde kontrol kurma ve onu bir koloni hâline getirme pratiği olmakla birlikte emperyalizmin belli bir türü olarak, fethedilmiş ve egemenlik altına alınmış toplumların yapılarını bozmakla birlikte, onları öteki olarak yaşamaya mahkûm bırakarak egemenliklerinin dayanaklarını da zayıflatmıştır (Ferro, 2002: 47). Modernleşme ve ideolojik değişimlere bağlı olarak, her ülke kendi uygulama metotlarını yaratmıştır. Örneğin Fransız sömürgeci zihniyeti, kolonileri ana ülkenin parçası olarak görülür ve burada yaşayan halklara resmî vatandaşlık hakları tanınabilir(Heywood, 2013: 165)


Modernleşme kavramı, teknoloji ve sanayileşme gibi olgular ekseninde ele alınmasının yanı sıra, kırdan kente doğru bir geçiş süreci ile artan ticaret olgusunu da vurgulamaktadır. Sanayi Devrimi sonrasında bu sürece giren ülkeler için modernleşme, gelişmiş ülkelerin özelliklerinin ithali anlamına gelmektedir. Öte yandan modern toplumlar, büyük ölçüde modernleşmemiş toplumlarda bireysel etkinlik ve kurumsal yapı bakımından daha uzmanlaşmış bir seviyededir. Bu toplumlarda roller kurumsal bir alan içerisinde şekillenmektedir. Yani herkesin politik ve kültürel alanda görevler ve sorumluluklar bireylere yüklenmektedir. Eisenstad’a göre, modern toplumun örgütsel yapısının belirleyen üç karakteristik özellik söz konusudur. Birincisi, işlevselliği olan çok sayıda kuruluşun toplumda var olmasıdır. İkincisi, işgücünün işlevsel olarak dayanışmacı ya da kültürel olarak yönlendirilmiş kurumlar tarafından bölünmesidir. Üçüncüsü, akrabalık ilişkilerinin öneminin azalması ve uzmanlaşmış kurumların ortaya çıkmasıdır (Eisenstadt, 2014: 13-19). Batının modernleşme ile yarattığı kurumsallaşmış ve uzmanlaşmış yapısı, kendi dışındaki toplumların arkaik yapılar olduğu fikrinin ön kabullerine yol açmıştır. Bu da imparatorlukların bu toplumlar üzerindeki kontrolünü meşrulaştıran bir gerekçe sağlamıştır.


Öte yandan modernleşmenin doruk noktası sosyo-politik birim olarak ulus ve ulus-devletin öne çıkmasıdır. Ulus-devlet yeni egemen siyasi birim olarak kolektif siyasi ve kültürel kimliğin ortaya çıkarıldığı en önemli alan olmuştur. Bu açıdan modernleşme sürecinde Westphalian Devletler Sistemiyle birlikte ortaya çıkan modern devlet yaratımı, imparatorlukların, modernleşmeyle birlikte yeni bir dönüşüm daha yaşaması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu da imparatorlukların siyasi ve sosyal alanda değişim geçirmelerine yol açmıştır (Eisenstadt, 2014: 29-30). Toplumun merkezinde ve sivil düzende geniş yetkilerin bireylere tanınması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu da imparatorlukların doğasında var olan tahakkümün ve merkeziyetçi yapının bireylere tanınacak haklar ile yeniden tesisini gerektirmiştir.


Ancak modernleşme fikrinin ortaya çıkışı Batı ve Avrupa kıtasına ait olması her toplum ve devlet için aynı süreci ve sonucu ortaya çıkarmamıştır. Bu açıdan modernleşme pek çok devlet ve imparatorluk için çeşitli sorunlara yol açmıştır.


Japonya örneği gibi kimi devletler siyasi, askeri, iktisadi, toplumsal ve teknolojik olarak modernleşmeyi büyük oranda başarıyla sağlamış ve süreç sonunda sistemin büyük güçleri olurken, Osmanlı İmparatorluğu örneğinde olduğu gibi modernleşmeye ayak uyduramayan imparatorluklar da sürecin sonunda tasfiye olmuşlardır.


Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğuna baktığımızda XVII. Yüzyıl sonrasında konjonktürel değişimlere ayak uydurmada sorunlar yaşadığı görülmektedir. Osmanlı yönetimi, XVIII. yüzyılın başından itibaren Batı’nın artan gücü karşısında gerilemeye başlamıştır. İmparatorluk, yenileşme ve reform adına önemli adımlar atmış olsa da sorunun çözümü bir türlü sağlanamamıştır. Bunun temel nedeni değişen teknolojik, siyasi ve sosyal yeniliklerin Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel sistemine uyarlanmasındaki sorundur. Özellikle II. Mahmut Dönemi sonrasında pek çok yenilik hayata geçirilmişse de bunlar hep farklı örneklerin esinlenmesi olmuştur. İmparatorluğun Tanzimat ve Islahat hareketlerinde görüldüğü gibi, Avrupa imparatorlukları iç işlerine doğrudan karışmaya başlamıştır. Bu durum imparatorluğun kendi iç dinamikleri ve evrensellik anlayışında büyük yıkım meydana getirmiştir. Modern imparatorluk ve modern imparatorluğa dönüşmeye çalışan güçler ise Osmanlı İmparatorluğuna karşı politikalarını değiştirerek, sürekli olarak imparatorluk içindeki sorunlara müdahil olmaya başlamışlardır. Öyle ki Şark Meselesi adı altında adeta bunu meşrulaştırılmıştır.[4]Son noktada, modernleşme sürecinde Avrupa’da yaşanan dönüşümü yakalamakta zorluk yaşayan geleneksel dönemin önemli imparatorlukların olan Osmanlı İmparatorluğu tamamen Avrupalı güçlerin hedefi haline geleceği bir döneme girmiştir.


Sonuç

Devletlerin egemenlik alanlarına çizilen sınırlar, eş zamanlı olarak geleneksel imparatorlukların muğlak sınırlara alışkın geçişken doğasına aykırı bir durum ortaya çıkarmıştır. Westphalia aile oluşan sistem esasında bir anda ortaya çıkmamış olmakla birlikte hızla değişecek güç sisteminin sadece ilk adımını atmıştır.


XIV. yüzyılda başlayan ve toplumsal, siyasi, bilim/teknoloji ve askeri yaşanan değişimlerin bir anlamda sonucu bu anlaşma ile sisteme mutlak bir tanım getirilmesini sağlamıştır. Özellikle Aydınlanma fikirleri ile egemen eşit devletlerin yapısı bir kere daha değişecektir. Westphalia bunun ilk adımı olmuştur. Bir sonraki adım ise toplumsal ve siyası anlamda devletlerin yaşayacağı değişimdir. Skocpol, Tilly gibi pek çok akademisyenin de araştırmalarına konu olan bu olay ise Fransız Devrimi’dir. Bu devrim sistemin iç işleyişine ve uluslararası ilişkilerin dengesine dair en büyük değişimi ortaya çıkarmıştır.


Devletler devrimler sürecinin ardından kimlik kazanımı ile birlikte yeni bir özellik kazanmıştır. Böylece devlet, belli bir teritoryal alanda belli bir insan topluluğunu yönetme erkine sahip siyasi örgütlenme olarak tam anlamı ile imparatorlukların muğlaklıklarını geride bırakmıştır. Pek çok akademisyen ulus-devletin ortaya çıkışını XV. ve XVI. Yüzyıllar olarak ele almaktadır. Ancak Westphalia sürecinden önce başlayan merkezileşme sürecinin ve ulus-devlet oluşumuna katkısı göz ardı edilmemelidir. Ayrıca Orta Çağ’da yaşanan uzun ekonomik bunalımlar ve savaşlarında merkezileşme ve kimlik tanımı noktasında önemli rol oynamıştır. İspanya’nın birleşmesi ve akabinde Emevi Devletine son verilerek, İslamiyet’in Avrupa’dan silinmeye çalışması; Fransa ve İngiltere’nin Yüzyıl Savaşları gibi pek çok gelişme ulus-devlet yapılanmasının kimlik inşası noktasında önemli rol oynamıştır(Adda, 2017: 34; Modelski, 1987: 230).


Sonuç olarak imparatorlukların dönüşümünde ilk aşama Westphalia Devlet Sistemi ile başlamıştır. İmparatorlukların emperyal yapılarındaki işlevsel ve yapısal özellikler, Avrupa bölgesinde hem teorik hem de pratikte hızlı bir değişime uğramıştır. Dolayısıyla Westphalia, geleneksel imparatorluklar üzerinde ilk sınırlayıcı etken olmuş; imparatorluklar sınırlanmış ve belli ölçüde evrenselliklerini kaybetmeye başlamışlardır. Buna karşılık eş zamanlı olarak da Wesphalia Düzeni ile birlikte imparatorluklar, XVII. Yüzyıl’dan XX. Yüzyıl başına kadar siyasi alanda faaliyet gösterecek olan modern imparatorluklar olarak dâhil olacakları ulus-devlet sistemi içinde önemli dönüşümün ilk aşamasını tamamlamışlardır. İkinci aşamada modernleşme sadece imparatorlukları dönüştüren bir süreç olmamıştır. Modernleşme geleneksel yapıları, kültürleri ve toplumsal tabanı da değiştiren bir güce sahiptir. Bu nedenle bir süreçten ziyade kısa sürede bir ihtiyaç olarak görülmüştür. Sistem yeni sembollere ve fikirlere göre adaptasyon sağlanmasını ya da yeni olan ne varsa onun benimsenmesi mantığını yaratmıştır. Modernleşmenin zamansal ve mekânsal yaratımının Batı olması, sonraki süreçte de içine bolca Batılı değerlerin eklenmesi ile ilerleyecek süreci başlatmıştır.

KAYNAKLAR

Adda, J. (2017), Ekonominin Küreselleşmesi, Çev. Sevgi İneci , İstanbul: İletişim Yayınları.

Altun, F. (2005), Modernleşme Kuramı Eleştirel Bir Giriş, İstanbul: Küre Yayınları.

Asch, R. G. (2002), “Otuz Yıl Savaşları Önemi: 1598-1648”, Ed. Jeremy Black, Top, Tüfek Ve Süngü Yeniçağda Savaş Sanatı: 1453-1815, Çev. Yavuz Alogan İstanbul: Kitap Yayınevi

Black, J. (2002) (ed). Top, Tüfek Ve Süngü Yeniçağda Savaş Sanatı: 1453-1815, Çev. Yavuz Alogan İstanbul: Kitap Yayınevi

Doyle, M., (1986), Empires, Ithaca And London Cornell University Press.

Eisenstadt, S. N. (2014), Modernleşme: Başkaldırı Ve Değişim, Çev. Ufuk Coşkun, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2014

Frank, A. G. ; Gılls K. B. , (2003), “ The five thousand year world system in theory and praxis “, Ed. Robert A.Denemark, Jonathan Friedman, Barry K.Gills, and George Modelski, World System History The Social Science Of Long-Term Change, London: Routledge Publish, ss. 3-23

Ferro, M., (2002), Sömürgecilik Tarihi Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine 13. Yüzyıl- 20. Yüzyıl, Çev. Muna Cedden, İstanbul: İletişim Yayınları.

Harman, C., (2016). Halkların Dünya Tarihi Taş Devri’nden Yeni Binyıla, Çev. Uygur Kocabaşoğlu,

İstanbul: Yordam Kitabevi.

Heywood, A., (2013), Küresel Siyaset, Çev. Nasuh Uslu ve Haluk Özdemir, Ankara: Liberte Yayınları.

Kodaman, B., (2007) “Osmanlı Devleti’nin Yükseliş ve Çöküş Sebeplerine Genel Bakış”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 16, ss. 1-24.

Keyman, F., (2006), “Küreselleşme, Uluslararası İlişkiler ve Hegemonya”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 3, Sayı 9, ss. 1-20.

Krasner, S. D., (1993) “Westphalia and All That”, Ed. Judith Goldstein ve Robert O. Keohane, Ideas and Foreign Policy Beliefs Institutions and Political Change, Newyok: Cornell University Press.

Kurubaş, E. (2008) “Türkiye Uluslararası İlişkiler Yazınında Tarihsel Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik Yaklaşma Etkisi ve Türkiye Uygulaması”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 17 (Bahar 2008), ss. 129-159.

(2012) “Uluslararası İlişkiler Düşüncesi Ve Dünya Politikasında Değişimi Anlamak”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, ss. 9-34.

Levy, J. S., (1983), War in the Modern Great Power System, USA: The Unıversıty Press Of Kentucky, 1983.

Modelski, G. (1987), Long Cycles in World Politics, London: Palgrave Macmillan.

---------------, (2003), “World System Evolution”, Ed. Robert A.Denemark, Jonathan Friedman, Barry K.Gills, and George Modelski, World System History The Social Science Of Long-Term Change, London: Routledge Publish, ss. 24-53.

Münkler, H., (2009), İmparatorluklar: Eski Roma’dan ABD’ye Dünya Egemenliğinin Mantığı, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, İstanbul: İletişim Yayınları.

Phillpot, D. (2013), “Modern Uluslararası İlişkilerin dini Kökenleri”, Çev. Emre Erşen, Haz. Esra Diri, Uluslararası ilişkilerde Anahtar Metinler, İstanbul: Uluslararası İlişkiler Kitaplığı, ss. 66-110.

Wilson, P., (2002), “1648-1789 Eski Rejimde Savaşlar”, Ed. Jeremy Black, Top, Tüfek Ve Süngü Yeniçagda Savaş Sanatı: 1453-1815, Çev. Yavuz Alogan İstanbul: Kitap Yayınevi.

Sander, O. (2010), Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara: İmge Kitabevi, Ankara.



[1] Örneğin Diderot’un Rus Çariçesi Büyük Catherina’yı ziyaret etmesi; Voltaire’in Prusya Kralı Büyük Frederick’le iş birliği yapması gibi pek çok örnek söz konusudur (Harman, 2016: 243-244.). 

[2] Uluslararası alanda ortaya çıkardığı değerler ve egemenlik kavramı üzerine geleneksel yaklaşım, Westphalia’yı keskin bir şekilde milat alırken, Stephan D. Krasner gibi akademisyenler, Westphalian Barışın tarihte bir dönem noktası olmadığı eleştirisini getirmektedirler. Krasner’e göre, sistemde mutlak bir egemenlik kavramının içselleştirdiği söylenemez. Çünkü devletlerin uygulayabileceği yetki kapsamı her zaman tartışmalıdır. Ancak egemenlik, Avrupa'nın belli başlı bölgesel devletlerin davranışlarında bariz bir fark yaratmamıştır. (Ayrtınılı bilgi için bkz. Krasner, S. D. (1993), “Westphalia and All That”, Ed. Judith Goldstein ve Robert O. Keohane, Ideas and Foreign Policy Beliefs Institutions and Political Change, Newyok: Cornell University Press)  

[3] Black Otuz Yıl Savaşları’nın yarattığı askeri dönüşüme dair önemli bir örnek vermektedir. Bu dönemde öne çıkan askeri girişimcilik kendi ordularını besleyen komutanların öne çıkmasına neden olmuştur. Bu sistem, erken 17. yüzyılın askeri girişimcileri arasında komutanların sadece tekil alayları değil, bütün orduları askere alması açısından özel bir durumdur. Alman topraklarında en iyi bilinen örneklerden bazıları Albrecht von Wallenstein (1683-1634), Kont Ernst von Mansfıeld (1680-1626) ve Bernhard von Weimar (1604-1639) olmuştur. Bu isimlerden Wallenstein 180 binden fazla askere sahiptir. Bu kadar askeri güce sahip bir komutanın takip ettiği politikalar da birliklerinin denetimindeki bölgeleri sistematik ve acımasız bir biçimde sömürme olmuştur. Wallenstein’nın sahip olduğu askeri gücü elde etmek ise, bu muazzam orduya görece etkin biçimde ödeme yapmayı gerektirmekteydi. Bunun karşılığı ise Bohemya, Moravya ve Silezya'da yükseltilen vergiler olmuştur. Ancak aidiyet noktasında vergiler ordu ile organik bir bağ sunmamaktaydı. Bu açıdan Wallenstein'ın sistemi ancak birlikleri hareket halindeyse işlemektedir (Asch, R. G. (2002), “Otuz Yıl Savaşları Önemi: 1598-1648”, Ed. Jeremy Black, Top, Tüfek Ve Süngü Yeniçağda Savaş Sanatı: 1453-1815, Çev. Yavuz Alogan İstanbul: Kitap Yayınevi, s. 67).

[4] Bu dönemde baktığımızda pek çok reform ve anayasal sisteme ilişkin adımlar atılmıştır. 1877-78 Osmanlı- Rus savaşı çıkmasıyla, Şark Meselesinin en kritik dönemine gelinmiştir. Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları, dış baskılar ve özellikle Balkanlar’da Bulgarlar, Anadolu’da Ermeniler başta olmak üzere bütün gayri Müslimlerin milliyetçi ideoloji odaklı ayrılık isteklerini artmıştır. Bu sonuç Kanunu-ı Esasi’nin de Meclis-i Mebusan’ın da çözüm olmayacağını göstermiştir (Kodaman, B., (2007) “Osmanlı Devleti’nin Yükseliş ve Çöküş Sebeplerine Genel Bakış”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 16, ss. 1-24.).



Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot