akademitarih

EN YENİ MAKALELER

Post Top Ad

Your Ad Spot
Türkiye'nin İlkleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye'nin İlkleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Arabalı Vapurların Atası Suhulet

Temmuz 12, 2021 0

 




Arabalı Vapurların Atası Suhulet

                                                                İbrahim GÜLEŞEN

  

Tarih Araştırmacısı


    Birçok teknolojik gelişmeyi Avrupalıların bulduğu sanılır ancak Dünya’nın ilk araba vapurunun ülkemizde kullanıldığını biliyormuydunuz?

    Osmanlı döneminde daha doğrusu 19. Yüzyılda İstanbul’da kayıklar ulaşımda yetersiz kalınca dünyada eşi benzeri olmayan bir araba vapuru tasarlandı. İşte "Suhulet"in hikâyesi böyle başladı.

    Biz Osmanlı’yı üç kıtaya hükmetmiş bir cihan ve savaş devleti olarak biliriz ancak, icatlarıyla da bir döneme damga vurdu Osmanlı İmparatorluğu. Osmanlı'nın en önemli icatlarından biri de araba vapuruydu. "Suhulet" ismi verilen arabalı vapur dünyada eşi benzeri olmayan bir tarzda tasarlanmıştı.

 

    Coğrafi konum itibarıyla iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul'da, 19. yüzyıl ortalarına kadar Avrupa ve Anadolu yakaları arasındaki ulaşım kayıklarla sağlanıyordu. Şehri ortasından ikiye bölen suyolu, onu şüphesiz diğer şehirlerden ayıran en önemli özellikti. Kara Deniz ve Ak denizi birbirine bağlayan, kendine özgü kritik değerler barındıran bu suyolu, çok kıymetli bir geçiş noktasıydı.

 

    İstanbul Boğazı’nda ilk vapur 1828 yılında İngiltere’den satın alınan “Swift” adlı vapur oldu. İdare, vapura “Sür’at” ismini verdi ama vapur bacasından buharlar salarak ilerlediği için halk buna "buğu vapuru” dedi. Bu gemiyi 1843’te “Hümapervaz” adlı vapur izledi. Pazar kayıklarıyla hayli uzun süren gidiş ve dönüşler bu vapurlarla hem daha kısa hem de daha rahat ve güvenli şekilde yapılıyordu. Ancak bu durum bazıları için mesleklerinin sona gelindiğinin habercisiydi. Kayıkçı esnafı bu durumdan hiç memnun olmadı.

    Tanzimat Dönemi'nin ünlü ve kudretli devlet adamları Fuad Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul'daki ulaşımı kolaylaştırmak ve artan yolculuk talebini karşılamak için Şirket-i Hayriye'nin (Şehir Hatları) kurulması girişimlerine başladı. Çok geçmeden Sultan Abdulmecid'in onayıyla 17 Ocak 1851'de şirket resmen kuruldu. İlk anonim şirket unvanına sahip Şirket-i Hayriye, faaliyet süresi boyunca 3 araba, 74 yolcu, 3 kömür vapuru ve 1 gezinti teknesi olmak üzere 81 araca sahipti. Kurulduktan 3 sene sonra, 1854’te resmi olarak çalışmaya başlayan şirketin bünyesinde, ilk başlarda 6 yolcu gemisi vardı. Ancak Şirket-i Hayriye’nin deniz araçları sadece yolcu taşıma amacıyla kullanılan küçük ve orta ölçekli teknelerdi. Tarihin en güçlü donanmasına sahip Türkler, Osmanlı'nın altın çağında sayısız deniz taşıtı tasarladı. Bunlardan en ilginci ise ilk araba vapuru Suhulet oldu. 86 yıldan fazla İstanbullulara hizmet verdi, Çanakkale Savaşı’nda önemli başarılara imza attı.

    İşte Suhulet, atların, arabaların, yüklerin iki yakada taşınması için geminin olmadığı bir dönemde devreye girdi. Şirket-i Hayriye Genel Müdürü Hüseyin Haki Bey tarafından, güvertesi arabaların geçişini kolaylaştırmak için dümdüz olacak şekilde tasarlandı. Yani dünyada eşi benzeri olmayan bir tarzda, burnundan rıhtıma yanaşacak, her iki ucundan da araç ve yük alabilecek şekilde inşa edilecekti. 1869 yılında Şirket-i Hayriye’nin başına, Giritli Hüseyin Haki Efendi getirildi. O tarihlerde şirket, İstanbul’da yaklaşık 20 yıldan beri yolcu taşımacılığı yapmaktaydı. Vapurlarla yolcu ve beraberindeki yüklerin taşınması kısmen yapılıyor olsa da atların, arabaların, askeri techizatın, boğazın iki yakasına yayılmış bu şehirde karşıdan karşıya geçirilmesi için farklı bir deniz taşıtına ihtiyaç vardı.

Şirket-i Hayriye Genel Müdürü Hüseyin Haki Bey

    Bu nedenle Hüseyin Haki Efendi yeni bir vapur için taslak çizimler hazırladı. Beraber çalıştığı İskender Efendi ve Mehmet Usta ile birlikte çizimlere son halini verdi. Hüseyin Haki, teknenin inşasını İngiltere’ye giderek imal edildiği tersanede bizzat takip etti. İşte bu çift taraflı simetrik gemi çizimleri günümüzde “araba vapuru”, “arabalı vapur” veya “feribot” dediğimiz gemilerin ilk prototipleriydi. Yeni vapurlardan ilki İngiltere’ye ısmarlandı. Maudslay Sons and Fields isimli tersanede yaptırılan gemi yandan çarklıydı. İstanbul’un önceki vapurlarının aksamı ahşap olmasına rağmen, “26” baca numaralı bu vapurun tamamı sacdan yapıldı ve 1872 senesinde zorlu bir deniz yolculuğundan sonra yurda getirildi.

    Geminin ismini şair Namık Kemal verdi. “Suhulet”; kolaylık, yumuşaklık anlamına gelmekteydi. Meşhur şairimiz, yepyeni bir tasarıma sahip olan bu vapurun araçları ve yolcuları bir yakadan diğerine kolayca naklettiğine atıfta bulunmuştu.

 

    Kuşkusuz, Suhulet’in devreye girmesi kayıkçıların, mavnacıların tepkisini çekti. Suhulet, ilk seferini 1872 yılında Üsküdar ile Kabataş arasında gerçekleştirdi. Suhulet araba vapurunun Üsküdar ile Kabataş arasında yük ve malzeme taşıyacağını duyan mavnacılar duruma tepki gösterdiler ve tören günü teknelerini Üsküdar önlerinde zincirlerle birbirine bağlayarak vapurun çalışmasını engelleyecekleri yönünde bir karar aldılar. Hüseyin Haki Efendi de bunları duyup ilk sefer esnasında Seraskerlik'ten yardım istedi ve iskelede bir topçu kıtası bulundurarak mavnacıları yıldırmayı başardı. Kayıkçılar, birbirlerine zincirledikleri mavnalarının toplarla yok edileceğini anlayınca aceleyle zincirleri çözdüler ve Suhulet’in ilk seferi sorunsuz gerçekleştirildi. Bu başarı karşısında Sultan Aziz Hüseyin Haki Efendi'ye Rütbe-i Evvel-i Sınıfı Sanisi nişanıyla, üçüncü rütbeden Mecidi Nişanı ihsan etti.



Read More

30 Ağustos 2020 Pazar

Türkiye’nin İlk TV Yayını Ne Zaman Yapıldı?

Ağustos 30, 2020 0

İlk Tv Yayını

İbrahim Güleşen
Melike Tetik
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencileri

Televizyon bugün insanlık âleminin en önemli eğlence ve haber alma kaynağı. Bugün bir maç ya da konser yayınını aynı anda milyarlarca insanın izlemesine ve şahit olmasına sebep olan teknolojik buluş… Hiçbir şeyin gizli kalmadığı dünyanın bir ucunda olan en ufak bir olayın diğer ucunda dağ köylerinde öğrenilmesine neden olan müthiş iletişim aracı. Peki, bugün hayatımızı çok etkileyen bu sihirli kutu ülkemize ne zaman ve nasıl geldi. Akademi Tarih ilkler ekibi olarak biz bunu araştırdık. Gelin hep birlikte bakalım.

Türkiye’de ilk televizyon yayını yapılalı tam 68 yıl oldu. O yayının yapıldığı İTÜ'nün stüdyosu hala kullanılıyor. Bu, TRT'nin televizyon yayını için de ilk adımı oluşturdu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin 1952 yılında kendi bünyesinde yaptığı televizyon yayını Türkiye’deki ilk televizyon yayını olarak tarihe geçti.

 

İlk yayının Gerçekleştiği Kamera

Yayın, geçmişte “Maçka Silahhanesi” olarak kullanılan, ardından 1955 yılında İTÜ’ye tahsis edilen, bugün ise Yabancı Diller Yüksekokulu olarak kullanılan Maçka’daki binada gerçekleşti. Stüdyo bugün İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından özenle korunarak hala muhafaza ediliyor. 1952 yılında başlayan televizyon serüveninde Halit Kıvanç, Fecri Ebcioğlu, Erkan Yolaç, Altan Erbulak gibi duayenler kariyer basamaklarını İTÜ TV’de çıkmaya başladı. Zeki Müren, Aşık Veysel, Safiye Ayla, İsmail Dümbüllü, Haldun Dormen Ajda Pekkan, Barış Manço, Erol Evgin gibi isimler bu tarihi stüdyonun konukları arasında yer aldı. İTÜ TV’nin 20 yıllık yayıncılık hayatı boyunca 15 civarında program türü geliştirildi. Türkiye’de ilk yılbaşı programı yine İTÜ’nün Maçka Kampüsü’nde yer alan tarihi stüdyoda çekilirken, ülkedeki ilk futbol maçı yayını da yine İTÜ TV’den yapıldı. O büyülü yayınların mimarı olan ilk televizyon kamerası da bugün hala İstanbul Teknik Üniversitesi'nde muhafaza ediliyor. Geçmişin tozlu raflarından çıkan siyah beyaz fotoğraflar İstanbul Teknik Üniversitesi’nin arşivlerindeki yerini aldı. Üniversitenin o yıllarda kayıt cihazının bulunmaması ilk yayınlara ait video arşivlerinin saklanamamasına neden oldu.

KAYNAK

TRT Haber Arşivi

 


Read More

23 Ağustos 2020 Pazar

TÜRKİYE’DE PETROLÜN HİKAYESİ

Ağustos 23, 2020 1

Türkiye'nin İlkleri
Petrol


HAZIRLAYANLAR

Erdem BAŞTUĞ

Havva Nur ÖZDEMİR

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü


Akademi tarih sayfası olarak ülkemizin ilklerini sizlere sunmaya devam ediyoruz. Bu hafta ki konumuz son zamanlarda gündemden düşmeyen doğal zenginlikler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Karadeniz’de Doğal Gaz Bulunduğuna dair açıklamasından sonra bizde petrol yok mu sorusu akıllara geldi. İşte tarihe bir yolculuk yapıyor bu soruya cevap veriyoruz.

 

Petrolün Tarihçesi

Yapılan araştırmalarda insanlığın petrolle tanışıklığı Millattan önceki yıllarda olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlarda M.Ö. 2000’li yıllarda petrolün Mezopotamya, Mısır gibi bölgelerde mumya ve inşaat işlerinde kullanıldığını yazmaktadır. Yine 13.Y.Y’de ünlü seyyah Marco Polo Azerbaycan bölgesinde petrolden söz ettiğini görmekteyiz. Kolay yanma özelliği sebebiyle gerek milat öncesi gerekse sonrasında Petrol aydınlatma aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak petrolün bir sanayi hammadesi olarak kullanılması için 19. Y.Yıla kadar beklenmiştir.

 

Osmanlı’da Petrol

Osmanlı Döneminde petrol aramaları öncelikli olarak Trakya, Musul, Erzurum ve Van bölgelerinde yapılmıştır. 19. Yüz yılda ilk sondaj çalışmaları İskenderun bölgesinde başladı. Bu yörenin imtiyazı Sadrazam Kamil Paşa’ya verildiği incelenen arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Yine İstanbul – Badat Demiryolu imtiyazları sebebiyle 2. Abdülhamid tarafından hattın sağ ve sol bölgelerindeki 20 Km’lik alan Almanlara imtiyaz verilmiş ve petrol yataklarında buna dahil edilmiştir.

 

Cumhuriyet Dönemi

1954 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti hükümeti petrolü kendi imkânları ile arayıp işletmek istedi. 1930 yılında ilk defa Türk mühendisler Petrol olma olasılığı bulunan bölgelerde arama yapmaya başladı.20 Haziran 1925 yılında MTA’nın kurulmasıyla iş daha organize olmuştur. Ülkemizde ilk olarak ticari ve ekonomik değeri olan petrole 27 Temmuz 1939 yılında Raman’da ulaşıldı. Burada 1942 yılında deneme rafinerisi kuruldu. Bu bölgede o gün bu gündür petrol üretilmektedir.

 

İlk Petrol Üretimi

Ülkemiz de petrolün bulunduğu Batman'daki Raman Dağı'nda 1948'de üretime başlayan ilk petrol kuyusu Raman-8'den, 70 yılda 1 milyon ton petrol çıkarıldığı yetkililer tarafından ifade ediliyor. Üretime başladı yıllarda 200 varil petrol üreten ve son yıllarda 50 varile kadar üretimin düştüğü Raman-8 kuyusu, aynı zamanda ara verilmeden petrol çıkarılan tek kuyu unvanını da elinde bulunduruyor. Bölge halkı bugüne değin birçok ünlü siyasetçinin de ziyaret ettiği kuyuya büyük değer veriyor. Adeta kuyu bir ziyaret yeri kapsamında. Türkiye'de 'petrol' diyence akla ilk Batman gelir. Batman'daki Raman Dağı'ndan 70 yıldır petrol çıkarılıyor. Rezerv olarak zengin olmasa da Raman'dan kesintisiz olarak çıkarılan petrolün miktarı Türkiye Petrolleri Diyarbakır Bölge Müdürlüğü yetkililerinin verdiği rakama göre 70 yılda 1 milyon tonu buldu. Türkiye Petrolleri günümüzden 64 yıl önce kurulmuşken, Raman Dağı'nda üretim 1948 Mart ayında başladığını da sözlerimize ekleyelim.

 

İnönü Bile Ziyaret Etti

Raman Dağı'ndaki kuyular arasındaki Raman-8’i, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bile ziyaret etmişti. Etrafı tel örgülerle çevrilen Raman-8’de petrol çıkınca İnönü, emeği geçen işçileri çeşitli hediyelerle ödüllendirdi. Raman Dağı'nın sembolü olan Raman-8 petrol kuyusunu günümüze kadar yüzlerce devlet yetkilisinin ziyaret ettiğini belirtiliyor.


 

KAYNAKLAR

Türkiye Petrol İşletmeleri Genel Müdürlüğü Yayınları ANKARA 1987

Türkiye Petrol İşletmeleri Genel Müdürlüğü Yayınları ANKARA 2006

Petform, PİGM

 

 

Read More

8 Ağustos 2020 Cumartesi

ŞEKER GİBİ BİR YAZI: TÜRKİYE'DE ŞEKERİN YOLCULUĞU

Ağustos 08, 2020 1

Türkiye'de Şekerin yolculuğu


Duygu KARAKAŞ
Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Akademi Tarih takipçileri bugün sizlere fazlası zarar azı karar olan şekerin tarihçesini ve ülkemizde şekerin yolculuğu hakkında bilgi vereceğiz.

Şekerin Tarihçesi

Şekerin ilk üretildiği bölge olarak Doğu ve Güneydoğu Asya kabul edilmektedir. Pasifik Okyanusu bölgesinde bulunan adalarda Polynesialılar 5.000 yılı aşkın süredir şeker kamışından şeker elde edildiği kaynaklarda bildirilmektedir. İlk zamanlarda insanlar kamışı çiğneyerek şekerinin tadını alıyorlardı. Şeker konusundaki kesin kaynaklara MÖ 510’lu yıllarda rastlamaktayız. O tarihlerde Hindistan'a sefer yapan Pers İmparatoru Darius, İndus Nehri boyunca şeker kamışı yetiştirildiğini ve halkın bunları gıdaları tatlandırmak için kullandıklarını bildirir.  Bundan 200 yıl sonra Asya'nın batı kısımlarını alan Büyük İskender "kutsal kamış" adını verdiği şeker kamışını beraberinde memleketine getirerek, şekeri Akdeniz ülkelerine ve Afrika’nın doğu kıyılarına tanıttı. 

MS 7. yüzyılda İran'ı işgal eden Araplar şeker kamışını gördü tanıdı. Nasıl yetiştirildiğini ve nasıl şeker elde edildiğini öğrendiler. İşgal ettikleri Kuzey Afrika ve İspanya gibi ülkelere de bu bilgilerini aktardılar. Araplar girişimciler 8. ve 13. yüzyıllar arasında şeker üretim tekniklerini büyük ölçekli sanayiye dönüştürdüler; ilk büyük ölçekli şeker imalathanelerini, rafinerilerini, fabrikalarını ve üretim alanlarını oluşturdular.

Ülkemizde Şeker

Şeker Avrupalı tüccarların ve başka ülkelerde üretilmesiyle birlikte Anadolu’ya getirilmekteydi. Ülkemiz ‘de Şeker Fabrikaları kurulması amacıyla Osmanlı İmparatorluğu zamanında (1840-1899) ve ondan sonraki yıllarda bazı teşebbüsler olmuştur. Ancak bu teşebbüslerden hiçbirisi uygulama alanına konulamamış ve bir istek olmaktan ileri gidememiştir. Bu çalışmalar sadece hayal olarak kalmıştır.


Türkiye’de şeker üretmek için Cumhuriyet dönemini beklemek zorunda kaldık. Cumhuriyet sonrasında her konuda olduğu gibi Şeker Fabrikaları kurulması için yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderlik etmiştir. Atatürk fabrikaların kurulması için teşvik ve destek verince Türk yatırımcısı harekete geçmiş ve bu istikametteki ilk ciddi teşebbüs Uşak'lı Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker) adında bir çiftçi tarafından başlatılmıştır.
Molla Ömeroğlu Nuri (Şeker)

Uşak vilayetin de mahalli birçok müteşebbisin katılımı ile 19 Nisan 1923 tarihinde 600.000 TL sermaye ile kurulan ' Uşak Terakki Ziraat Şirketi 6 Kasım 1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temelini atar ve fabrika bir yıl sonra 17 Aralık 1926 tarihinde üretime geçer.

Uşak'ta Şeker Fabrikası kurma çalışmalarının devam ettiği dönemlerde İstanbul'da da özel şahısların ve bazı milli bankaların iştiraki ile 14 Haziran 1925 'de 500.000 TL sermayeli "İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş." kurulur. 22 Aralık 1925 tarihinde Alpullu Şeker Fabrikasının temeli atılır ve on bir ay gibi bir sürede fabrikanın montajı bitirilir ve 26 Aralık 1926 tarihinde fabrika işletmeye açılarak ilk Türk şekerini üretilir.

1933 yılına kadar ülkemizin şeker ihtiyacı bu iki fabrikanın üretimi ile kısmen karşılanmaya çalışılmıştır. Bu iki fabrika ile pancar tarımında ve şeker fabrikası işletmesinde hayli tecrübeler edinilmiş olduğundan yeni şeker fabrikaları kurulmasının ihtiyacı anlaşılınca yeni fabrikalar kurmak için harekete geçilir. Bu nedenle ilk olarak Milli bankalarımızdan bazılarının ortaklığı ile iki şirket teşekkül ettirilmiş ve bunlardan "Anadolu Şeker Fabrikaları T.A.Ş." 5 Aralık 1933 tarihinde Eskişehir Şeker Fabrikasını üretime başlar. Diğer bir şirket olan " Turhal Şeker Fabrikası T.A.Ş. " de 19 Ekim 1934 tarihinde Turhal Şeker Fabrikasını işletmeye açar.

Şeker üretim faaliyetleri 1950 yılına kadar zaman zaman tevsi edilen dört şeker fabrikası ile yürütülür. Her yıl artan şeker ihtiyacının tamamen yerli üretimle karşılanabilmesi için 1951 yılında hazırlanan " Şeker Sanayii'nin Tevsi Programı" ile yeni şeker fabrikaları kurulması dönemine girilmiştir. Diğer taraftan da pancar ekicilerinin teşkilatlandırılması amacı ile tarım kesiminde toplumsal dayanışmanın bir örneği olan kooperatifleşme hareketi başlatılmıştır.


1953 yılında Adapazarı, 1954 yılında Amasya, Konya ve Kütahya, 1955 yılında Burdur, Susurluk, Kayseri, 1956 yılında ise Erzincan, Erzurum, Elazığ ve Malatya Şeker Fabrikalarının açılmasıyla 1956 yılında fabrika sayısı onbeşe ulaşmıştır. 1962 yılında Ankara Şeker Fabrikası ve 1963 yılında da Kastamonu Şeker Fabrikası, sanayiimizin geliştirilen bir makina fabrikası ile iki atölyede %65'i imal edilerek işletmeye alınırlar. Ülkemizin nüfus artışına paralel olarak artan şeker ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni şeker fabrikaları kurulması öngörülerek 1977'de Afyon, 1982'de Muş ve Ilgın, 1983’de Bor, 1984'de Ağrı ve 1985 yılında da Elbistan Şeker Fabrikalarının %95'e varan makina ve tesisleri mevcut beş makina fabrikasında imal edilerek işletmeye alınmışlardır.

Daha sonra sırasıyla 1989 yılında Erciş, Ereğli ve Çarşamba Şeker Fabrikaları, 1991 yılında Çorum, 1993 yılında Kars, 1998 yılında Yozgat ve 2001 yılında ise Kırşehir Şeker Fabrikaları işletmeye açılır.

KAYNAKLAR
Türk şeker Fabrikaları yayınları, 2001 Ankara
Dünya Şeker Sanayinin Tarihçesi – www.kutahyaseker.com.tr
TC Şeker Kurumu – www.sekerkurumu.org.tr

Read More

2 Ağustos 2020 Pazar

TÜRKİYE’NİN İLK SİYASİ PARTİSİNİ KADINLAR MI KURDU?

Ağustos 02, 2020 1

Duygu KARAKAŞ
Havva Nur ÖZDEMİR
Melike TETİK
M.Mine ÇUHADAR
Kırıkkale Üniversitesi Öğrencileri

“Dünyada hiçbir milletin kadını, ‘Ben Türk kadınından fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Türk kadını kadar emek verdim’ diyemez. ”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Akademi Tarih’in kızları olarak bugün biz birazda feminist olmak istedik. İşin şakası bir tarafa yukarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde işaret ettiği gibi Türk kadını kadar vatanın kurtuluşu için mücadele eden başka bir millet yoktur. Zaten Türkler tarih boyunca kadına büyük önem vermiş onları erkeklerle aynı şekilde yetiştirmiştir. Kadınlar at biner, kılıç kuşanır

ok atarlardı. Eşlerinin yerine devlet yönetir Kurultay yönetirlerdi. Türk kadını Türk Devlet geleneğinde her zaman evdeşi ile aynı değerde görülmüştür.

Kurtuluş Savaşında birçok kahraman çıkaran Türk kadını milletimizin gurur kaynağı olmuştur. Bazen elinde silahla düşmana karşı çete savaşı yaparken bazen de kağnılarla cepheye mermi taşımıştır. Türk kadını aynı dönemlerde kalemi kağıdı da bırakmamış kutsal mücadelenin özgürlük kavgasının haklılığını tüm dünyaya duyurmuştur. İşte böyle bir öz verili çalışma ve mücadeleden sonra Türk kadını yine öncülük etmiş ve Türk Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisini kurmuştur. 

CHP’den Önce Kadınlar Halk Fırkası Kuruluyor

Kadınlar Halk Fırkası (KHF) ya da Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Halk Fırkasından önce “Nezihe Muhiddin” hanım öncülüğünde kuruluyor. Tarihler 1923’ü gösteriyor.  KHF Türkiye’deki ilk siyasal parti girişimlerinden biri olarak tarihe geçiyor. Ancak her zaman olduğu gibi bu işe de erkekler el atıyor. İsterseniz devam edelim.

1923 yılında henüz cumhuriyetin ilan edilmemiştir. Bu dönemde Nezihe Muhiddin ve on üç kadın arkadaşı, kadın hakları için bir kadın komitesi toplamaya karar verir. Hazırlıkları Nezihe Muhiddin'in evinde süren komitenin ilk toplantısı, 15 Haziran 1923'te Darülfünun Konferans Salonu'nda gerçekleşir. Toplantıda "Kadınlar Halk Fırkası" adıyla siyasi bir parti kurma kararı alınır. Partinin programı o dönemki basında yer alır. Nezihe Hanım'ın kuruluşuna önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini İç İşleri Bakanlığına sunar. Fakat kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra ret yanıtı gelir.

Gerekçe bugün bize saçma gelse de dönemin şartlarına uygun görülür. Ya da şöyle bir gerekçe uydurulur. Gerekçe şöyledir: “1909 tarihli seçim kanuna göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmez.

Türk Kadını Pes Etmez

Türk kadın hareketinin öncüsü olan Nezihe Hanım arkadaşları kararlıdır. Mücadeleden vaz geçmek yoktur. Valilik kararı üzerine Kadınlar Halk Fırkası, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüştürülür. Derneğin amacına gelince "Kadınlığı düşünsel ve sosyal alanlarda yükselterek modern ve olgun bir düzeye eriştirmek" olarak açıklanır. Türk Kadınlar Birliği'nin başkanlığını Nezihe Muhiddin üstlenir. Ardından 1925'te kendi imkânlarıyla “Türk Kadın Yolu” dergisini kurarlar ve bu dergi 30 sayı çıkar. Dergi genel olarak kadınların siyasal taleplerinin duyurulmasını kapsayan içeriği ile Cumhuriyetçi bir söylemle yayın yapar.

1925 yılında henüz kadınların siyasal haklarının tanınmamış olmasına rağmen Türk Kadınlar Birliği tarafından Nezihe Muhiddin, Halide Edip ile birlikte milletvekilliği için aday gösterilir. Amaç, seçimler sırasında konuyu gündeme getirerek kamuoyunu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kadınlara oy verme hakkı için etkilemektir. Fakat adaylıkları Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından reddedildi. Niye adaylıklarının kabul edilmediği konusunda net bir bilgi elimizde mevcut değil. Ancak Bazı kaynaklara göre o sırada devam eden Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane olmuştur. Yine erkek egemen bir toplumun kadınların siyasete girmesini engellemek için çok sayıda bahane üretilir. Anca devlet genç Türkiye cumhuriyetidir ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür ve dünya kadınlarının hayalinde bile görmediği haklar Türk kadınına sağlanacaktır.

Mutlu Bayramlar… 

KAYNAKLAR

Koç, Duygu (2020). "Öcü Geçmi̇ş, Yücelti̇len Bugün Ve Umutlu Gelecek: Türk Kadın Yolu Dergisinde Si̇yasi̇ Söylem". Tarih Araştırmaları Dergisi (TAD). 39 (67). s. 585-609. Erişim tarihi: 11 Nisan 2020.

Oğur, Yıldıray (2015) Türkiye Gazetesi Arşivi

Read More

26 Temmuz 2020 Pazar

İLK TÜRK MİZAH DERGİSİ DİYOJEN FARKLI BİR BAKIŞ

Temmuz 26, 2020 0




M.MİNE ÇUHADAR
MELİKE TETİK

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü
4.Sınıf Öğrencileri









İLK TÜRK MİZAH DERGİSİ DİYOJEN FARKLI BİR BAKIŞ



Akadem Tarih ekibi olarak sizlere her hafta Türk Tarihinin ilkleri hakkında bilgiler verimeye devam ediyoruz.

Türkler gülmeyi güldürmeyi çok seven bir millettir. Özellikle seyirlik oyunlarında, halk hikâyelerinde mizaha ve hicve büyük önem verirler. Orta oyunlarında ve meddah tiplemeleri, Karagöz ve Hacivat izleyenleri adeta gülmekten kendinden geçirmektedir. Hatta günümüzde bile bir gelenek mizahçılar arasında devam etmektedir. Kavuk devri İsmail Dümbüllü’den, Münir Özkul’a, Özkul’dan Ferhan Şensoy’a ondanda Rasim Öztekin’e intikal etmiştir. Şimdi Türk Mizah geleneğinin farklı bir yapı taşı olan Diyojen dergisine isterseniz bir göz atalım.
24 Kasım 1870 Teodor Kasab tarafından çıkarılmaya başlayan dergi, 183. Sayısına geldiğinde yayın hayatına veda etmek zorunda kalmıştır. Diyojen süre içerisin
de dört sayfa olarak 22. sayıya kadar haftada bir defa perşembe günleri, 23. sayıdan 147. sayıya kadar haftada iki defa bir süre salı-cuma, bir süre de çarşamba-cumartesi, 148. sayıdan sonra ise salı, perşembe ve cumartesi günleri olmak üzere haftada üç defa yayımlanmıştır.
Diyojen, Osmanlı basın tarihinde Türkçe olarak çıkarılan mizah dergilerinin dördüncüsü olmakla beraber mahiyeti itibariyle ilk siyasî mizah dergisi özelliğine sahiptir. Çünkü bundan birkaç ay önce ardarda çıkarılmaya başlanan Terakkî Mizah (12 Safer 1287 / 14 Mayıs 1870), Asır Eğlence (Cemâziyelâhir 1287 / Ağustos 1870) ve Terakkî Küçük Mizah (10 Şâban 1287 / 5 Kasım 1870) adlı yayınlar, hem gündelik gazetelerin paralı ilâveleri hem de fıkra ve nükteleri son derece soğuk ve seviyesiz yayın organları olduğu otoriteler tarafından kabul edilmektedir.
Kayserili bir Rum olan Teodor Kasab, çocuk yaşta gittiği İstanbul’da zekâsı sayesinde ilgisini çektiği bir Fransız tarafından Fransa’ya götürülmüş, eğitimini Paris’te görmüş, Alexandre Dumas’nın özel kâtipliğini yapmakla da Fransız yazar ve gazeteci muhiti içinde yetişmiştir. İstanbul’a dönüşünde Fransızca Diogène ve Rumca Momos adında birer mizah dergisi çıkarmış, ayrıca Türkçe Diyojen’i de yayımlamaya başlamıştır. Bu üç derginin yazarları ile makale ve fıkraları aynıdır. Teodor Kasab, Fransa’da edindiği mizah kültürü ve gazetecilik tecrübesiyle, çevresine maaşlı olarak topladığı o yılların en kuvvetli kalemleri sayesinde Diyojen’in devrin en yüksek tirajına ulaşmasını sağlamıştır. Osmanlılığa son derece bağlı olan Teodor Kasab, o yıllarda Rum ve Yunanlılar ’la diğer azınlıkların ayrılıkçı hareketleri ve Osmanlı düşmanlıklarına karşı şiddetle mücadele etmiş ve Osmanlı ülkesinin müşterek unsurların el birliğiyle yükseleceği fikrini müdafaa etmiştir.
Derginin yazarları, makale ve fıkralarını Teodor Kasab’ın tespit ettiği doğrultuda kaleme alıyorlardı. Şinâsi’nin ölümünü duyurmak için Ebüzziyâ Tevfik’in kaleme aldığı yazıya attığı “Tevfik” imzası (sy. 52) ve gazete sahibinin “ilân” ve “ihtar” başlıklı yazıları (sy. 14, 19) dışında derginin bütün yazıları imzasızdır. Yazılardan bir kısmının kimlere ait olduğu, yazarlarının diğer gazete ve dergilerdeki makalelerinde bizzat belirtmeleri veya aynı konuyu işlerken Diyojen’deki yazılarından yaptıkları alıntıları yanında hâtıra ve özel mektuplarında zikretmeleriyle kesin olarak tespit edilebilmiştir. Diyojen’in başlığı altındaki “Gölge Etme Başka İhsan İstemem” ibaresi bulunmaktadır.
Mahmud Nedim Paşa’nın azlinden sonra (31 Temmuz 1872) Diyojen’deki (sy. 124’ten itibaren) makale ve fıkraların büyük bir kısmının Nâmık Kemal tarafından kaleme alındığı kabul edilir. Ancak Âli Bey’in Diyojen’deki mizahî yazı tarzı Nâmık Kemal’inkine çok benzediğinden bazı yazıların kime ait olduğu kesin olarak tesbit edilememektedir. Kaleme aldıkları yazıların adları bilinmemekle beraber Menâpirzâde Nûri Bey ve Kayazâde Reşad Bey de yazı heyetinde bulunmuştur. Bu ekip Yeni Osmanlılar ruhunu ve daha önce bu yolda verdikleri mücadeleyi yazılarıyla devam ettirmiştir. Dergide işlenen konular arasında üzerinde ısrarla durulanlar devrin dâhilî, siyasî ve sosyal olaylarıdır. O sırada Ermeni cemaati Hasonist-Antihasonist olarak ikiye ayrılmış, Rum ve Bulgar Ortodoks kiliseleri çatışmaya girmişti. Bu bakımdan patriklerin birbirlerinin mensuplarını aforoz etmeleri yanında tatlısu Frenkler’inin Paris belediyesini örnek alarak İstanbul belediyesini kurmaya ve şehre atlı tramvay şebekesi tesisine uğraşmalarının sebep olduğu yolsuzluklar ele alınıyordu. Gazetede okuyucu mektupları da “Bir Varaka” başlığı altında verilmiştir. Yazı heyeti tarafından, o devirde tiyatrolarda oynanan yabancı piyeslerin tercümelerinin Türk cemiyet hayatı açısından uygun görülmediği, bunların yerine Türkçe telif eserler ortaya konması gerektiğini belirten ilkyazılar da burada yazılmıştır. Diyojen bir mizah dergisi olduğu halde sadece üç defa karikatür yayımlamıştır.
Diyojen devrin bütün gazetelerinin aksine çok sade bir dil kullanıyor, yazısı ağdalı olanlarla günlük konuşmalarına Fransızca kelimeler katma meraklılarını alaya alıyordu. Ayrıca azınlık ve tatlı su Frenkler’inin yayımladıkları gazeteler ve onların çıkarmaya uğraştıkları meseleler yanında Hidiv İsmâil Paşa’nın Mısır’ı ele geçirme çabalarına şiddetle karşı çıkıyordu. Dış politikada sürdürdüğü mücadele ise o yıllarda görülen Rusya’nın Avrupa siyasetine hâkim olma teşebbüslerine karşı idi.
Diyojen’in makale ve fıkralarının hemen hepsi, memleketin siyasî ve sosyal hayatı hakkında mizahî üslûpta tenkit ve tarizlerdir. Bu yazılar ve manzum taşlamalar mizah havasında olmasına rağmen devrin anlayış ve tenkide tahammül sınırlarını aşan ağırlıktadır. Bu yüzden de matbuat müdürlüğü zaman zaman dergiye ihtarlarda bulunmuştur. Hükümet bu ihtarlara uyulmadığını ileri sürerek dergiyi dört defa kapatmış, beşincide ise imtiyazını iptal ederek yayımını yasaklamıştır.
İlk kapatılma süresi 50 gündür. 4. sayıda çıkan, Bağdat’ı ziyaret eden İran şahının maiyetinin 10.000 insan ve 20.000 hayvandan ibaret olduğunu belirten mizahî yazıda “mübalağada bulunmak” suç sayılmıştır. İkinci kapatılma on iki gün sürmüştür. 14. sayıdaki “konağın su hazinesinin boşalmış ve farelerin doluşmuş olduğu” fıkrası “devlet hazinesinin kastedilmesi” şeklinde yorumlanınca gazete kapatılmıştır. On bir günlük üçüncü kapatılma, 129. sayıda Fransız basınından tercüme edilen, “bir Fransız kızının kendisine kazık cezası uygulayarak intiharı”nı nakletmesi sebebiyledir ve bu haber “âdâba mugayir” sayılmıştır. Dördüncü kapatılma ise iki aylıktır. 123. sayıda “Bulgar ve Hason Meselelerinin Neticesi” adlı makalede, hükümet icraatına dair mizahî yazı ve aynı nüshada gazetelerin iktidardan uzaklaştırılanları (Mahmud Nedim Paşa kabinesi) kötülemesi ve yerlerine getirilenleri (Midhat Paşa kabinesi) methetmesi âdetini kınayan karikatürü “hükümete dokunacak tezyif makalesi ve resmi” sayılmıştır. Beşinci kapatılma ve imtiyazının iptali ile yayımının durdurulması ise 179, 180 ve 182. sayılarda, mizahî olarak Mısır Hidivi İsmâil Paşa ve Rus Çarı Aleksandr ağzından birbirlerine ve Rusya Hariciye Nâzırı Gorçakof ağzından Türkiye sefiri Ignatiev’e yazılan mektupların “tanınmış kimselerin haysiyetine dokunmuş olduğu” kanaatine varıldığından 183. sayıda olmuştur.

Mizahî yazılarıyla hükümetin yanlışlıkları, huzursuzluğa yol açan icraatı ve suiistimaller hakkında halkın gözünü açmak hususunda derginin yapmış olduğu hizmeti o devirde ciddi basın yapamamıştır. İstanbul’da Beyazıt Devlet, Atatürk ve Hakkı Tarık Us kütüphanelerinde bulunan Diyojen koleksiyonu, devrin sosyal hayatındaki çeşitli meseleler, memleketin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler, bir kısım azınlık ve Türk basını temsilcisinin cehalet ve hıyanetlerini ortaya koyması ile hükümetin basın hürriyeti anlayışı konusunda fikir edinilecek son derece önemli bir kaynaktır.



KAYNAKÇA
TDV İslam Ansiklopedisi Ankara

Süleyman Şevket, Güzel Yazılar, İstanbul 1923, IV, 36, 39.

Selim Nüzhet [Gerçek], Türk Gazeteciliği, İstanbul 1931, s. 52.

Mustafa Nihat [Özön], Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İstanbul 1938, s. 4-14, 50.

R. Ekrem Koçu, “Diyojen Gazetesi”, İst.A, IX, 4630-6432.

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul 1956), İstanbul 1988, s. 357.





Read More

19 Temmuz 2020 Pazar

TÜRKİYE’DE BİR KAĞIT PARA HİKAYESİ

Temmuz 19, 2020 0


Melike TETİK
Berkan ERKEÇ
Kırıkkale Üniversitesi 4. Sınıf Öğrencileri

Bugün insanların birbirlerini öldürdüğü, ülkelerin ona ulaşmak için savaştıkları artık en küçük yaştan en yaşlımıza kadar yakından tanıdığı, bir bakıma lidyalıların insanlık alemine soktukları fitnenin yani paranın gelişmesinden söz edeceğiz sizlere.


Kapitalizmin olmazsa olmazı sömürünün baş aktörü, bebeklerin anne ve babadan önce öğrendikleri ve ilk konuşmaya başladıkları zaman önce “anne”  yada “baba” desin diye onu kullanarak çikolata alıp daha çocuk kundakta emzik emerken rüşvete alıştırdığımız paranın abisi büyüğü “Kağıt Para”nın hikayesinden söz edeceğiz siz akademi tarih dostlarına. Söz veriyoruz hiç sıkılmayacaksınız. O zaman başlayalım ne demişti Napolyon? “PARA-PARA-PARA...”

Tarihi kayıtların bize söylediğine göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kâğıt para ise M.S. 806 yılında yine Çin'de ortaya çıkmıştır. Batıda kâğıt paraların basılması ve kullanılması 17. yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kâğıt paranın 1690'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde Massachusetts Hükümeti, İngiltere'de ise kuyumcular tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı izlenmektedir.

Osmanlı Devletin’de Kâğıt Para
Kaime
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk banknotlar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği Tanzimat Döneminde tedavüle çıktığını görüyoruz. Banknotlar (Kağıt Para) bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla basılmıştır. İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında " Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere " adıyla, bugünkü dille "Para Yerine Geçen Kâğıt", bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. (Kalpazanlara gün doğdu) Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kâğıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası "Bank-ı Osmani", 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında "Bank-ı Osmanii Şahane" adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun sık sık Avrupa piyasalarından borçlanmak zorunda kaldığı dönemlerde İngiltere ve Fransa, devletten ziyade, kendi idaresi altındaki bu bankaya güven duymuş ve mali ilişkilerini bu banka kanalıyla yürütmeyi tercih etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Bankasına hükümetin hiç bir biçimde kâğıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı taahhüdünde bulunarak, 30 yıl süre ile kâğıt para ihracı imtiyazını vermiştir. Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir. Yukarıda belirtilen taahhüt verilmekle birlikte, Osmanlı yönetimi Osmanlı Bankası ile anlaşarak, halk arasında "93 Harbi" olarak bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, savaş masraflarını karşılayabilmek amacıyla kaime ihraç etmiştir.

Evrak-ı Nakdiye
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve banknot ihraç isteğini geri çevirmiştir. Bu anlaşmazlık, Banka'nın savaş döneminde banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması üzerine giderilmiş ve Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarmıştır. Bu banknotlar "evrak-ı nakdiye" adı altında Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal etmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Banknotları
Osmanlı İmparatorluğu'ndan intikal eden evrak-ı nakdiyeler, Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde kalmıştır. Bir devletin egemenlik ve bağımsızlık sembolü olması nedeniyle, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı "Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun" kabul edilerek ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir. Bu kanun ile mevcut evrak-ı nakdiyenin aynı nitelik ve miktarda kâğıt para ile değiştirilmesi esas alınıp paranın şekli ve basılıp değiştirilmesi gibi konuları düzenlemek üzere, Maliye Vekâletinden bir temsilcinin başkanlığında Ziraat, Osmanlı, İtibar-ı Milli, İş, Akhisar, Tütüncüler ve Akşehir bankaları ile Türkiye'de faaliyet gösteren diğer başlıca bankaların birer temsilcisinden oluşan bir komisyonun görevlendirilmesi hükme bağlanmıştır.
Dönemin Maliye Bakanı Abdülhalik Renda başkanlığındaki komisyon 9 aylık bir çalışma sonunda 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 liralık kupürlerden oluşan Birinci Emisyon Grubu banknotların basılması kararını almış ve basım işi, bir İngiliz firması olan Thomas De La Rue'ya verilmiştir. Bu banknotlar, filigranlı kâğıtlara kabartma olarak basılmıştır. Bu emisyon grubundaki banknotlar 1 Kasım 1928 Harf Devrimi'nden önce bastırıldığı için ana metinleri eski yazı Türkçe (Osmanlı Türkçesi), kupür değerleri ise Fransızca olarak yazılmıştır. İlk Türkiye Cumhuriyeti banknotları olan Birinci Emisyon Grubu banknotlar 5 Aralık 1927 tarihinde dolaşıma çıkarılmıştır. Tedavülde bulunan mevcut evrak-ı nakdiyeler ise, 4 Aralık 1927 tarihinden itibaren dolaşımdan çekilerek 4 Eylül 1928 tarihinde değerlerini yitirmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kuruluyor
Cumhuriyet Yönetiminin, banknot ihracı imtiyazının, kurulacak bir milli bankaya verilmesi konusundaki kararlılığı çerçevesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisince 11 Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının kurulması kabul edilmiştir. Banka, gerekli hazırlıklar tamamlanarak 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçirilmiş ve banknot ihracı imtiyazı münhasıran Merkez Bankasına verilmiştir.

Kaynakça:
Akyıldız, A. (1996): Osmanlı Finans Sisteminde Dönüm Noktası, Kağıt Para ve Sosyo-Ekonomik Etkileri - Eren Yayıncılık
Köklü, A. (1947): Türkiye'de Para Meseleleri - Milli Eğitim Basımevi
Tekeli, İ. - İlkin, S.(1997): Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası - Banknot Matbaası Genel Müdürlüğü.
Paranın Tarihçesi, (1998) Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Yayınları

Read More

Post Top Ad

Your Ad Spot